63758/00

WyrokETPCz2007-06-05ECLI:CE:ECHR:2007:0605JUD006375800

Analiza orzeczenia

Sekcja wygenerowana przez AI na podstawie treści orzeczenia — nie stanowi cytatu.

Zagadnienie prawne
Czy zabójstwo dwóch strażników wiejskich przez tureckie siły bezpieczeństwa stanowiło naruszenie prawa do życia z art. 2 Konwencji, a także czy przeprowadzone w tej sprawie śledztwo było skuteczne i zgodne z wymogami Konwencji?
Ratio decidendi
Trybunał uznał, że użycie siły śmiertelnej przez żołnierzy nie było absolutnie konieczne w rozumieniu art. 2 Konwencji. Stwierdzono, że żołnierze mieli wystarczająco dużo czasu i środków, aby rozważyć nieśmiercionośne metody zatrzymania, a ich decyzja o otwarciu ognia nie była podjęta w ferworze chwili. Ponadto, Trybunał podkreślił, że krajowe śledztwo było nieskuteczne, ponieważ nie wyjaśniono sprzeczności w zeznaniach, nie zbadano, czy użycie siły było zgodne z przepisami, a także odmówiono skarżącym dostępu do akt i udziału w postępowaniu, co uniemożliwiło publiczną kontrolę i ochronę ich praw.
Stan faktyczny
Dwóch strażników wiejskich, Ahmet Anık i Abdulkerim Sanrı, zostało zabitych przez tureckie siły bezpieczeństwa w dniu 19 sierpnia 1999 r. w prowincji Şırnak, w rejonie aktywności PKK. Żołnierze twierdzili, że pomylili ich z terrorystami i otworzyli ogień po tym, jak rzekomo odmówili poddania się, obawiając się, że mogą mieć przy sobie materiały wybuchowe. Po zabójstwie, prokurator wojskowy wydał decyzję o nieściganiu żołnierzy, uznając, że działali oni zgodnie z obowiązkiem, co zostało podtrzymane przez sąd wojskowy. Rodziny ofiar złożyły skargę do ETPCz, zarzucając naruszenie prawa do życia i brak skutecznego śledztwa.
Rozstrzygnięcie
Trybunał jednogłośnie: 1. Stwierdza dopuszczalność skargi. 2. Stwierdza naruszenie art. 2 Konwencji (aspekt materialny) w związku z zabójstwem Ahmeta Anıka i Abdulkerima Sanrı. 3. Stwierdza naruszenie art. 2 Konwencji (aspekt proceduralny) w związku z brakiem skutecznego śledztwa. 4. Nie ma potrzeby oddzielnego badania pozostałych skarg. 5. Zasądza zadośćuczynienie materialne i niematerialne oraz koszty. 6. Oddala pozostałe roszczenia o słuszne zadośćuczynienie.

Pełny tekst orzeczenia

C O U N C I L O F   E U R O P E   AVRUPA   KONSEYĐ   AVRUPA ĐNSAN HAKLARI MAHKEMESĐ   ĐKĐNCĐ DAĐRE   ANIK VE DĐĞERLERĐ - TÜRKĐYE DAVASI   (Başvuru no: 63758/00)   KARAR   STRAZBURG   Haziran 2007   Bu karar, AĐHS’nin 44 § 2 Maddesi’nde belirtilen şartlarla kesinlik kazanacaktır, ancak şekle   ilişkin değişiklik yapılabilir.   ______________________________________________________________________________________   © T.C. Dışişleri Bakanlığı, 2007. Bu gayrıresmi özet çeviri Dışişleri Bakanlığı Avrupa Konseyi ve İnsan   Hakları Genel Müdür Yardımcılığı tarafından yapılmış olup, Mahkeme’yi bağlamamaktadır. Bu çeviri,   davanın adının tam olarak belirtilmiş olması ve yukarıdaki telif hakkı bilgisiyle beraber olması koşulu ile   Dışişleri Bakanlığı Avrupa Konseyi ve İnsan Hakları Genel Müdür Yardımcılığı’na atıfta bulunmak   suretiyle ticari olmayan amaçlarla alıntılanabilir.   USULĐ ĐŞLEMLER   Davanın nedeni, Türk vatandaşları olan ve sırasıyla 1954, 1969, 1987, 1988, 1990,   1993, 1996, 1998, 1940, 1940, 1972 ve 1975 doğumlu olan Mahmut Anık, Medina Anık,   Meryem Anık, Susin Anık, Ebubekir Anık, Ömer Anık, Cemal Anık, Halim Anık, Osman   Sanrı, Fatım Sanrı, Ömer Sanrı ve Ramazan Sanrı’nın (“başvuranlar”), Đnsan Haklarını ve   Temel Hakları Korumaya Dair Sözleşme’nin (“Sözleşme”) 34. Maddesi uyarınca, Türkiye   Cumhuriyeti aleyhine Avrupa Đnsan Hakları Mahkemesi’ne yapmış oldukları başvurudur   (başvuru no: 63758/00). Başvuranlar, sözkonusu başvurunun yapılmasına neden olan olaylar   sırasında, Türkiye’nin güneydoğusunda yer alan Şırnak’ın idari kaza yetkisinde olan Balveren   köyünde yaşamaktadırlar.   OLAYLAR   DAVA OLAYLARI   Birinci başvuran, 1959 doğumlu olan ve 19 Ağustos 1999 tarihinde güvenlik güçleri   tarafından öldürülen Ahmet Anık’ın erkek kardeşi, ikinci başvuran ise eşidir. Üçüncüden   sekizinciye diğer başvuranlar Ahmet Anık’ın çocuklarıdır.   Dokuzuncu başvuran, 1981 doğumlu olan ve 19 Ağustos 1991 tarihinde güvenlik   güçleri tarafından öldürülen Abdulkerim Sanrı’nın babası, onuncu başvuran ise annesidir. On   birinci ve on ikinci başvuranlar ise Abdulkerim Sanrı’nın erkek kardeşleridir.   A. Giriş   Başvuranlar ve Hükümet tarafından sunulduğu şekliyle olaylar, yerel düzeyde yapılan   soruşturma sırasında hazırlanan belgelere dayanmaktadır. Aşağıda yer alan bilgiler, tarafların   ifadelerinden ve taraflarca sunulan belgelerden alınmıştır.   B. Olaylar   1. Olayların geçmişi   Ahmet Anık ve Abdulkerim Sanrı (buradan itibaren “iki köy korucusu”) Balveren   köyünde yaşamakta olup Devlet tarafından geçici köy korucusu olarak görevlendirilmişlerdir.   Köylerinin yanındaki yoğun PKK1 eylemleri olan belirli bir bölge hakkında silahlı güçlere   rehberlik etmek görevleri arasındadır.   Sözkonusu bölge, Şırnak ili ile Uludere ilçesi arasındaki asfalt yolun güneyinde yer   almaktadır. Đki köy korucusu ile yakındaki Milli jandarma karakolundan bir grup asker, yolun   güvenliğini sağlayabilecekleri bir tepe olan Yaylatepe’de konuşlanmışlardır. Yaylatepe’nin en   üst noktası ile yol arasındaki uzaklık yaklaşık 600 metredir ve bu iki yeri bir patika   birleştirmektedir. Askerlerle iki köy korucusu, bulundukları yerden, Yaylatepe ile Ömerağa   Kürdistan Đşçi Partisi, yasadışı bir örgüt.   tepeleri arasındaki bir nehir yatağından geçen bir başka patikayı izleyebilmektedirler. Bu   patika, PKK’lı teröristler tarafından Kuzey Irak’a gidip gelirken sıklıkla kullanılmaktadır.   Ömerağa, Yaylatepe’nin güneydoğusuna 1,500 metre uzaklıktadır. Yaylatepe’nin   kuzeydoğusuna 2,500 metre uzaklıkta, askerlerin termal kameralar yardımıyla geceleri   bölgeyi izleyebilecekleri Elmalı yer almaktadır.   Đki köy korucusu, sabah olduğunda, köylerine 400 metre gibi kısa bir mesafede   bulunan ve varışlarını 06:00 olarak bildirdikleri jandarma karakoluna giderlerdi. Jandarma   karakolundan, askerlerle birlikte iki kilometre uzakta bulunan Yaylatepe’ye yürürlerdi.   Nöbetleri sona erdiğinde, askerlerle birlikte jandarma karakoluna geri dönerlerdi. Hava   kararmışsa, jandarma karakolundan köylerine askeri araçlarla götürülürler, hava   kararmamışsa yürürlerdi. Güvenlik sebebiyle, hiçbir sivil ve hatta köy korucusunun   sözkonusu bölgede kalmasına, oraya gitmesine veya geç saatlerde asfalt yolu kullanmasına   izin verilmezdi. Acil bir durum olduğunda akşam vakti yolu kullanmak isteyen siviller   önceden yerel jandarma karakoluna haber verirler ve o bölge dışına çıkana kadar gece görüş   dürbünleri ve termal kameralarla izlenirlerdi.   2. Đki köy korucusunun öldürülmesi   Ağustos 1999’da, asteğmen Hakan Paç, Şırnak Cumhuriyet Savcısı tarafından   alınan ifadesinde, 18 Ağustos 1999’da Yaylatepe’de konuşlanan askerlerle iki köy   korucusundan sorumlu olduğunu belirtmiştir. Saat 20:00’de bölüğünü toplamış ve tepenin   kumandasını devralmak üzere saat 20:45’te bir bölük askerin gelmesinin ardından, kendi   komutasındaki askerlerle korucular tepeden inmeye başlamışlardır. Hakan Paç, kimsenin   kalmadığından emin olmak için arkada kalmıştır. Đki köy kurucusu, genel uygulamaya uygun   olarak askerlerin önünde yürüyorlardı. Hakan Paç, askerlerin anayola ulaştığını ve karakola   doğru yürümeye devam ettiklerini görebiliyordu. Ancak, iki köy korucusunun anayola   gelmeden önce patikadan saptıklarını düşünmüştü; iki köy korucusunun güvenli bir şekilde   köylerine vardıklarını kontrol etmek onun görevi değildi.   Ağustos 1999’da hazırlanan olay sonrası rapordan, 18 Ağustos 1999 tarihinde gece   saat 11’de, Elmalı’da konuşlanan askerlerin Yaylatepe yamaçlarında iki kişi gördükleri   anlaşılmaktadır. O bölgede bulunması için kimseye izin verilmemiş olmasından yola çıkan bir   grup askeri birlik, Yaylatepe yakınlarına yerleşmiştir. 19 Ağustos’ta gece saat 01:15’te, iki   kişi, bazıları Yaylatepe’de konuşlanmış olan askerler tarafından çevrilmiştir.   Đki grup asker, iki kişinin bulunduğu yöne doğru 120 mm.lik havan topu mermileri   fırlatmıştır. Aynı zamanda işaret fişekleri atılmış ve iki kişiye teslim olmaları emredilmiştir.   Ancak, iki kişi Yaylatepe’ye doğru koşmaya başlamıştır; askerler uyarı için havaya ateş   açtıklarında, iki kişiyle Yaylatepe’deki askerler arasındaki mesafe yaklaşık 200 metredir. Đki   kişi durmayınca, askerler doğrudan bu kişilerin üzerine ateş açmıştır. Rapora göre, o sırada   saat 01:30’u göstermektedir.   Gün ağarırken, askerler cesetlere yaklaşmış ve cesetlerin iki köy korucusuna ait   olduğunu görmüşlerdir. Bu raporu yazanlara göre –operasyondan sorumlu subaylar- iki köy   korucusu, Yaylatepe’den inerken, PKK üyelerinin Kuzey Irak’a girmesine veya bölgeye   mayın yerleştirmelerine yardım etmek için askeri gruptan ayrılmıştır.   Ağustos 1999’da, askerler tarafından hazırlanan olay yeri raporuna göre, iki köy   korucusu başlarından ve göğüslerinden vurulmuştur. Cesetleri, Yaylatepe yamaçlarında,   tepenin üst noktasına elli metre uzaklıkta bulunmuştur. Cesetlerine yaklaşık 50 santimetre   uzaklıkta iki el bombası patlamıştır. Bu el bombalarına ait pimler cesetlere 30 metre uzaklıkta   tepeye yakın yerde bulunmuştur.   Aynı rapora göre, Abdulkerim Sanrı’nın üzerinde hiçbir mühimmat bulunmamış,   ancak Ahmet Anık’ın giydiği asker tipi yelekte Kalaşnikof bir silaha ait üç adet dolu mermi   kovanı ve bir adet el bombası bulunmuştur. Đki köy korucusuna ait tüfekler, cesetlerine iki yüz   metre uzaklıkta, anayolun yanında bir kayanın yanında bulunmuştur. Tüfek namluları, barut   kokmakta olup barut izlerini taşımaktadır; bu da silahların daha önce ateşlendiğinin bir   göstergesidir. Đki tüfeğin yanında, Kalaşnikof bir silaha ait üç adet dolu mermi kovanıyla   ceplerinden birinde bir adet el bombası bulunan Abdulkerim Sanrı’ya ait asker tipi bir yelek   bulunmuştur. Aynı zamanda, cesetlerden 30 metre uzakta G3 ve BKC tipi tüfeklerden   çıkarılmış ve kullanılmış bazı mermi kovanları bulunmuştur. Bölgenin özellikleri hakkında   detaylı bilgi veren ve boşaltılmış mühimmatla birlikte cesetlerin yerini gösteren bir taslak   hazırlanmış ve bu rapora eklenerek Şırnak Cumhuriyet Savcılığı’na gönderilmiştir.   3. Şırnak Cumhuriyet Savcısının iki köy korucusunun öldürülmesine ilişkin yapmış   olduğu soruşturma   Ağustos 1999’da, Şırnak Cumhuriyet Savcısı ile bir doktor, cesetleri incelemek   üzere bölgeye gelmiştir. Cumhuriyet Savcısı ve doktor tarafından hazırlanan rapora göre,   cesetlerin başlarında, göğüslerinde ve diğer çeşitli yerlerinde ciddi yaralar mevcuttur.   Raporda, “ölüm sebebinin çok açık olması nedeniyle, klasik otopsi yapmaya gerek olmadığı”   sonucuna varılmıştır.   Cumhuriyet Savcısı, yapmış olduğu soruşturma sırasında birkaç ifade almıştır. Bu   ifadeler, AĐHM’nin davayı incelemesiyle ilgili olduğu için aşağıda özetlenmiştir.   Yüzbaşı Ömer Arslan, olay günü Elmalı’da konuşlanan askerlerin komutanıdır. 24   Ağustos 1999 tarihli ifadesinde, 18 Ağustos 1999 tarihinde saat 23:10’da termal kameralar   yardımıyla bölgede iki kişi gördüğünü ve tabur komutanına haber verdiğini belirtmiştir. Tabur   komutanı, izlemeye devam etmesini ve iki kişiyi termal kamera ile kaydetmesini emretmiştir.   Gördüğü iki kişi şüpheli davranışlarda bulunduğu için, Ömer Arslan ve komutasındaki   askerler bu kişilerin terörist olduğunu düşünmüştür.   Elmalı’daki askeri birlik, daha sonra, bu iki kişiyi pusuya düşürmek için   konuşlanmıştır. Ömer Arslan, havan toplarıyla işaret fişeklerinin atıldığını görebilmektedir.   Ömer Arslan, Teğmen Alpaslan Güldal’ın iki kişiye teslim olmalarını ve asfalt yola   yatmalarını istediğini de duymuştur. O sırada, yolun yanında duran iki kişi kaçmaya teşebbüs   etmiş, askeri birlikteki askerler de onlara doğru ateş açmıştır. Arslan, iki kişiden birinin   vurulduğunu düşünmüştür. Ona göre, yakındaki kayanın üzerinde kan izleri bulunmaktadır.   Daha sonra iki kişi tepeye doğru kaçmış ve “orada imha edilmiştir”.   Teğmen Güldal, 24 Ağustos 1999’da vermiş olduğu ifadede, olayların yaşandığı gün   Ömerağa tepesindeki askerlerden sorumlu olduğunu belirtmiştir. Bölgede şüpheli davranan iki   kişi olduğu yönünde haber aldıktan sonra, tabur komutanından bu iki kişiyi yakalama emri   almıştır. Bunun üzerine, komutasındaki askerleri Yaylatepe’ye almıştır. Karanlık olduğu için,   iki kişiyi görememiş, ancak bölgeyi termal kamera ile izlemekte olan Yüzbaşı Arslan, bu   kişilerin yeri ve askeri birliğe olan uzaklıkları hakkında kendisini telsizle bilgilendirmiştir. Đki   kişi, ilk olarak doğu yönüne kaçmaya çalışmış, ancak kendilerine doğru bir havan topu   atılınca ortada dolanmaya başlamışlardır. Batı yönüne doğru da bir havan topu atılınca iki kişi   Yaylatepe yamacının altındaki nehir yatağına doğru koşmaya başlamışlardır.   Đki kişiye durmalarını ve asfalt yola yatmalarını emretmiştir; eğer emirlerine uymuş   olsalardı, canlı olarak yakalanabilirlerdi. Ancak, o sırada 500 metre uzakta bulundukları için   kendisini duymamış olma ihtimalleri bulunmaktadır. Đki kişi, daha sonra, kendisinin ve   askerlerinin bulunduğu Yaylatepe’ye doğru koşmaya başlamışlardır. Yaklaşık 100 metre   uzaklıktayken havaya ateş açmıştır. Gece görüş dürbünü ile bu iki kişinin silahlı olmadığını   görmüştür. Ancak, birisi içinde mühimmat olabilecek bir yelek, diğeri ise kalın giysiler   giymekteydi. Vücutlarını bombayla sarmış olma ihtimalleri vardı. Đki kişi askerlere   yaklaşmaya devam etmiş ve 50 metrelik mesafe kaldığında ateş açmak için telsizle tabur   komutanından izin istemiştir. Komutanından izin aldıktan sonra, iki kişiye hem Türkçe hem   Kürtçe olarak teslim olmalarını emretmiştir. Đki kişiye ateş açtıktan sonra, vücutlarına sarılı   olabilecek patlayıcıları yok etmek amacıyla üzerlerine dört el bombası atmıştır. Đki kişinin   aslında iki köy korucusu olduğunu ancak ertesi sabah anlayabilmişlerdir.   Operasyonda yer alan uzman çavuş Nuri Ünlü, 25 Ağustos 1999’da vermiş olduğu   ifadede, iki kişiyle askerler arasındaki uzaklık 50 metre iken, kendisiyle bazı askerlerin iki   kişiye durma emri verdiklerini belirtmiştir. Đki kişiyi görememekte, ancak seslerini   duyabilimektedir. Daha sonra, kendisi ve yanındaki askerler uyarı ateşi açmış ve sonrasında   ise iki kişiye doğrudan ateş etmişlerdir. Đkisinin de hala yaşıyor olduğunu fark edince, “onları   etkisiz hale getirmek” için el bombaları atmışlardır.   Olayda yer alan bir diğer uzman çavuş Hüseyin Sarıca, 25 Ağustos 1999’da Nuri   Ünlü’nünkine benzer bir ifade vermiş ve gece görüş dürbünüyle iki kişinin silahlı olmadığını   ancak kalın giyindiklerini görebildiğini eklemiştir. Askerlerden sorumlu olan Teğmen Güldal,   iki kişiye ateş açmak için tabur komutanından izin almıştır. Đki kişi, kendilerine ateş açılacağı   konusunda uyarılmıştır. Ateş etme sona erdiğinde, yere düştüklerinde üzerlerine dört el   bombası atılmıştır. Đki kişinin askerlere ateş edip etmediğini duymamış veya görmemiştir.   Olayların olduğu gün, Asım Altay, Teğmen Güldal komutasında er olarak hizmet   vermekte ve Yaylatepe’de bulunmaktadır. Er Altay, 25 Ağustos 1999 tarihli ifadesinde, gece   görüş dürbünü kullandığını ve böylelikle iki kişinin silahsız olduğunu görebildiğini   belirtmiştir. Birinin üzerinde asker tipi bir yelek ve kalın giysiler bulunmaktadır. Đki kişiye   hem Türkçe hem Kürtçe olarak durma ve teslim olma emri verildikten sonra, iki kişi bu emre   uymamış ve askerler bunun üzerine ateş açmışlardır. Aynı zamanda, bir el bombasının   patladığını duymuştur; el bombasının ne kadar mesafeden atıldığını veya el bombası   atıldığında iki kişinin hayatta olup olmadıklarını bilmemektedir.   Hasan Tecim de Teğmen Güldal komutasında er olarak görev yapmakta ve sözkonusu   zamanda Yaylatepe’de bulunmaktadır. Er Tecim, 25 Ağustos 1999’da vermiş olduğu ifadede,   iki kişiden birinin üzerinde kalın giysiler olduğunu belirtmiştir. Đki kişinin intihar bombacısı   olabileceğini düşünen askerler, yaklaşmak istememiştir. Đki kişiyle askerler arasındaki mesafe   yaklaşık 50-60 metre iken, askerler ateş açmaya başlamıştır. Đki kişinin üzerine bir de bomba   atılmıştır. Đki kişi, askerlere ateş etmemiştir.   Birinci başvuran Mahmut Anık’la dokuzuncu başvuran Osman Sanrı, 20 Ağustos   1999’da Cumhuriyet Savcısı tarafından sorgulanmıştır. Cumhuriyet Savcısından yakınlarının   ölümünden sorumlu olan kişileri bulup cezai takibata tabi tutmasını istemişlerdir.   Ağustos 1999’da, Cumhuriyet Savcısı, ölümlerle ilgili soruşturma yapmak için   yetkisinin olmadığına karar vererek bu kararını ve yukarıda değinilen ifadeleri Diyarbakır   Hava Kuvvetleri Komutanlığı’ndaki askeri savcılığa iletmiştir. Cumhuriyet Savcısı, kararında   yukarıda adı geçen askeriye mensuplarının kendisine vermiş oldukları bilgileri özetlemiş ve   iki köy korucusunun teröristlerle karıştırıldığını ve bu nedenle de öldürüldüklerini belirtmiştir.   Cumhuriyet Savcısı’na göre, ölümler askeri görev sırasında gerçekleştiği için, askeri bir savcı   tarafından soruşturulmalıdır.   Bu kararda, tabur komutanı Abdulveli Kayaş, Teğmen Alpaslan Güldal, Asteğmen   Hakan Paç ve uzman çavuşlar Hüseyin Sarıca ile Nuri Ünlü, “ihmal ve dikkatsizlik sonucu   ölüme sebebiyet verme” suçuyla ilgili olarak davalılar olarak adlandırılmıştır. Birinci ve   dokuzuncu başvuran, Mahmut Anık ve Osman Sanrı, kararda davacı olarak nitelendirilmiştir.   4. Askeri savcının ölümlere ilişkin soruşturması   Ekim 1999’da, başvuranların avukatı, askeri savcıdan soruşturmayla ilgili bilgi   istemiş ve kendisine ihtiyaç duyulması durumunda iletişime geçme talebinde bulunmuştur.   Ekim 1999’da, askeri savcı, Van ili jandarma komutanından, soruşturmada   kendisine yardımcı olmak üzere uzman olarak yüksek rütbeli üç subay atamasını talep   etmiştir. Askeri savcı, bu üç subayın davalıların bağlı bulunduğu askeri birlikten seçilmemesi   gerektiğini belirtmiştir.   Kasım 1999’da, askeri savcı, köy korucularının öldürüldüğü bölgeyi ziyaret etmiştir.   Uzman olarak atanan iki binbaşı ve bir yarbay, davalılar ve diğer tanıklar, askeri savcının   ziyareti sırasında orada bulunmuşlardır.   Askeri savcı, ateş açma sırasında iki köy korucusu ile askerler arasındaki mesafenin 40   metre olduğunu gözlemlemiştir. Ayrıca, iki köy korucusunun öldürüldüğü yer, teröristler   tarafından kaçış yolu olarak kullanılan nehir yatağına 20-30 metre uzaklıktadır.   Askeri savcı, ziyareti sırasında, Teğmen Alpaslan Güldal’ı, uzman çavuş Nuri Ünlü’yü   ve tabur komutanı Yüzbaşı Abdulveli Kayaş’ı da (beş davalıdan üçünü) sorgulamıştır.   Teğmen Güldal, iki köy korucusunun kaçmak için nehir yatağına ulaşmaya çalıştığını   ifade etmiştir. Ateş açıldığında, iki köy korucusu nehir yatağına yaklaşık 20 metre uzaklıkta   bulunmaktadır; biraz daha ilerlemiş olsalardı, onları tekrar bulmak imkansız olacaktı. O   sırada, iki kişinin aslında köy korucuları olduğunu bilmemektedir. Đki kişinin sık sık yere   çömeldiği kendisine bildirimekteydi; bu da mayın yerleştirdikleri izlenimini vermekteydi.   Teğmen Güldal, tabur komutanından izin alınmasının ardından, iki kişinin askerler tarafından   “imha edildiğini” eklemiştir. Đki köy korucusu silahsız olmasına rağmen, kalın giysiler   giyerek üzerlerinde patlayıcı olduğu izlenimini vermekteydiler. Dolayısıyla, iki kişi yere   düştükten sonra askerlerin ateş etmeye devam etmesinin sebebi, patlayıcıları yok etmektir.   Teğmen Güldal, teröristlerin bölgeyi bir kaçış yolu olarak kullanmalarına engel olmanın ve   onları imha etmenin görevi olduğunu belirtmiştir; olayın olduğu gün bu görevini yerine   getirmiştir.   Uzman çavuş Nuri Ünlü, daha önce vermiş olduğu ifadenin içeriğini tekrarlamış ve   sözkonusu zamanda askerlerin o bölgede bulunma nedeninin teröristlerin bölgeyi taşıma yolu   olarak kullanmalarını engellemek olduğunu eklemiştir. Olayların olduğu gün, iki teröristi   imha etmişlerdir. O sırada, iki kişinin köy korucusu olduğunu düşünmemiştir. Öncelikli   olarak yapılması gereken şey, bilgi elde etmek için teröristleri canlı olarak yakalamaktır;   ancak bu özel durumda iki kişi teslim olmayı kabul etmediği için canlı olarak ele   geçirilememişlerdir.   Tabur komutanı Yüzbaşı Abdulveli Kayaş, olay gerçekleşmeden bir süre önce askeri   karargahtan kendisine gönderilen bir faks mesajında, sekiz teröristten oluşan bir grubun daha   önce üç dört gün boyunca bölgeyi kullandığı yönünde kendisine bilgi verildiğini belirtmiştir.   Daha çok teröristin bölgeyi kullanma ihtimaline karşı çok dikkatli olması konusunda   uyarılmıştır. Yüzbaşı Kayaş, yerel halkın bölgeyle ilgili bilgi vererek teröristlere yardım   ettiğini biliyordu. Ayrıca, o civara mayın yerleştiriliyordu. Teğmen Güldal’ın kendisini iki   kişinin hareketleri ve operasyon hakkında bilgilendirdiğini onaylamıştır. Teğmen Güldal’ın   iki kişinin kaçmaya çalıştığını ve buna fırsat verildiği takdirde onları tekrar bulmanın   imkansız olduğunu kendisine bildirdiğini eklemiştir. Teğmen Güldal, ayrıca, iki kişinin   üzerlerinde patlayıcılar olabileceğini ve yakına gelirlerse askerler için tehlikeli olacağını da   söylemiştir. Bu nedenle, ateş açılmasına izin vermiştir. Yüzbaşı Kayaş’a göre, iki köy   korucusu mayın yerleştirmek veya bir grup teröriste yardım etmek için bölgede bulunuyordu.   Kasım 1999’da, birinci başvuran Mahmut Anık ve dokuzuncu başvuran Osman   Sanrı, kovuşturmaya müdahil olmak için askeri savcıya başvurmuştur. Aynı gün, askeri savcı   tarafından alınan ifadelerinde, yakınlarının kasıtlı olarak veya ihmalkarlık sonucu   öldürüldüğünü belirtmişlerdir. Askeri savcıdan, ölümlere sebebiyet veren koşulları tespit   etmesini ve sorumlu olan kişilerin cezai takibata tabi tutulmasını talep etmişlerdir.   Aralık 1999’da, üç uzman, askeri savcıya fikir beyanında bulunmuştur. Bu   sonuçlara varırken, askeriye mensuplarının yukarıda yer alan ifadelerini dikkate almışlar ve   Yüzbaşı Arslan’ın termal kamerayla kaydettiği operasyon görüntülerini izlemişlerdir.   Uzmanlara göre, askeriye mensupları hariç diğer herkesin akşam saatlerinde sözkonusu alana   girmesi yasaktır; çünkü bu alan teröristlerin Kuzey Irak’a geçmesine olanak sağlayan bir   yoldur. Köy korucuları bunu çok iyi bilmektedir; onların bu alanda bulunması ancak art   niyetli olmalarıyla açıklanabilir. Aslında, iki köy korucusunun öldürülmesinden bir buçuk ay   önce, askeri bir araç mayın nedeniyle zarar görmüştür. Bölgede çok fazla askerin olması   nedeniyle, teröristlerin mayınları kendilerinin döşemesi mümkün olamazdı. Uzmanlara göre,   müteveffa köy korucuları mayınları yerleştirmekten sorumluydu. Ayrıca, vefat etmiş köy   korucularının bölgede yol göstererek teröristlere yardımda bulundukları yönünde istihbaratları   vardı.   Üç uzman, iki köy korucusunun silahsız olmasına rağmen üzerlerindeki ağır   kıyafetlerin patlayıcı olarak düşünülebileceği görüşündedir. Termal kameralar tarafından   kaydedilen görüntüde, bu iki kişi yere düştükten sonra askerlerin onlara ateş etmeye devam   ettiklerini görmek mümkündür. Bu herhangi bir patlayıcının imha edilmesi amacıyla   yapılmıştır. Bu olayda yer alan askeri birimler, söz konusu alana teröristlere pusu kurmak   amacıyla mevzilenmişlerdi. Bu nedenle, “köy korucularının terörist oldukları düşünülerek   imha edilmeleri tamamıyla doğaldır.” Uzmanlar, son olarak, “sanıkların kusurlu olmadığı,   görevlerini etkili ve başarılı bir şekilde yerine getirdikleri” şeklindeki görüşlerini   belirtmişlerdir.   Nisan 2000 tarihinde, askeri savcı, Mehmet Zeki Bahşi’nin ifadesini almıştır.   Bahşi, ilgili zamanda söz konusu bölgede askerlik hizmetini yapmış; ancak, sonradan askerlik   hizmetini tamamlamış ve terhis edilmiştir. Teğmen Güldal emrinde gerçekleşen operasyonda   yer almıştır. Bahşi, söz konusu gece, gece görüş dürbünü kullandığını ve dolayısıyla bahsi   geçen iki kişiyi gördüğünü ifade etmiştir. Askerler, daha sonra, bu iki kişinin sağına ve soluna   ateş etmeye başlamışlar ve bunun üzerine bu iki kişi nehir yatağına doğru koşmaya   başlamışlardır. Askerler bu yöne doğru ateş etmeye başlayınca bu iki kişi ellerini havaya   kaldırmış ve “ateşi kesin, teslim oluyoruz” demişlerdir. Teğmen Güldal, daha sonra, iki   adamın yere yatmalarını emretmiş; ancak söz konusu iki kişi bu emri reddetmiş, bunun yerine,   Yaylatepe’deki askerlere doğru ilerlemişlerdir. Bu iki kişiden birinin tek eli havada diğer eli   ise bir şeye ulaşmak ister gibi arkasındaydı. Gece görüş dürbünü kullandığı için bunu   görebilen Bahşi’nin yanı sıra bu iki kişiye daha yakın konumda olan bazı askerler de bunu   çıplak gözle görebilmişlerdir. Bu iki kişi askerlere doğru ilerlemeye devam edince Teğmen   Güldal askerlerin ateş açmasını emretmiştir. Bubi tuzağı riskini ortadan kaldırmak amacıyla   ateş etmeye iki kişinin yere düşmesinden sonra da devam edilmiştir.   Mayıs 2000 tarihinde, askeri savcı, Bahşi gibi o dönemde askerlik hizmetlerini   yapmakta olan ve Teğmen Güldal emrinde gerçekleşen operasyonda yer almış olan Sedat   Dilmen ve Asım Altay’ı sorgulamıştır. Dilmen, askeri timin nişancısı olduğunu ifade etmiştir.   Dilmen ve Altay, söz konusu iki kişiye teslim olmaları yönünde yeterli fırsatın tanındığını;   ancak teslim olmadıklarını belirtmişlerdir. Đki kişi ve askerler arasındaki mesafe 50 metreye   düşünce askerler ateş açmışladır. Askerler, iki kişinin üzerinde silah görmemişler; ancak, çok   kalın olan giysileri patlayıcı yüklü olduklarını düşündürmüştür.   Haziran 2000 tarihinde, askeri savcı, sanıklar hakkında, “ihmalkarlıktan ve   dikkatsizlikten ölüme sebebiyet vermek” suçuna ilişkin olarak takipsizlik kararı vermiştir.   Askeri savcı, kararında, askerlerin “söz konusu iki kişiyi canlı yakalamak konusunda   gereğinden fazla hassasiyet gösterdikleri; ancak, bu iki kişinin teslim olmayı reddetmesi   nedeniyle bunu yapamadıkları” sonucuna varmıştır. Askeri savcıya göre, “söz konusu iki   kişinin teslim olmayı reddetmesinin üzerine, onları öldürmek askerlerin görevi haline   gelmiştir” ve askerler bu görevi yerine getirmişlerdir.   Takipsizlik kararı, başvuranların avukatına 15 Haziran 2000 tarihinde bildirilmiştir.   Avukat, aynı tarihte, askeri savcı ile irtibata geçmiş ve soruşturma dosyasındaki belgelerin   kendisine sunulmasını talep etmiştir. Askeri savcı, sadece başvuranlardan alınan ifadelerin   sunulmasına izin vermiştir.   Haziran 2000 tarihinde, başvuranlar, takipsizlik kararı hakkında itirazda   bulunmuşlardır. Diyarbakır Askeri Mahkemesi’ne verdikleri dilekçede, başvuranlar,   soruşturmanın gizli yapısı nedeniyle soruşturma dosyasında yer alan belgelere erişimlerine   izin verilmediğini ileri sürmüşlerdir. Ayrıca, işlemlere müdahale etmek için sundukları   dilekçelere rağmen soruşturmaya katılamamışlardır. Başvuranlar, özellikle, vefat etmiş iki   akrabalarının silahsız olduklarını ve dolayısıyla, onları canlı yakalamanın mümkün olması   gerektiğini iddia etmişlerdir. Herkesin yaşama hakkına sahip olduğunu; iki akrabalarının   öldürülmesinin ve askeri savcının davadan vazgeçme kararının, akrabalarının Anayasa ve   uluslararası sözleşmeler tarafından korunan yaşama hakkını ihlal ettiğini ileri sürmüşlerdir.   Başvuranların itirazı Diyarbakır Askeri Mahkemesi tarafından 30 Haziran 2000   tarihinde reddedilmiştir. Mahkeme, takipsizlik kararının yürürlükte olan mevzuat ve   uygulanan usul ile uyumlu olduğu ve soruşturmanın kapsamını genişletmeye gerek olmadığı   kararına varmıştır. Đtirazın reddine ilişkin bu karar başvuranların avukatına 19 Temmuz 2000   tarihinde bildirilmiştir.   HUKUK   I. KABULEDĐLEBĐLĐRLĐK   Hükümet, başvuranların iç hukuk yollarını tüketmediklerini, zira Đdari Yargılama   Usulü Kanunu’nun (2577 sayılı Kanun) 13. maddesi uyarınca idareden tazminat talebinde   bulunmadıklarını ileri sürmüştür. Söz konusu madde, idari eylemlerden hakları ihlal edilmiş   olanların eylem tarihinden itibaren bir yıl içinde yetkililerden tazminat talebinde   bulunabileceklerini öngörmektedir.   AĐHM, Hükümet’in kabuledilebilirliğe ilişkin itirazının ortaya koyduğu konularla,   başvuranların iki akrabalarının öldürülmesine yönelik olarak yürütülen soruşturmanın   etkililiğine ilişkin şikayetlerinin ortaya koyduğu konuların yakından bağlı olduğunu   gözlemlemiştir. AĐHM, dolayısıyla, bu konuya, başvuranların AĐHS’nin 2. maddesi uyarınca   olan şikayetlerinin esaslarının incelenmesinde değinmeyi uygun bulmaktadır.   II. AĐHS’NĐN 2. MADDESĐNĐN ĐHLAL EDĐLDĐĞĐ ĐDDĐASI   AĐHS’nin 2. maddesi şöyledir:   1. Herkesin yaşam hakkı yasanın koruması altındadır. Yasanın ölüm cezası ile cezalandırdığı   bir suçtan dolayı hakkında mahkemece hükmedilen bu cezanın yerine getirilmesi dışında hiç   kimse kasten öldürülemez.   2. Öldürme, aşağıdaki durumlardan birinde kuvvete başvurmanın kesin zorunluluk haline   gelmesi sonucunda meydana gelmişse, bu maddenin ihlali suretiyle yapılmış sayılmaz:   a) Bir kimsenin yasadışı şiddete karşı korunması için;   b) Usulüne uygun olarak yakalamak için veya usulüne uygun olarak tutuklu bulunan bir   kişinin kaçmasını önlemek için;   c) Ayaklanma veya isyanın, yasaya uygun olarak bastırılması için.   A. Başvuranların akrabalarının öldürülmesi   Başvuranlar, iki akrabalarına karşı askerler tarafından kullanılan kuvvetin kesin   zorunluluk arz etmediğini ve aşırı kuvvet kullanımının, askerlerin onları öldürmeyi   amaçladığını gösterdiğini iddia etmişlerdir. Askeri savcı tarafından görevlendirilen üç uzman   tarafından varılan “askerlerin görevlerini iyi bir şekilde yerine getirdikleri” şeklindeki sonuç,   AĐHS’nin 2. maddesine aykırı olarak akrabalarını öldürme kastının var olduğunun başka bir   göstergesidir.   Hükümet, başvuranların iki akrabasının ölümünün, zorunlu olandan fazla olmayan ve   onları yakalama amaçlı olan kuvvet kullanımının bir sonucu olduğunu sürmüştür. Güvenlik   güçleri, söz konusu iki kişiyi canlı yakalamak için gerekli olan her şeyi yapmış, onlara hem   Türkçe hem de Kürtçe teslim olmalarını emretmiş ve ayrıca uyarı ateşi açmıştır. Bu iki kişiye   el bombası fırlatmanın tek nedeni bubi tuzağı riskini ortadan kaldırmak olmuştur.   AĐHM, yaşam hakkını koruyan ve yaşam hakkından mahrum bırakmanın haklı   olabileceği şartları ortaya koyan 2. maddenin, hakkında derogasyona izin verilmeyen,   AĐHS’nin en temel hükümlerinden birisi olarak yer aldığını yinelemiştir. Ayrıca, 3. madde ile   birlikte, Avrupa Konseyi’ni oluşturan demokratik toplumların temel değerlerinden birini   muhafaza eder. Yaşam hakkından mahrum bırakmanın haklı olabileceği şartlar, dolayısıyla   dar bir kapsamda yorumlanmalıdır. Đnsanların korunması için bir araç olarak AĐHS’nin hedef   ve amacı, ayrıca, 2. maddenin, teminatlarını etkili ve uygulanabilir kılacak şekilde,   yorumlanmasını ve uygulanmasını gerektirir (bkz. McCann ve Diğerleri – Đngiltere, 27 Eylül   tarihli karar).   2. madde, bütün olarak okunduğunda, bu maddenin sadece kasti öldürmeleri   kapsamadığı; ancak, kasıtlı olmayarak yaşama hakkından mahrum bırakmayla   sonuçlanabilecek “kuvvet kullanımına” müsaade edilen durumları da kapsadığı   gözükmektedir. Ölümcül güce kasti olarak başvurma, bunun zorunluluğunu değerlendirirken   göz önünde bulundurulacak sadece bir faktördür. Ancak, (a), (b) ve (c) fıkralarında ortaya   konan amaçlardan birine veya birden fazlasına ulaşmak için, “kesin zorunluluk” haline   gelmesi dışında kuvvete başvurmamak gerekmektedir. Bu koşul, AĐHS’nin 8 ila 11.   maddelerinin 2. paragrafları uyarınca Devlet’in müdahalesinin “demokratik toplumda   zorunlu” olup olmadığının belirlenmesinde normal olarak uygulanana göre daha katı ve   zorlayıcı bir zorunluluk testi uygulanması gerektiğini göstermektedir. Dolayısıyla, kuvvete   başvurma, izin verilmiş amaçlara ulaşmak ile kesin orantılı olmalıdır.   Başvurulan kuvvetin 2. madde ile uyumlu olup olmadığına karar verirken, öldürücü   kuvvete başvurma veya beklenmeyen can kaybı olasılığını mümkün olduğunca en aza   indirgemek amacıyla operasyonun planlı ve kontrollü olup olmadığı ilgili bir faktör olabilir   (bkz. yukarıda anılan Ergi). Son olarak, polis veya jandarma gibi yasa uygulayıcı görevliler,   ister hazırlıklı bir operasyon olsun ister tehlikeli olduğu anlaşılan bir kişinin ani takibi olsun,   görevlerini yerine getirirken boşlukta bırakılmamalıdırlar. Yasal ve idari bir çerçeve, yasa   uygulayıcı görevlilerin kuvvet ve ateşli silah kullanımına başvurabileceği sınırlı durumları, bu   bağlamda geliştirilmiş uluslar arası standartlar ışığında, belirlemelidir (bkz., üzerinde gerekli   değişiklikler yapıldıktan sonra, Makaratzis – Yunanistan [BD], no. 50385/99).   AĐHM, başvuranların iki akrabasının, sorumlu Devlet’in güvenlik güçleri mensupları   tarafından açılan ateş ve atılan en az iki el bombası sonucu öldüklerinin bu davadaki taraflar   arasında tartışma konusu olmadığını gözlemlemiştir. Hükümet, askerlerin söz konusu iki   kişiye ateş etmelerinin altında yatan sebebin onları yakalamak olduğu ve ateş açmanın ve   sonrasında el bombası fırlatmanın kesin zorunluluk arz ettiği görüşündedir.   Bu koşullar altında, askerlerce başvurulan kuvvetin kesin zorunluluk arz edenden fazla   olup olmadığı belirlenmelidir.   AĐHM, başlangıçta, askerleri şüpheli durumuna sokan suçun savcılar tarafından   “ihmalkarlıktan ve dikkatsizlikten ölüme sebebiyet vermek” olarak tanımlandığını   kaydetmiştir. Tüm askerlerin, iki köy korucusuna en az iki el bombası fırlatmadan önce onlara   doğrudan ateş açtıklarını belirttiklerini kaydeden AĐHM, askerlerin hareketlerinin “ihmalkar”   veya “dikkatsiz” olarak nitelendirilebilmesini anlaşılmaz bulmaktadır. Bir kişiye kırk metre   mesafeden makineli tüfek ile ateş etmenin ve daha sonra birkaç el bombası fırlatmanın   öldürücü olacağı bırakın eğitimli askerleri, herhangi bir kişi için bile tahmin edilebilir   olmalıdır.   Suçun bu özelliğine rağmen, ne askeri savcı tarafından görevlendirilen askeri   uzmanlar ne de askeri savcının kendisi, askerlerin tam olarak nasıl ve neden “ihmalkar” veya   “dikkatsiz” olduklarını incelemiştir. Uzmanlar, “köy korucularının terörist sanılarak imha   edildikleri” açıklamasıyla yetinmişlerdir. Askeri savcıya göre ise, iki köy korucusunun teslim   olmayı reddetmesi onların öldürülmesini haklı çıkarmaya yeterlidir.   Takipsizlik kararından anlaşılan şu ki, askeri savcı ve onun tarafından görevlendirilen   askeri uzmanlar, öldürücü kuvvete başvurmanın, geçerli yasa ve yönetmelik tarafından   müsaade görüp görmediği ve geçerli yasa ve yönetmelik ile uyumlu olup olmadığını tespit   etmekten ziyade daha çok iki köy korucusunun söz konusu bölgede bulunma nedenlerini   tespit etmekle ilgilenmiştir. Ne sunduğu görüşlerde Hükümet tarafından ne de yürüttükleri   soruşturmada yerel makamlar tarafından, operasyonda görevli askerlerin, ateşli silah   kullanımını düzenleyen bir talimatnameye uyup uymadıklarını tespit etmek yönünde bir   girişimde bulunulmuştur.   Yerel makamların, askerler tarafından başvurulan kuvvetin kesin zorunluluk arz   edenden fazla olmadığını inceleyip incelemediğine ilişkin konu hususunda, AĐHM,   başvuranların akrabalarının teslim olmayı reddettikleri iddiasının, askeri savcı için “askerlerin   onları öldürmesi görev haline gelmiştir ve askerler bu görevi yerine getirmiştir” sonucuna   varmakta yeterli olduğunu gözlemlemiştir. AĐHM, Diyarbakır Askeri Mahkemesi tarafından   onaylanan bu kararın, AĐHS’nin “kesin zorunluluk” şartı ile hiçbir şekilde uyumlu   olamayacağını vurgulamıştır.   AĐHM, ayrıca, askeri savcının, ordu mensuplarının bazılarının verdikleri ifadelerde   yer alan çelişkili bilgileri ortadan kaldırmak için herhangi bir girişimde bulunmadığını   gözlemlemiştir. Bu bağlamda, AĐHM, bilhassa, Mehmet Zeki Bahşi’nin ifadesini   vurgulamıştır. Bahşi, iki köy korucusunun ellerini havaya kaldırdıklarını ve “Ateşi kesin,   teslim oluyoruz” dediklerini ifade etmiştir. Ayrıca, Yüzbaşı Ömer Arslan, ifadesinde, iki   kişinin kaçmaya çalıştıklarını düşündüğünü ve iki kişiden bir tanesinin tepeye doğru   ilerlemeye devam etmeden önce vurulduğunu ve daha sonra tepede “imha edildiğini”   belirtmiştir. Son olarak, iki köy korucusuna fırlatılan el bombası sayısına ilişkin tutarsızlığı   ortadan kaldırmak yönünde bir girişimde bulunulmamıştır. Bu bağlamda, AĐHM,   operasyondan sonra ordu mensupları tarafından düzenlenen rapora göre iki el bombasının   kullanılmış olduğunu gözlemlemiştir. Teğmen Güldal ve Uzman Çavuş Sarıca’nın tanık   ifadelerine göre ise, askerler dört el bombası fırlatmıştır.   AĐHM, yukarıda belirtilen hususların yerel makamların önemli eksiklikleri olduğu ve   bu durumun, ilk olarak askerlerin ateşli silah kullanımının yasalara uygun olup olmadığı ve   ikinci olarak öldürücü kuvvet kullanımının kesin zorunluluk arz edip etmediği konularını   tespit etmekte soruşturmayı yetersiz ve eksik kıldığı sonucuna varmıştır. Soruşturmanın   yetersizliğini ve eksikliğini göz önünde tutarak, AĐHM, olaylara ilişkin kendi incelemesini ve   değerlendirmesini yürütmelidir. Bu amaçla, AĐHM, askerler tarafından kullanılan kuvvetin   kesin zorunluluk arz edip etmediğini incelemek için elindeki belgelerin yeterli somut temel   sağladığı görüşündedir.   AĐHM, başlangıç olarak, söz konusu operasyonun önceden planlanmadığını;   teröristlerin sıkça görüldüğü bir bölgede şüpheli iki kişinin görünmesi üzerine yürütüldüğünü   kaydetmiştir. Askerler, iki köy korucusunu, termal kameralar ve gece görüş dürbünleri   aracılığıyla iki buçuk saat süreyle gözetleyebilmişlerdir. Bu süre zarfında, iki köy   korucusunun çevresini sarmışlar ve tüm çıkış yollarını kapatmışlardır. Dolayısıyla, iki kişiyi     öldürücü olmayan yöntemlerle canlı yakalamaya ilişkin muhtemel yolları düşünmek için   askerlerin yeterli zamanı ve kaynağı olmuştur.   Yukarıda belirtilenler ışığında, ateş açma kararının alınmasının veya bu kararın   askerler tarafından uygulanmasının olay anının sıcaklığıyla gerçekleştiği söylenemez (bkz., a   contrario, Bubbins – Đngiltere, no. 50196/99; Andronicou ve Constantinou – Kıbrıs, 9 Ekim   tarihli karar). AĐHM, yaşama hakkının korunması için askerler tarafından daha yüksek   standartta dikkat gösterilmiş olması gerektiğini belirtmiştir.   Đki köy korucusunun patlayıcılarla yüklü oldukları ve daha yakına gelmelerine   müsaade edildiği halde bu patlayıcıları infilak ettirebilecekleri ve böylece askerleri   öldürebilecekleri düşünülerek ateş açıldığı iddiası hususunda, AĐHM, iki köy korucusunun bu   kadar yakına gelmesine izin verilmesinin askerlerin kendileri tarafından alınan bir karar   olduğunu; askerlerin, köy korucuları yüzlerce metre uzaktayken onları durdurmalarının   mümkün olacağını gözlemlemiştir. Bu bağlamda, askerlerin aşina oldukları bu bölgeye   tamamıyla hakim oldukları vurgulanmalıdır. Çevrelerini sardıkları şüphelilerden sayıca çok   fazlaydılar ve ellerinde teferruatlı gece görüş ekipmanı bulunmaktaydı. Ayrıca, aralarında iki   köy korucusunun hayatlarını tehlikeye atmadan onları vurabilecek en az bir nişancı   bulunmaktaydı.   Bu bağlamda, AĐHM, sorumlu olduğu askerleriyle birlikte başvuranların iki akrabasını   öldüren Teğmen Güldal tarafından verilen iki ifade arasındaki tutarsızlığı vurgulamayı önemli   görmüştür. Teğmen Güldal’ın Şırnak Cumhuriyet Savcısı’na verdiği ifadeye göre, söz konusu   iki kişiyi öldürmelerinin nedeni muhtemel bir intihar bombası saldırısına karşı kendi   hayatlarını korumaktır. Askeri savcıya verdiği ifadeye göre ise, iki kişiyi öldürmelerinin   nedeni nehir yatağından kaçmalarına olanak vermemektir. AĐHM, üzülerek, soruşturma   yetkililerinin bu tutarsızlığı ortadan kaldırmak için bir girişimde bulunmadığını   gözlemlemiştir.   AĐHM, yukarıda belirtilenleri göz önünde tutarak, başvuranların iki akrabasının   öldürülmesi olayında, AĐHS’nin 2 § 2 (b) maddesi anlamı dahilinde usulüne uygun olarak   yakalama amacına ulaşmak maksadıyla kesin zorunluluk arz edenden fazla kuvvet   kullanılmadığı konusunda ikna olmamıştır (bkz., üzerinde gerekli değişiklikler yapıldıktan   sonra, yukarıda anılan, McCann ve Diğerleri).   Dolayısıyla, başvuranların iki akrabası olan Ahmet Anık ve Abdulkerim Sanrı’nın   askerler tarafından öldürülmesi nedeniyle AĐHS’nin 2. maddesi ihlal edilmiştir.   B. Soruşturmanın yetersizliği iddiası   Başvuranlar, akrabalarının öldürülmesine yönelik soruşturmanın, AĐHS’nin 2.   maddesinin gerekleri doğrultusunda tarafsız veya yeterli olmadığını iddia etmişlerdir. Bu   bağlamda, başvuranlar, bilhassa, yapılan otopside hangi yaraya hangi silahların yol açtığının   tespit edilmediğini belirtmişlerdir. Ayrıca, ne soruşturmayı yürüten askeri savcı ne de askeri   savcının takipsizlik kararını onayan Diyarbakır Askeri Mahkemesi, bağımsız ve tarafsız   olarak değerlendirilebilir. Askeri savcı, aslında, hiyerarşik olarak kendinden yüksek rütbeli   kimselerin muhtemelen işlediği suçları soruşturmuştur.   Başvuranlar ayrıca yetkili makamlara yardımcı olmayı istemelerine rağmen,   soruşturma hakkında kendilerine bilgi verilmediğini savunmuşlardır. Askeri savcının,     başvuranların yakınlarının öldürüldüğü bölgeye yaptığı keşfe katılmaları için de davet   edilmemişlerdir. Ek olarak, soruşturma sürecinde düzenlenen belgelere de ulaşamamışlardır.   Hükümet, ulusal makamların, AĐHS’nin 2. Maddesi’nde mevcut usule ilişkin   yükümlülüğü yerine getirmek için tüm çabayı gösterdiklerini belirtmiştir. Bu bölgedeki askeri   operasyonlarda tecrübeli ve yüksek rütbeli üç subay, soruşturmayı desteklemek için uzman   olarak görevlendirilmişlerdir. O zamandan bu yana vatani görevlerini tamamlayıp, terhis   edilen birkaç er ifade vermek üzere çağırılmıştır.   AĐHM, Devlet’in AĐHS’nin 1. Maddesi kapsamındaki “[kendi] yetki alanı içinde   bulunan herkese Sözleşme’de açıklanan hak ve özgürlükleri tanıma” genel görevi ile   bağlantılı olarak yorumlanan AĐHS’nin 2. Maddesi çerçevesindeki yaşama hakkını koruma   yükümlülüğünün, ima yoluyla, kişilerin kuvvete başvurulması sonucu öldürülmeleri halinde   etkili bir soruşturma biçiminin var olmasını gerektirdiğini yineler (bkz., gerekli değişiklikler   yapıldıktan sonra, McCann ve Diğerleri ve Kaya - Türkiye). Böyle bir soruşturmanın asıl   amacı, yaşama hakkını koruyan ulusal yasaların etkili biçimde uygulanmasını güvence altına   almak, Devlet yetkililerinin ya da kurumların karıştığı böyle davalarda ise kendi   yükümlülüklerinde meydana gelen ölümler için sorumluluk taşıyabilmelerini sağlamaktır   (bkz. Anguelova – Bulgaristan, 38361/97).   Soruşturma, öncelikle olayın hangi şartlar altında meydana geldiğini belirleyebilmeli,   daha sonra da sorumluların tespit edilip cezalandırılmalarını sağlayabilmelidir. Soruşturma   yapma yükümlülüğü, sonuç alma yükümlülüğü değil, sonuca ulaşmaya çalışma   yükümlülüğüdür (bkz. Kelly ve Diğerleri – Đngiltere, 30054/96 ve yukarıda belirtilen   Anguelova davası). Soruşturma ayrıca, böyle davalarda kuvvet kullanımının koşullara bağlı   olarak mazur görülüp görülmeyeceğinin belirlenmesini sağlayabilmesi bağlamında etkili   olmalıdır. Devlet görevlilerinin kanuna aykırı olarak bir kimseyi öldürdükleri iddiasına ilişkin   bir soruşturmanın etkili olabilmesi için, soruşturmadan sorumlu ve soruşturmayı yürüten   kişilerin genel olarak olaylara karışanlardan bağımsız olmaları gerektiği addedilebilir (bkz.   Güleç – Türkiye ve Oğur – Türkiye [BD], 21954/93).   Sorumluluk alınmasının teoride olduğu gibi uygulamada da sağlanabilmesi için,   soruşturmanın ve soruşturma sonuçlarının kamunun denetimine açık olması gerekir. Ne   ölçüde kamu kontrolü gerekeceği, davadan davaya değişebilmektedir. Ancak her durumda,   mağdurun en yakın akrabası soruşturmaya, meşru hakkını koruma altına almak için gerekli   olduğu derecede katılmalıdır (bkz. Güleç).   Bu davanın ayrıntılarına döndüğümüzde, AĐHM, soruşturmayı incelemiş, başvuranın   iki yakınının öldürülmesi olayı ile kuvvet kullanımının kesinlikle gerekli olup olmadığını   çevreleyen koşulları tam anlamıyla tespit edemediği sonucuna varmıştır.   Soruşturmanın geri kalan özelliklerine ilişkin olarak, AĐHM, ölenlerin babaları olmak   üzere başvuranlardan ikisinin askeri savcıya başvurduğu ve soruşturmaya katılmak için izin   istediğini gözlemler. Ayrıca, bu başvuranları temsil eden avukat, askeri savcıdan soruşturma   hakkında bilgi istemiş, soruşturmaya katılması gerekiyorsa bunun kendisine bildirilmesini   istemiştir. Bilgi alma çabalarına ve yetkili makamlara soruşturmada yardımcı olmak   istemelerine karşın, kendilerine hiçbir bilgi ya da belge sağlanmamıştır.   Dava açılmaması kararı alınmasının ardından bile, askeri savcı başvuranlara,   başvuranların kendi verdikleri ifadeler dışında soruşturma dosyasından hiçbir belge     vermemiştir. Bu sıfatla, başvuranlar, dava açılmaması kararına itirazlarını sunarken,   dosyadaki belgelerin farkına varmamışlardır. Bu amaca yönelik olarak, AĐHM, başvuranlar   itirazlarını sundukları sırada soruşturma dosyasındaki belgelere sahip olsalardı, Diyarbakır   Askeri Mahkemesi’nin dikkatini sanıklardan bazılarının askeri savcıya verdiği ve yukarıda   bahsedilen tutarsız bilgilerle beraber soruşturmadaki diğer eksikliklere çekebileceği ve   yaptıkları itirazın başarı ihtimalini artırabileceği görüşündedir (bkz., gerekli değişiklikler   yapıldıktan sonra, Epözdemir – Türkiye, 57039/00). Bu durumda, yukarıda sözü edilen   AĐHS’nin 2. Maddesi’nin ihlali önlenmiş olurdu. Öte yandan, başvuranlar belgelerin farkına,   yalnız, dava bildirildikten sonra Hükümet’in sunmasının ardından, AĐHM belgeleri   kendilerine gönderdiği zaman varabilmişlerdir.   AĐHM’ye göre, yetkili makamların başvuranları soruşturmaya dahil etmemeleri veya   soruşturma hakkında bilgi vermemeleri – bu konuda Hükümet’in sunduğu bir açıklama   bulunmamaktadır -, başvuranları meşru haklarını koruma altına alma fırsatından yoksun   bırakmıştır. Yetkili makamların bu tutumu, soruşturmanın kamu denetimine tabi olmasını da   engellemiştir.   Bu sonuç, AĐHM’nin, AĐHS’nin 2. Maddesi uyarınca, yetkili makamların   başvuranların yakınlarının ölümlerine ilişkin etkili bir soruşturma yürütmedikleri kararına   varması için yeterlidir. Soruşturmaya ilişkin geri kalan başarısızlıkları incelemek   gerekmemektedir.   Bu koşullarda, yukarıda vurgulandığı üzere, AĐHM, Đdari Yargılama Usulü   Kanunu’nun 13. Maddesi uyarıca başvuranlardan dava açmalarının istenmediği sonucuna   varmıştır. Kabuledilebilirliğine ilişkin başka bir engel bulunmadığını kaydederek, AĐHM,   başvurunun kabuledilebilir olduğu ve AĐHS’nin 2. Maddesi’nin usul yönünden ihlal edildiği   sonucuna varmıştır.   III. AĐHS’NĐN 3., 8. VE 13. MADDELERĐ ĐLE AĐHS’YE EK 1 NO’LU PROTOKOL’ÜN 1.   MADDESĐ’NĐN ĐHLAL EDĐLDĐĞĐ ĐDDĐASI   Başvuranlar, yakınlarının yüksek atış hızlı makineli tüfek ve el bombalarıyla   öldürüldükleri gerekçesiyle AĐHS’nin 3. Maddesi’nin ihlalinin mağdurları olduklarını   belirtmişlerdir. Başvuranlar ayrıca aynı Madde uyarınca, yakınlarının cesetlerinin ertesi   sabaha dek açık arazide bırakıldıklarından şikayetçi olmuşlardır.   Başvuranlar, AĐHS’nin 8. Maddesi ile AĐHS’ye Ek 1 No’lu Protokol’ün 1. Maddesi’ne   atıfta bulunarak, aile yaşam haklarına yasa dışı müdahalede bulunulduğunu ve iki yakınlarının   kazançlarından yoksun kaldıklarını belirtmişlerdir.   Son olarak başvuranlar, 13. Madde uyarınca, AĐHS uyarınca sahip oldukları haklarının   ihlaline ilişkin etkili başvuru yolu bulunmadığını savunmuşlardır.   Hükümet, güvenlik güçlerinin güneş doğana dek bekleme kararlarının, AĐHS’nin 3   Maddesi çerçevesinde kötü muamele olarak değerlendirilemeyeceği düşüncesindedir.   AĐHS’nin 8. Maddesi ile AĐHS’ye Ek 1 No’lu Protokol’ün 1. Maddesi kapsamındaki   şikayetlerle ilgili olarak, Hükümet, başvuranların yakınlarının ölümü ile başvuranların bu   hükümler kapsamındaki hakları arasında nedensellik ilişkisi bulunmadığı görüşündedir.     Son olarak, başvuranların AĐHS’nin 13. Maddesi uyarınca yaptıkları şikayetlere ilişkin   olarak, Hükümet, ulusal soruşturmanın, AĐHS’nin 13. Maddesi’nin koşullarını yerine   getirmek için yeterince uygun olduğunu ileri sürmüştür.   AĐHM, başvuranların bu Maddeler kapsamında yaptıkları şikayetlerin AĐHS’nin 2.   Maddesi çerçevesinde incelendiğini gözlemler. 2. Madde’nin ihlal edildiğinin tespit edildiği   göz önünde bulundurulduğunda, AĐHM, şikayetlerin kabuledilebilir olduğu fakat geri kalan   bu şikayetlerin esaslarına ilişki ayrı bir inceleme yapılmasının gerekmediği kanısındadır (bkz.,   gerekli değişiklikler yapıldıktan sonra, Makaratzis).   IV. AĐHS’NĐN 41. MADDESĐ’NĐN UYGULANMASI   AĐHS’nin 41. Maddesi’ne göre:   “Mahkeme işbu Sözleşme ve protokollerinin ihlal edildiğine karar verirse ve ilgili Yüksek Sözleşmeci   Tarafın iç hukuku bu ihlali ancak kısmen telafi edebiliyorsa, Mahkeme, gerektiği takdirde, hakkaniyete   uygun bir surette, zarar gören tarafın tatminine hükmeder.”   A. Maddi tazminat   1. Ölen Ahmet Anık’ın yakınlarının talepleri   Ölen köy korucusu Ahmet Anık’ın eşi ve (1987 ve 1998 yılları arasında doğmuş) altı   çocuğu, Ahmet Arık’ın ölümü nedeniyle kaybettiklerini iddia etikleri maddi destek için   toplam 201.934 Euro (EUR) talep etmişlerdir. Başvuranlar taleplerini desteklemek için,   Türkiye’de tazminat davalarında gelir kaybının hesaplanması konusunda uzman bir bilirkişi   tarafından hazırlanmış bir rapor sunmuşlardır. Rapor özellikle Ahmet Arık’ın öldüğündeki   yaşı ve aylık geliri, kanuni emeklilik yaşı ve maddi olarak sorumlu olduğu kişi sayısı gibi bir   takım parametreleri göz önünde bulundurmuştur.   Hükümet, AĐHM’nin yerleşik içtihadına göndermede bulunarak, başvuranların   meydana geldiğini iddia ettikleri zarar ile AĐHS’nin ihlali arasında nedensellik ilişkisi   bulunması gerektiğini ve bunun, uygun davalarda, gelir kaybıyla ilgili olarak tazminat da   içerebileceğini belirtmiştir. Öte yandan, Hükümet’e göre, bu davada açık bir nedensellik   bağlantısı bulunmamaktadır. Ayrıca başvuranlar, spekülatif cetvellerden başka, meydana   geldiği iddia edilen maddi zararı kanıtlamak için, fatura ve benzeri hiçbir kanıt   sunmamışlardır. Hükümet, AĐHM’yi, spekülatif hesaplamaları göz önünde bulundurmamaya,   dolayısıyla 41. Madde usulünün hiçbir delil içermeyen abartılı taleplerle istismar edilmesine   izin vermemeye davet etmiştir.   AĐHM, Hükümet ile aynı görüşte değildir. Ahmet Anık’ın Devlet görevlilerince   öldürülmesi ile ailesinin Ahmet Arık’ın kendilerine sağladığı maddi desteği kaybetmesi   arasında açık bir bağlantı bulunduğunu kaydeder. Bu bağlamda, AĐHM, Hükümet’in, ölen   kişinin yaşarken ailesine maddi destek sağladığını tartışmadığını kaydeder.   Ölen Ahmet Anık’ın aile durumu ve yaşı göz önünde bulundurulduğunda, benzer   davalarda tazminat ödenmesine karar verilmiştir (bkz., diğer hususlar meyanında, Akkum ve   Diğerleri – Türkiye, 21894/93, Çelikbilek – Türkiye, 27693/95 ve Koku – Türkiye, 27305/95).   AĐHM, tarafsızlık esasıyla hareket ederek, Ahmet Anık’ın dul eşi ile altı çocuğuna ortaklaşa   60.000 Euro ödenmesine karar vermiştir.     2. Abdulkerim Sanrı’nın yakınlarının talepleri   Ölen Abdulkerim Sanrı’nın anne ve babası, oğullarının öldürülmesi nedeniyle,   kendilerine sağladığı ve yukarıda sözü edilen bilirkişinin hesaplamalarına göre 69.353 EUR   tutarındaki maddi destekten yoksun kaldıklarını iddia etmişlerdir. Bu bağlamda AĐHM,   Abdulkerim Sanrı’nın babası, başvuran Osman Sanrı’nın vefat ettiğini kaydeder.   Hükümet, yukarıda belirtilenlere itirazına ek olarak, Abdulkerim Sanrı’nın öldüğünde   yaşında olduğunu ve ulusal mevzuata göre ailesine maddi destekte bulunma   yükümlülüğünün bulunmadığını belirtmiştir.   AĐHM, ölümünden önce Abdulkerim Sanrı’nın Devlet kurumunda çalıştığını ve   ailesiyle yaşadığını gözlemler. AĐHM, başvuranlar Ömer Sanrı ve Ramazan Sanrı olmak   üzere iki kardeşinin bulunmasına rağmen, Abdulkerim Sanrı’nın da ailesine bir ölçüde maddi   destek sağladığını görmezden gelemez. Abdulkerim Sanrı’nın öldürülmesi ile ailesinin   destekten mahrum kalması arasında bulunan doğrudan nedensellik ilişkisini göz önünde   tuttuğunda ve tarafsızlık esasıyla hareket ederek, AĐHM, Abdulkerim Sanrı’nın annesi   başvuran Fatım Sanrı’ya 16.500 EUR maddi tazminat ödenmesine karar vermiştir (bkz.   Kişmir – Türkiye, 27306/95 ve Akdeniz – Türkiye, 25164/94).   B. Manevi tazminat   Ölen Abdulkerim Sanrı’nın kardeşleri başvuranlar Ömer Sanrı ve Ramazan Sanrı   dışında tüm başvuranlar, yakınlarının öldürülmesi nedeniyle çektikleri acı ve ızdırap için   20.000’er EUR talep etmişlerdir. Acı ve ızdıraplarının, hem yetkili makamların soruşturma   esnasında sergiledikleri tutum hem de ölümlerin sorumlularının cezalandırılmamaları   nedeniyle katlandığını belirtmişlerdir.   Hükümet, başvuranların talep ettikleri toplam 200.000 EUR’nun haddinden fazla   olduğunu belirtmiştir. Hükümet’e göre, başvuranlar kayıplarını belgelemek için gerekli   kanıtlar sunmadıklarından, manevi tazminat ödenmemesi gerekmektedir; gerekiyorsa, ihlalin   tespit edilmesi, başvuranların uğradıklarını iddia ettikleri manevi zarar için yeterli tazmin   teşkil edecektir.   AĐHM, başvuranların iki yakın akrabasının askerlerce öldürülerek, AĐHS’nin 2.   Maddesi’nin ihlal edildiği sonucuna varmıştır. Ek olarak, yetkili makamların, AĐHS’nin 2.   Maddesi çerçevesindeki usule ilişkin yükümlülüklerin aksine, ölümlere ilişkin etkili bir   soruşturma yapmadığı kanısındadır. Başvuranların ciddi manevi zarara uğradıklarının ortada   olduğu, buna ilişkin ayrıntılı bir belgelemenin gerekli olmadığı sonucuna varmıştır.   Bu koşullarda, karşılaştırılabilir davaları göz önünde tutarak (bkz., diğer hususlar   meyanında, Erdoğan ve Diğerleri ve Tanış ve Diğerleri – Türkiye, 65899/01), AĐHM,   tarafsızlık esasıyla hareket ederek, ölen Ahmet Anık’ın kardeşi Mahmut Anık’a 5.500 EUR,   Ahmet Anık’ın karısı ve altı çocuğu olan başvuranlar Medina Anık, Meryem Anık, Susin   Anık, Ebubekir Anık, Ömer Anık, Cemal Anık ve Halim Anık’a ortaklaşa 40.000 EUR   manevi tazminat ödenmesine karar vermiştir. Ayrıca Abdulkerim Sanrı’nın annesi Fatım   Sanrı’ya 20.000 EUR manevi tazminat ödenmesine karar vermiştir.   B. Yargılama giderleri     Başvuranlar, avukatlarının ulusal soruşturma yetkililerine ve Strazburg’daki dava   esnasında sunduğu savunma masraflarıyla ilgili olarak 5.800 EUR talep etmişlerdir.   Başvuranlar ayrıca, AĐHM’nin adli yardım tarifesinde öngörülen, fotokopi, posta, telefon ve   faks giderleri olarak yapılan ancak faturalanamayan masrafları talep etmişlerdir. Yukarıda   belirtilen meblağlara ilişkin olarak, başvuranlar, avukatın davaya harcadığı toplam saati – 50   saat - gösteren bir belge sunmuşlardır.   Hükümet, ancak gerçekten meydana gelmiş masrafların geri ödenebileceğini ve bu   masrafların belgelenmiş olmaları gerektiğini belirtmiştir. Bu davada başvuranların avukatı,   meydana geldiği iddia edilen masraflara ilişkin fiş, fatura ve benzeri bir belge sunmamıştır.   AĐHM, elindeki belgeler ışığında, başvuranlara tüm başlıklar altındaki giderleri   kapsayarak toplam 5.000 EUR ödenmesine karar vermiştir.   D. Gecikme Faizi   AĐHM, gecikme faizi olarak, Avrupa Merkez Bankası’nın kısa vadeli kredilere   uyguladığı marjinal faiz oranına üç puan eklemek suretiyle elde edilecek oranın uygun   olduğuna karar vermiştir.   BU NEDENLERDEN ÖTÜRÜ AĐHM OYBĐRLĐĞĐYLE   1. Başvurunun kabuledilebilir olduğuna;   2. Ahmet Anık ve Abdulkerim Sanrı’nın askerlerce öldürülmeleri nedeniyle, AĐHS’nin 2.   Maddesi’nin esastan ihlal edildiğine;   3. Sorumlu Devlet’in yetkili makamlarının, Ahmet Anık ve Abdulkerim Sanrı’nın   öldürülmelerinin ayrıntılarına ilişkin etkili bir soruşturma yapmamaları nedeniyle,   AĐHS’nin 2. Maddesi’nin usul yönünden ihlal edildiğine;   4. Başvuranların diğer şikayetlerinin ayrı olarak incelenmelerine gerek olmadığına;   5. (a) Sorumlu Devlet’in, aşağıdaki meblağları, AĐHS’nin 44 § 2. Maddesi’ne göre nihai   kararın verildiği tarihten itibaren üç ay içinde, ödeme tarihinde geçerli olan kur üzerinden   Yeni Türk Lirası’na çevirerek, ödemesine:   (i)   Ahmet Anık’ın kardeşi başvuran Mahmut Anık’a 5.500 EUR (beş bin beş yüz   Euro) manevi tazminat;   (ii)   Ahmet Anık’ın eşi ve altı çocuğu olan başvuranlar Medina Anık, Meryem   Anık, Susin Anık, Ebubekir Anık, Ömer Anık, Cemal Anık, Halim Anık’a,   ortaklaşa, 60.000 EUR (altmış bin Euro) maddi tazminat, 40.000 EUR (kırk bin   Euro) manevi tazminat;   (iii) Abdulkerim Sanrı’nın annesi başvuran Fatım Sanrı’ya 16.500 EUR (on altı bin   beş yüz Euro) maddi tazminat, 20.000 EUR (yirmi bin Euro) manevi tazminat   ödenmesine;   (iv)   (v)   yargılama giderleri için başvuranlara ortaklaşa 5.000 EUR (beş bin Euro);   yukarıdaki meblağlara uygulanabilecek tüm vergiler;     (b) yukarıda belirtilen üç aylık sürenin sona ermesinden, ödeme gününe kadar geçen süre   için, yukarıdaki miktarlara Avrupa Merkez Bankası’nın o dönem için geçerli faizinin üç   puan fazlasına eşit oranda basit faiz uygulanmasına karar vermiştir.   6. Başvuranların adil tazmin taleplerinin geri kalanını reddetmiştir.   Đşbu karar, Đngilizce olarak hazırlanmış ve Mahkeme Đç Tüzüğü’nün 77. Maddesi’nin 2. ve   3. fıkraları uyarınca 05.06.2007 tarihinde yazılı olarak tebliğ edilmiştir.   S. DOLLÉ   F. TULKENS   Zabıt Katibi   Başkan   17

© Rada Europy / Europejski Trybunał Praw Człowieka, źródło: HUDOC (hudoc.echr.coe.int), pozyskano 13.07.2026. · Źródło