64116/00

WyrokETPCz2008-02-21ECLI:CE:ECHR:2008:0221JUD006411600

Analiza orzeczenia

Sekcja wygenerowana przez AI na podstawie treści orzeczenia — nie stanowi cytatu.

Zagadnienie prawne
1. Czy brak doręczenia opinii Prokuratora Generalnego Sądu Kasacyjnego naruszył prawo do rzetelnego procesu z art. 6 ust. 1 Konwencji? 2. Czy skazanie polityka za mowę, która nie nawoływała wprost do przemocy, ale była dwuznaczna i krytyczna wobec władz w kontekście konfliktu, stanowiło proporcjonalną ingerencję w wolność wyrażania opinii z art. 10 Konwencji?
Ratio decidendi
W odniesieniu do art. 6 ust. 1 Konwencji, Trybunał potwierdził swoje ugruntowane orzecznictwo, zgodnie z którym brak doręczenia skarżącemu opinii Prokuratora Generalnego Sądu Kasacyjnego narusza zasadę równości broni i prawo do rzetelnego procesu, ponieważ uniemożliwia skarżącemu skuteczną obronę. W kwestii art. 10 Konwencji, Trybunał uznał, że ingerencja w wolność wypowiedzi skarżącego była przewidziana prawem i służyła uzasadnionemu celowi ochrony integralności terytorialnej, a władze krajowe miały uzasadnione powody do interwencji. Jednakże, Trybunał stwierdził, że nałożona kara pozbawienia wolności (nawet jeśli jej wykonanie zostało zawieszone) była nieproporcjonalna do zamierzonego celu, ponieważ prowadziła do autocenzury i znacząco ograniczała zdolność skarżącego do udziału w debacie publicznej, co sprawiło, że ingerencja nie była "konieczna w społeczeństwie demokratycznym".
Stan faktyczny
Skarżący, Mehmet Mustafa Yalçıner, turecki polityk i członek zarządu Partii Pracy, wygłosił przemówienie we wrześniu 1993 roku. Władze tureckie uznały to przemówienie za propagandę przeciwko integralności terytorialnej państwa i podżeganie do nienawiści, oskarżając go na podstawie art. 8/1 ustawy nr 3713 i art. 312 tureckiego kodeksu karnego. Skarżący został skazany na karę pozbawienia wolności i grzywnę, a wyrok ten został utrzymany w mocy przez Sąd Kasacyjny, choć wykonanie kary zostało później zawieszone.
Rozstrzygnięcie
Stwierdza naruszenie art. 6 ust. 1 Konwencji (brak doręczenia opinii Prokuratora Generalnego). Stwierdza naruszenie art. 10 Konwencji. Uznaje, że stwierdzenie naruszenia art. 6 stanowi wystarczające zadośćuczynienie za szkodę niemajątkową. Zasądza 2 000 EUR tytułem zadośćuczynienia za szkodę niemajątkową w związku z naruszeniem art. 10. Oddala pozostałe roszczenia o słuszne zadośćuczynienie.

Pełny tekst orzeczenia

CONSEIL DE   L'EUROPE   AVRUPA   KONSEYĠ   AVRUPA İNSAN HAKLARI MAHKEMESİ   ÜÇÜNCÜ DAİRE   YALÇINER - TÜRKİYE DAVASI   (Başvuru no: 64116/00)   KARARIN ÖZET ÇEVİRİSİ   STRAZBURG   ġubat 2008   İşbu karar Sözleşme’nin 44 § 2. maddesinde belirtilen koşullar çerçevesinde kesinleşecek   olup şekli bazı düzeltmelere tabi tutulabilir.   ____________________________________________________________________________________________   © T.C. DıĢiĢleri Bakanlığı, 2008. Bu gayriresmi çeviri, Dışişleri Bakanlığı, Avrupa Konseyi ve İnsan Hakları   Genel Müdür Yardımcılığı (AKGY) tarafından yapılmış olup, Mahkeme’yi bağlamamaktadır. Bu çeviri, davanın   adının tam olarak belirtilmiş olması ve yukarıdaki telif hakkı bilgisiyle beraber olması koşulu ile Dışişleri   Bakanlığı, AKGY’na atıfta bulunmak suretiyle ticari olmayan amaçlarla alıntılanabilir.   USUL   Türkiye Cumhuriyeti aleyhine açılan 64116/00 numaralı başvurunun nedeni T.C. vatandaşı   Mehmet Mustafa Yalçıner’in (başvuran) Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne (AİHM) 27   Ekim 2000 tarihinde Temel İnsan Hakları ve Özgürlüklerini güvence altına alan Avrupa İnsan   Hakları Sözleşmesi’nin (AİHS) 34. maddesi uyarınca yapmış olduğu başvurudur.   Başvuran Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) önünde İstanbul barosu avukatlarından   K. T. Sürek tarafından temsil edilmektedir.   OLAYLAR   I. DAVANIN KOġULLARI   Başvuran 1950 doğumlu olup İstanbul’da ikamet etmektedir.   Emeğin Partisi yönetim kurulu üyesi olan başvuran 15 ve 16 Eylül 1993 tarihinde   Halkevlerinin Ankara’da düzenlediği bir toplantı sırasında bir konuşma yapmıştır.   İddianamede başvuranın yapmış olduğu konuşmadan bölümlere yer verilmiştir.   Başvuran 27 Eylül 1996 tarihinde Cumhuriyet Savcısına vermiş olduğu ifadede sözkonusu   toplantıda yaptığı konuşmanın içeriğini hatırlamadığını belirterek sözkonusu metindeki   ifadeleri söylediğini reddetmiştir. Başvuran konuşmasında özellikle «gerilla» ve «Kürdistan»   kelimelerini hiçbir surette telaffuz etmediğini ileri sürmüştür.   Ankara Devlet Güvenlik Mahkemesi (DGM) Cumhuriyet Savcısı 23 Ekim 1996 tarihli bir   iddianame ile 3713 sayılı Kanun’un 8/1 maddesinde öngörülen suç kapsamında başvuranı   Devletin toprak bütünlüğüne ve Türk ulusunun bölünmez birliğine karşı propaganda yapma   suçu ile itham etmiştir.   DGM önünde başvuran bahse konu konuşmayı yaptığını inkâr etmemiş fakat hakkında   yapılan suçlamaları kabul etmemiştir.   Aralarında askeri bir hakimin de yer aldığı DGM, 27 Temmuz 1998 tarihli bir karar ile   başvuranı hakkında yapılan ithamlardan suçlu bulmuş ve TCK’nın 312. maddesi uyarınca bir   yıl bir ay hapis ve para cezasına çarptırmıştır. DGM kararını iddianamede yeralan konuşma   metnine dayandırmıştır.   Belirtilmeyen bir tarihte başvuran temyize gitmiş ve bilhassa açık duruşma yapılmasını talep   etmiştir.   Yargıtay 19 Nisan 1999 tarihinde duruşma yapılması talebini reddetmiş, suç unsurunu   oluşturan konuşma kaydında bilirkişi incelemesinin yapılması gerektiği gerekçesiyle kararı   bozmuştur.   Haziran 1999 tarihli ve 4390 sayılı Kanun ile yapısı değişen Devlet Güvenlik Mahkemesi   Aralık 1999 tarihinde bu defa sivil hakimlerden oluşan haliyle toplanmış ve Yargıtay   tarafından belirtilen hususlara uygun olarak davayı yeniden ele almış ve başvuranı halkı sınıf,   ırk, din mezhep veya bölge farklılığı gözeterek kin ve düşmanlığa tahrik etme suçundan suçlu   bularak önceki kararında olduğu gibi bir yıl bir ay hapis ve üç bin TL. para cezasına   çarptırmıştır.   Başvuran temyize gitmiş, temyiz gerekçelerinde AİHS’nin hükümlerine yer vermiştir.   Dosyadaki bilgilerden Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı’nın görüşünün başvurana tebliğ   etmediği sonucu çıkmamaktadır.   Yargıtay 1 Mayıs 2000 tarihinde ilk derece mahkemesinin kararını onamıştır.   Başvuran kararın kesinleşmesinden sonra kaçak yaşamaya başlamıştır.   DGM 16 Ocak 2001 tarihli bir kararla 4454 sayılı Kanun hükümlerine uygun olarak başvuran   hakkında verilen cezanın infazının ertelenmesine karar vermiştir.   HUKUK   I. AĠHS’NĠN 6. MADDESĠ’NĠN ĠHLAL EDĠLDĠĞĠ ĠDDĠASI HAKKINDA   Başvuran kendisini yargılayan Devlet Güvenlik Mahkemesi’nin bünyesinde askeri bir hakimi   bulundurması ve bazı sivil hakimlerin yürütme erkine bağlı bir merci tarafından atanmış   olmaları   nedeniyle bu mahkemenin bağımsız ve tarafsız bir mahkeme olarak   nitelendirilemeyeceğini iddia etmektedir. Başvuran bir yanda Yargıtay Cumhuriyet   Başsavcısı’nın görüşünün tebliğ edilmemesi, diğer yanda açık duruşma yapılması talebinin   reddedilmesi doğrultusunda silahların eşitliği ilkesinin ihlal edildiğini öne sürmektedir.   Başvuran ayrıca Yargıtay’ın kararının gerekçelendirilmemiş olmasından şikayetçi olmakta ve   son olarak yargılamanın uzunluğunun makul süre ilkesi ile bağdaşmadığını ileri sürmektedir.   Başvuran bu bağlamda AİHS’nin 6. maddesine atıfta bulunmaktadır.   A. Kabuledilebilirliğe dair   1. Yargılamanın adilliği   AİHM yerleşik içtihadından çıkan kriterleri ışığında ve mahkemeye sunulan delillerin   tamamını göz önüne alarak, başsavcının görüşlerinin tebliğ edilmemiş olması ve Yargıtay   önünde açık duruşma yapılmamış olması nedenleriyle başvuranın yargılamanın adilliğine   ilişkin şikayetlerinin esastan incelenmesi gerektiğine itibar etmektedir. AİHM hiçbir   kabuledilemezlik gerekçesi tespit etmemiştir.   Yargıtay’ın kararının gerekçelendirilmediği şikayeti konusunda AİHM, Yargıtay’ın kendisine   sunulan unsurları inceledikten sonra, ilk derece mahkemesinin hakimlerinin esas aldığı   gerekçeleri dikkate alarak ve dosyanın içeriğine göre temyiz edilen kararı onadığını tespit   eder. Yerleşik içtihadını dikkate alan AİHM, başvurunun bu kısmının dayanaktan yoksun   bulunması nedeniyle AİHS’nin 35. maddesinin 3. ve 4. paragraflarına uygun olarak   reddedilmesi gerektiği sonucuna varmaktadır (Bkz. diğerlerinin arasında, İbrahim Aksoy-   Türkiye kararı no: 28635/95, 30171/96 ve 34535/97, 7 Aralık 1999, Van de Hurk-Hollanda   kararı, 19 Nisan 1994).   2. Devlet Güvenlik Mahkemesi’nin bağımsızlığı ve tarafsızlığı   AİHM, Devlet Güvenlik Mahkemesi’nin bünyesindeki sivil hakimlerin sahip oldukları   anayasal ve yasal güvenceleri dikkate alarak ve bu doğrultudaki yerleşik içtihadı ışığında   (Bkz. özellikle İrmek-Türkiye kararı, 57175/00, 23 Haziran 2005) başvurunun bu kısmının   temelden yoksun olması nedeniyle AİHS’nin 35. maddesinin 3. ve 4. paragraflarına uygun   olarak reddedilmesi gerektiği kanısındadır.   AİHM, Devlet Güvenlik Mahkemesi bünyesinde bulunan askeri hakimin varlığı ile ilgili   olarak anayasal değişikliğin ardından 1999 Haziran ayında askeri hakimin yerini sivil hakime   bıraktığını not etmektedir. Nihai hüküm kararı, olayın verisel ve hukuki bütün unsurlarını   inceleyen üç sivil hakimden oluşan heyet tarafından verilmiştir (Bkz. aynı anlamda Yaşar-   Türkiye kararı, no: 46412/99, 31 Mart 2005 ve Yılmaz-Türkiye kararı, no: 62230/00, 20 Eylül   2005).   Bu koşullar çerçevesinde, yargılamanın bütünü ve başvuranın şikayetini destekleyici herhangi   bir argümanı sunmadığı dikkate alındığında, AİHM askeri hakimlerin değişmesinin başvuranı   mahkum eden mahkemenin bağımsızlığı ve tarafsızlığı hakkındaki şüpheleri giderdiğine   kanaat getirmektedir.   Başvurunun bu kısmının dayanaktan yoksun bulunması nedeniyle AİHS’nin 35. maddesinin   3. ve 4. maddelerine uygun olarak reddedilmesi gerekmektedir.   3. Yargılamanın uzunluğu   AİHM, suç unsurunu oluşturan konuşmanın 25 Eylül 1993 yılında yapıldığını ama savcının   ön soruşturmayı 11 Haziran 1996 tarihinde açtığını ve başvuranın ifadesini 27 Eylül 1996   tarihinde aldığını not etmektedir. Yargılama süreci Yargıtay’ın başvuranın mahkumiyet   kararını onadığı 1 Mayıs 2000 tarihinde sona ermiştir. Yargılama yaklaşık 3 yıl 7 ay 4 gün   sürmüştür.   AİHM, sadece devletin sorumlu olduğu gecikmelerin “makul süre” şartının aşıldığının   tespitine yol açabilir (Bkz. özellikle Gergouil-Fransa kararı no: 40111/98, 21 Mart 2000 ve   Papachelas-Yunanistan kararı no: 31423/96). AİHM mevcut başvuruda adli mercilerin   tutumunun eleştirilecek bir yönü olmadığını hatırlatır. Bahse konu süre dahilinde, Devlet   Güvenlik Mahkemesi ve Yargıtay (başvuran tarafından yapılan temyiz başvuruları   çerçevesinde dava sürecine dahil olmuştur) ikişer kere karar vermişlerdir. Yargı erkinin   etkisiz olduğu çıkarımında bulunulacak herhangi bir dönem mevcut değildir. Yaklaşık yılda   bir karar ritminde karar vermişlerdir.   Bu nedenle, mahkemeye sunulan delillerin bütünü ve genel bir değerlendirmeyi gerektiren   davanın özel koşullarında, AİHM sözkonusu sürecin aşırı olmadığına ve 6/1 maddesinde yer   alan «makul süre» koşulunun yerine getirildiği sonucuna varmaktadır.   Başvurunun bu kısmının dayanaktan yoksun bulunması nedeniyle AİHS’nin 35. maddesinin   3. ve 4. maddelerine uygun olarak reddedilmesi gerekmektedir.   B. Esas hakkında   AİHM daha önce de bu başvurudakine benzer bir sorun hakkında görüş bildirme fırsatını   bulduğunu ve başsavcının görüşünün tebliğ edilmemesi ile AİHS’nin 6/1 maddesinin ihlal   edildiği sonucuna vardığını anımsatır (Bkz. Göç-Türkiye kararı, no: 36590/97, Abdullah   Aydın-Türkiye kararı no: 63739/00, 10 Kasım 2005).   AİHM mevcut başvuruyu incelemiş ve Hükümetin Mahkemenin bu davada farklı bir sonuca   ulaşmasını sağlayacak ikna edici hiçbir tespit ve delil sunmadığını tespit etmiştir.   AİHM bu nedenle AİHS’nin 6/1 maddesinin ihlal edildiği sonucuna varmaktadır.   Yukarıda yer alan gerekçeyle başvuranın hakkaniyete uygun şekilde yargılanma hakkının   ihlal edildiği neticesine vardığını göz önünde bulunduran AİHM, başvuranın açık duruşma   yapılmamasının yargılamanın adilliğine halel getirdiği iddiasını ayrıca incelemeyi gerekli   görmemektedir.   II. AĠHS’NĠN 10. MADDESĠ’NĠN ĠHLAL EDĠLDĠĞĠ ĠDDĠASI HAKKINDA   Başvuran cezai mahkumiyetinin ifade ve dernek kurma özgürlüğüne yönelik bir ihlal   oluşturduğundan yakınmakta, bu bağlamda AİHS’nin 10. ve 11. maddelerine atıfta   bulunmaktadır. AİHM, TCK’nın 312. maddesinin uygulanması nedeniyle başvuranın   partisinden ihraç edilmesinin mahkumiyet kararının doğrudan ve otomatik bir sonucu   olduğunu not eder. Başvuranın bu şikayeti ile AİHS’nin 10. maddesi arasında bir irtibat   bulunduğuna itibar eden AİHM, bu şikayetlerin 10. madde çerçevesinde incelenmesi   gerektiğini ifade etmektedir.   A. Kabuledilebilirlik hakkında   AİHS’nin 35. maddesinin 3. paragrafı çerçevesinde başvuruların dayanaktan yoksun   olmadığını kaydeden AİHM, ayrıca başka açılardan bakıldığında da kabuledilemezlik unsuru   bulunmadığını tespit eder. Bu nedenle başvurular kabuledilebilir niteliktedir.   B. Esasa dair   AİHM, dava konusu mahkumiyet kararının, AİHS’nin 10/1 maddesinin güvence altına aldığı   başvuranın ifade özgürlüğü hakkına müdahale oluşturmasının taraflar arasında ihtilaf konusu   olmadığını kaydeder. Üstelik müdahalenin kanun tarafından öngörüldüğüne ve 10/2 maddesi   bakımından toprak bütünlüğünün korunması gibi yasal amaç güttüğüne itiraz edilmemektedir   (Bkz. Yağmurdereli no: 29590/96, 4 Haziran 2002). AİHM, bu değerlendirmeye   katılmaktadır. Buna karşın, bu müdahalenin “demokratik bir toplumda gerekli olup olmadığı”   konusunda uyuşmazlık bulunmaktadır.   Hükümet suç unsurunu oluşturan konuşmanın, sözkonusu konuşmada başvuran güvenlik   güçlerinin terörist eylemlere karşı yürüttüğü mücadeleyi «kirli savaş», yasadışı örgütün   teröristlerini «özgürlük savaşçıları» ve örgütün başında bulunan kişiyi «vatansever» olarak   göstermeye çalışarak, Devletin hâkimiyeti altında bulunan topraklardan bir kısmını Devlet   idaresinden ayrılmasını desteklediği ve halkı kine ve düşmanlığa teşvik ettiğinden ifade   özgürlüğü kapsamında değerlendirilemeyeceği görüşündedir.   Hükümet bu bağlamda olayların meydana geldiği esnada hüküm süren duruma ve Türkiye’nin   yaklaşık olarak 1985 yılından bu yana karşı karşıya bulunduğu terör sorununa AİHM’nin   dikkatini çekmektedir.   AİHM’nin yerleşik içtihadına atıfta bulunan Hükümet başvuranın ifade özgürlüğüne yönelik   yapılan müdahalenin AİHS’nin 10. maddesi uyarınca meşru olduğu sonucuna varmaktadır.   Başvuran Hükümetin iddialarına karşı çıkmakta ve müdahalenin demokratik bir toplumda   gereklilik arz etmediğini savunmaktadır.   AİHM, AİHS’nin 10/2 maddesinin siyasi konularda veya kamu menfaatlerine yönelik   sorunlar alanında ifade özgürlüğünün kısıtlanmasına cevaz vermediğini hatırlatır (Bkz.   Wingrove-Birleşik Krallık kararı 25 Kasım 1996). Hükümete yönelik eleştiri sözkonusu   olduğunda, kabul edilebilir eleştiri sınırı sade vatandaşa ve hatta bir politikacıya yönelik kabul   edilebilecek eleştiri sınırından daha geniştir. (Bkz. Incal-Türkiye kararı, 9 Haziran 1998). Son   olarak ihtilaf konusu görüşler bir kişiye, Devletin bir görevlisine veya halkın bir bölümüne   karşı şiddet kullanımını teşvik ettiğinde, ulusal yetkililer ifade özgürlüğüne karşı bir   müdahalenin gerekli olup olmadığı hususunu incelerken daha geniş bir takdir yetkisinden   yararlanmaktadırlar (Bkz. Sürek-Türkiye kararı (no1), no: 26682/95).   AİHM ayrıca kin içerikli, şiddeti öven veya teşvik eden konuşmaların hoşgörü anlayışı ile   temel hukuki değerlerle ve AİHS’nin önsözünde dile getirilen barış kavramı ile   bağdaşmasının mümkün olamayacağını hatırlatmak durumundadır (Bkz. Gündüz-Türkiye   kararı no: 59745/00).   Başvuran olayların meydana geldiği dönemde siyasi bir partinin yöneticilerinden biriydi.   Bahse konu konuşmasında, ayrılıkçı silahlı hareketin düzenli olarak şiddet eylemlerine   başvurduğu bir bölgede Hükümetin aldığı tedbirleri eleştirmekteydi. . Başvuran bu   konuşmasında yetkililerin Türkiye’nin güneydoğusundaki eylemlerini kınamakta ve özgürlük   savaşçılarını bombalar altında ölürken seyretmeye hazırlanmakla suçlamaktaydı. Ayrıca, Türk   vatandaşlarını bu şekilde tanımladığı durum karşısındaki pasiflikleri nedeniyle eleştirmekte   ve bu çerçevede «Kürtler öldürülürken Türkler parmaklarını kımıldatmadan duruyorsa, yarın   olacağı söyleyim size, Türkler öldürülürken Kürtler bişey yapamaz halde olacaklardır» gibi   kışkırtıcı ifadeler kullanmaktadır.   AİHM, başvuranın konuşmasında yetkililer tarafından alınacak tedbirler karşısında   başvurulacak yönteme ilişkin kullandığı ifadelerde bilinçli bir muğlâklık olduğunu not   etmektedir. Bir yandan siyasi eylem çağrısı yaparken diğer yandan Türkiye’nin   güneydoğusundaki Türk ordusunu «işgalci» olarak tanımlayarak silahlı mücadeleyi bir ölçüde   takdir etmektedir. Sonuç olarak, eylem yöntemi olarak açıkça şiddet ve güç kullanımı   çağrısında bulunmamışsa da şiddete başvurmaya karşı olduğunu açıkça belirtmemiştir.   Bu koşullarda bir siyasetçi tarafından yapılan konuşmanın ülkede sivil barışı tehlikeye   sokabileceği cihetle, AİHM, başvuranın mahkumiyetinin, devletlerin ifade özgürlüğü   konusundaki sınırlı takdir hakkı çerçevesinde bile gayet makul olarak “ciddi bir sosyal   ihtiyaca” cevap verdiğini kabul edilebilir. Yetkililerin başvuranın mahkumiyetine ilişkin   gerekçeleri «ilgili ve yeterlidir».   AİHM, müdahalenin orantılılığını ölçebilmek için verilen cezanın niteliğinin ve ağırlığının da   dikkate alınması gerektiğini belirtir. AİHM bu bağlamda başvuranın olayların meydana   geldiği dönemde ilk derece mahkemesi tarafından bir yıl bir ay hapis cezası ve bir Euro’ya   karşılık gelen para cezasına çarptırıldığını not etmektedir. Başvuranın bu cezası infaz   edilmemişse de, ilk dönemlerde hapse girmemek için kaçak yaşamak zorunda kalmıştır.   İkinci aşamada yasaya uygun olarak başvuranın cezasının infazı ertelenmişse de sözkonusu   süre içinde hareketlerine otosansür yapma zorunluluğu, kamusal tartışmada varlığı   reddedilemez şekilde yeri olan, kamuya açık bir eleştiri yapma yeteneğini büyük ölçüde   sınırlamıştır (Bkz. Güzel-Türkiye kararı (no3) no: 6586/05, 24 Temmuz 2007, Erdoğdu-   Türkiye kararı no: 25723/94).   Yukarıda söz edilen gerekçe ışığında, sözkonusu mahkumiyet kararı öngörülen amaçlarla   «orantılı» olarak nitelendirilememektedir. Başvuranın ifade özgürlüğüne karşı yapılan   müdahale bütün olarak ele alındığında «demokratik bir toplumda gereklilik» arz   etmemektedir. Bu nedenle AİHM, AİHS’nin 10. maddesinin ihlal edildiği sonucuna   varmaktadır.   III. AĠHS’NĠN 41. MADDESĠ’NĠN UYGULANMASINA ĠLĠġKĠN   AİHS’nin 41. maddesine göre “Mahkeme işbu Sözleşme ve Protokollerinin ihlal edildiğine   karar verirse ve ilgili Yüksek Sözleşmeci Tarafın iç hukuku bu ihlali ancak kısmen telafi   edebiliyorsa, AİHM, gerektiği takdirde, hakkaniyete uygun surette, zarar gören tarafın adil   tatminine hükmeder.”   A. Tazminat   Başvuran maruz kaldığı manevi zarar için 5.000 Euro talep etmektedir.   Hükümet bu miktara karşı çıkmaktadır.   AİHM, AİHS’nin 10. maddesinin ihlal edilmesine ilişkin manevi zarar ile ilgili olarak   başvuranın olayların mezkur koşulları nedeniyle bazı sıkıntılar yaşadığına itibar etmektedir.   AİHS’nin 41. maddesine uygun olarak AİHM başvurana manevi tazminat olarak 2.000 Euro   ödenmesini kararlaştırmıştır. 6. maddenin ihlal edilmesi sonucu uğranılan manevi zarar   konusunda AİHM, ihlal tespitinin adil tatmin bakımından yeterli olacağına kanaat   getirmektedir.   B. Yargılama masraf ve giderleri   Başvuran iç hukukta ve AİHM nezdinde yapmış olduğu yargı giderleri için 3.000 Euro talep   etmektedir.   Hükümet bu miktara karşı çıkmaktadır.   AİHM’nin yerleşik içtihadına göre bir başvuran gerçekliğini, gerekliğini kanıtladığı makul   miktarlardaki yargı giderlerini elde edebilir. Bu başvuruda AİHM, başvuranın yargılama   giderlerine dair kanıtlayıcı belgeleri sunmadığını gözlemlemekte ve bu başlık altında bir   ödeme yapılmasını gerekli görmemektedir. Dolayısıyla bu talep reddedilmektedir.   C. Gecikme Faizi   AİHM, Avrupa Merkez Bankası’nın marjinal kredi kolaylıklarına uyguladığı faiz oranına üç   puanlık bir artışın ekleneceğini belirtmektedir.   BU GEREKÇELERE DAYALI OLARAK, MAHKEME, OYBĠRLĠĞĠYLE,   1. Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısının görüşünün tebliğ edilmemesine, açık duruşma   yapılmamasına ve başvuranın ifade özgürlüğünün ihlal edildiğine dair şikayetlerin   kabuledilebilir olduğuna;   2. Başvurunun geri kalanının kabuledilemez olduğuna;   3. Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısının görüşünün tebliğ edilmemesi nedeniyle AİHS’nin 6/1   maddesinin ihlal edildiğine ve Yargıtay önünde halka açık duruşma yapılmaması hakkındaki   şikâyetin incelenmesine gerek olmadığına;   4. AİHS’nin 10. maddesinin ihlal edildiğine;   5. AİHS’nin 6. maddesinin ihlalinin tespitinin kendi başına uğranılan manevi zarar açısından   adil bir tatmini oluşturduğuna;   a) AİHS’nin 44 / 2. maddesi gereğince kararın kesinleştiği tarihten itibaren üç ay içinde,   miktara yansıtılabilecek her türlü vergi ve masraflarla birlikte, ödeme tarihindeki döviz kuru   üzerinden Y.T.L.’ye çevrilmek üzere Savunmacı Hükümetin başvurana uğradığı manevi zarar   için 2.000 (iki bin) Euro tazminat ödemesine;   b) sözkonusu sürenin bittiği tarihten itibaren ödemenin yapıldığı tarihe kadar Hükümet   tarafından, Avrupa Merkez Bankası’nın o dönem için geçerli olan faiz oranının üç puan   fazlasına eşit oranda faiz uygulanmasına;   7. Adil tatmine ilişkin diğer taleplerin reddine;   KARAR VERMĠġTĠR.   İşbu karar Fransızca olarak hazırlanmış ve AİHM’nin iç tüzüğünün 77. maddesinin 2. ve 3.   paragraflarına uygun olarak 21 Şubat 2008 tarihinde yazılı olarak bildirilmiştir.   8

© Rada Europy / Europejski Trybunał Praw Człowieka, źródło: HUDOC (hudoc.echr.coe.int), pozyskano 13.07.2026. · Źródło