64119/00;76292/01
WyrokETPCz2008-11-13ECLI:CE:ECHR:2008:1113JUD006411900
Analiza orzeczenia
Sekcja wygenerowana przez AI na podstawie treści orzeczenia — nie stanowi cytatu.
Zagadnienie prawne
Czy sankcje dyscyplinarne i karne, w tym zwolnienie z zawodu, nałożone na prokuratora za złożenie skargi i aktu oskarżenia przeciwko liderom wojskowego zamachu stanu z 1980 r., stanowiły nieproporcjonalną ingerencję w jego prawo do wolności wyrażania opinii, naruszając art. 10 Konwencji? Czy brak skutecznego środka odwoławczego od decyzji Wysokiej Rady Sędziów i Prokuratorów naruszył art. 13 w związku z art. 10 Konwencji?Ratio decidendi
Trybunał uznał, że ingerencja w wolność wyrażania opinii skarżącego była przewidziana prawem i służyła uzasadnionym celom, takim jak ochrona autorytetu i bezstronności sądownictwa oraz reputacji innych. Jednakże, Trybunał stwierdził, że skazanie za znieważenie sił zbrojnych (art. 159 TCK) oraz wynikające z niego zwolnienie z zawodu były nieproporcjonalne. Trybunał podkreślił, że wypowiedzi skarżącego dotyczyły kwestii interesu publicznego (zamach stanu z 1980 r.) i nie stanowiły zniewagi, a raczej ostrą krytykę. Trybunał uznał, że zwiększona ochrona prawna dla instytucji takich jak armia, w kontekście wolności słowa, nie jest uzasadniona. W odniesieniu do art. 13, Trybunał stwierdził, że brak sądowej kontroli nad decyzjami Wysokiej Rady Sędziów i Prokuratorów, zwłaszcza w kontekście poważnych konsekwencji dla kariery skarżącego, pozbawił go skutecznego środka odwoławczego.Stan faktyczny
Skarżący, Sacit Kayasu, prokurator w Turcji, złożył w 1999 r. skargę jako obywatel, a następnie w 2000 r. akt oskarżenia jako prokurator, przeciwko liderom wojskowego zamachu stanu z 1980 r., zarzucając im naruszenie tureckiego kodeksu karnego. Jego działania, które nagłośnił w mediach, doprowadziły do wszczęcia przeciwko niemu postępowania dyscyplinarnego i karnego. Został ukarany naganą, skazany za nadużycie władzy i znieważenie sił zbrojnych, a ostatecznie zwolniony z zawodu prokuratora i pozbawiony możliwości wykonywania zawodu adwokata.Rozstrzygnięcie
Trybunał jednogłośnie:
1. Postanowił połączyć skargi.
2. Uznał skargi za dopuszczalne.
3. Stwierdził naruszenie art. 10 Konwencji.
4. Stwierdził naruszenie art. 13 Konwencji w związku z art. 10.
5. Zasądził na rzecz skarżącego 40 000 EUR tytułem zadośćuczynienia za wszystkie szkody oraz 1 000 EUR tytułem kosztów i wydatków.
6. Odrzucił pozostałe żądania dotyczące słusznego zadośćuczynienia.Pełny tekst orzeczenia
CONSEIL
AVRUPA
DE L’EUROPE
KONSEYĐ
AVRUPA ĐNSAN HAKLARI MAHKEMESĐ
ĐKĐNCĐ DAĐRE
KAYASU -TÜRKĐYE DAVASI
(Baꢀvuru no: 64119/00 ve 76292//01)
KARARIN ÖZET ÇEVĐRĐSĐ
STRAZBURG Kasım 2008
Đꢀbu karar AĐHS’nin 44/2 maddesinde belirtilen koꢀullar çerçevesinde kesinleꢀecektir. ꢁekli
düzeltmelere tabi olabilir.
______________________________________________________________________________________
© T.C. Dışişleri Bakanlığı, 2008. Bu gayrıresmi özet çeviri Dışişleri Bakanlığı Avrupa Konseyi ve İnsan
Hakları Genel Müdür Yardımcılığı tarafından yapılmış olup, Mahkeme’yi bağlamamaktadır. Bu çeviri,
davanın adının tam olarak belirtilmiş olması ve yukarıdaki telif hakkı bilgisiyle beraber olması koşulu ile
Dışişleri Bakanlığı Avrupa Konseyi ve İnsan Hakları Genel Müdür Yardımcılığı’na atıfta bulunmak
suretiyle ticari olmayan amaçlarla alıntılanabilir.
USUL
Türkiye Cumhuriyeti Devleti aleyhine açılan (64119/00 ve 76292/01) no’lu davanın nedeni
T.C. vatandaꢀı Sacit Kayasu’yun (baꢀvuran), Avrupa Đnsan Hakları Mahkemesi’ne 21 Eylül ve 23 Eylül 2001 tarihinde Temel Đnsan Hakları ve Özgürlüklerini güvence altına alan
Avrupa Đnsan Hakları Sözleꢀmesi’nin (AĐHS) 34. maddesi uyarınca yapmıꢀ olduğu
baꢀvurudur.
OLAYLAR
I. DAVA KOꢁULLARI
Baꢀvuran, 1952 doğumludur. Olayların meydana geldiği dönemde baꢀvuran savcıydı. Ağustos 1999 tarihli bir mektup ile baꢀvuran, vatandaꢀ sıfatıyla, 1961 Anayasası ile kurulan
Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne karꢀı ihtilal yaptıkları gerekçesiyle 12 Eylül 1980 askeri
darbesini gerçekleꢀtiren eski generaller Kenan Evren, Sedat Celasun, Nurettin Ersin, Nejat
Tümer ve Tahsin ꢁahinkaya hakkında Ankara Devlet Güvenlik Mahkemesi Savcısına
ꢀikayette bulunmuꢀtur. ꢁikayet dilekçesinde baꢀvuran, Türk Ceza Kanunu’nun 146. ve 147.
maddelerini temel almıꢀtır.
ꢁikâyet dilekçesi takipsizlik kararı ile sonuçlanmıꢀ ve dava basına yansımıꢀtır.
A. Baꢀvuranın dilekçesini sunmasının ardından baꢀlatılan disiplin süreci
Adalet Bakanlığı Ceza Đꢀleri Genel Müdürlüğü tarafından baꢀvuran hakkında idari soruꢀturma
baꢀlatılmıꢀ, 9 ꢁubat 2000 tarihinde dosya HSYK’na gönderilmiꢀtir. Ocak 2000 tarihli fezlekesinde, Ödemiꢀ Cumhuriyet Baꢀ Savcısı, baꢀvuran hakkında
kovuꢀturma baꢀlatılması yönünde görüꢀ bildirmiꢀtir. Savcı olmasına rağmen, Kayasu,
Anayasa’nın açık hükmüne aykırı olarak, devletin bekası için çalıꢀan devlet adamları
hakkında uygunsuz ifadeler kullanmıꢀ ve basını bizzat haberdar ederek sözkonusu dilekçeyi
aleni hale getirmiꢀtir. Baꢀsavcıya göre, sözkonusu davranıꢀlar, disiplin cezasını
gerektirmekteydi, cezai müeyyideye gerek bulunmamaktaydı.
HSYK, baꢀvuranın savunmasını almıꢀtır. 8 Mart 2000 tarihli layihasında, baꢀvuran,
sözkonusu ꢀikayet dilekçesini görevleri çerçevesinde değil de vatandaꢀ sıfatıyla sunduğunu
beyan etmiꢀtir. Baꢀvurana göre, sözkonusu dilekçenin içeriği itibariyle baꢀvurana disiplin
cezası uygulanmasına gerek yoktu. Baꢀvuran ayrıca amacının kimseye zarar vermek değil
hukukun üstünlüğünün sağlanmasına katkıda bulunmak olduğunu ileri sürmüꢀtür. Baꢀvuran,
ilgililer kendilerini hakarete uğramıꢀ hissederlerse kendisi hakkında ꢀikayette
bulunabileceklerini de sözlerine eklemiꢀtir.
HSYK 30 Mart 2000 tarihinde, Hakimler ve Savcılar hakkındaki 2802 sayılı kanunun 65/a
maddesi uyarınca baꢀvurana kınama cezası vermiꢀtir. HSYK’na göre, ꢀikayet dilekçesinde
baꢀvuran tarafından kullanılan ifadeler devletin istikrarı ve bekası için çalıꢀan bazı devlet
adamlarına karꢀı hakaret niteliği taꢀımaktaydı. Nisan 2000’de baꢀvuran yazılı olarak, HSYK kararının düzeltilmesini talep etmiꢀtir.
Baꢀvuran yazısında, kararın kendisine gerektiği gibi tebliğ edilmediğini ve yeterince
gerekçelendirilmediğini ileri sürmüꢀtür. Aynı yazıda baꢀvuran, sadece dilekçe hakkını
kullanması nedeniyle cezalandırılmasının kendisini aynı sonuca ulaꢀmak için baꢀka bir yolu
kullanmaya, savcı olarak iddianame düzenlemeye ittiğini belirtmiꢀtir.
Baꢀvuran hakkındaki kararda düzeltme yapılmamıꢀtır. Mayıs 2000 tarihinde, baꢀvuran karara itiraz etmiꢀtir. Baꢀvuran, savunmasında belirttiği
hususları yinelemiꢀ ve itirazının reddedilmesi durumunda, Avrupa Đnsan Hakları
Mahkemesi’ne baꢀvurarak haklarını savunmak zorunda kalacağını belirtmiꢀtir. Temmuz 2000 tarihinde, yine eksiksiz toplanan Hakim ve Savcılar Yüksek Kurulu Đtirazları
Đnceleme Kurulu tarafından “30 Mart 2000 tarihli kararın yerinde” olduğu gerekçesiyle
baꢀvuranın itirazı reddedilmiꢀtir. Đtirazları inceleme komitesi on bir üyesinin oy çokluğu ile
karara varmıꢀ ve karar nihai hale gelmiꢀtir.
B. Baꢀvuranın dilekçesini sunmasının ardından baꢀlatılan cezai süreç ꢁubat 2000 tarihinde, Salihli Savcısı, aynı olaya dayanarak, Türk Ceza Kanunu’nun 240.
maddesi uyarınca görevi kötüye kullanmaktan baꢀvuran hakkında bir iddianame
düzenlemiꢀtir. Nisan 2000 tarihinde, baꢀvuranın görevleri çerçevesinde değil de sivil kimliği ile hareket
ettiğine kanaat getiren Alaꢀehir Ağır Ceza Mahkemesi, baꢀvurana isnat edilen suçları Silahlı
Kuvvetlere hakaret suçu olarak yeniden tanımlamıꢀ ve baꢀvuran hakkında son soruꢀturma
açılmasına karar vermiꢀtir. Alaꢀehir Ağır Ceza Mahkemesi, dosyayı, Ödemiꢀ Ağır Ceza
Mahkemesi’ne göndermiꢀtir. Aralık 2000 tarihinde alınan bir kararla, Ödemiꢀ Ağır Ceza Mahkemesi, baꢀvuranın
söylemlerinde ağır eleꢀtiri bulunduğu ancak hakaret içermediği gerekçesi ile beraatına karar
vermiꢀtir.
C. Baꢀvuran tarafından düzenlenen iddianamenin ardından baꢀlatılan ceza ve disiplin
kovuꢀturmaları Mart 2000 tarihinde, baꢀvuran, Adana Cumhuriyet Savcısı sıfatı ile Eski Genelkurmay
Baꢀkanı, Cumhurbaꢀkanı ve 12 Eylül 1980 askeri darbesinin baꢀ sorumlusu Kenan Evren
hakkında, Türk Ceza Kanunu’nun 146. ve 147. maddeleri uyarınca iddianame düzenlemiꢀtir.
Đddianamesinde, baꢀvuran, 12 Eylül 2000 tarihinde olayların zamanaꢀımına uğrayacağını ve
bir hukuk devletinin emrinde çalıꢀan bir kanun adamı olarak sanığın yasadıꢀı eylemleri
nedeniyle yargılanmasından sorumlu olduğu kanaatinde olduğunu belirtmiꢀtir. Baꢀvuran,
Türk Ceza Kanunu’nun 146. ve 147. maddeleri hakkında doktrindeki farklı yorumlardan
alıntılar yapmıꢀtır. Anayasa’nın geçici 15. maddesi uyarınca Milli Güvenlik Konseyi
üyelerinin cezai dokunulmazlığına iliꢀkin olarak ise, baꢀvuran, MGK’nın 12 Aralık 1980
tarihinde kurulmuꢀ olması muvacehesinde sözkonusu Anayasa hükmünün 12 Aralık 1980
tarihinden önceki eylemlere uygulanamayacağını ileri sürmüꢀtür. Baꢀvurana göre, 12 Eylül
1980’den önceki döneme iliꢀkin olarak, Genelkurmay Baꢀkanı Kenan Evren’in MGK’nın
değil de Türk Silahlı Kuvvetleri’nin baꢀı olduğu düꢀünülmelidir. Baꢀvuran, Genelkurmay
Baꢀkanı Evren’in muhtırasının yer aldığı 30 Ağustos 1980 tarihinde yayımlanan bir kitabı da
ek olarak sunmuꢀ, yazılı ve görsel basının arꢀivlerinde çok sayıda delil bulunduğunu
belirtmiꢀtir.
Đddianamesinin sonuç kısmında baꢀvuran, Genelkurmay Baꢀkanı Kenan Evren’i, Türk Silahlı
Kuvvetlerini kanuna aykırı kullanmakla suçlamıꢀtır. Baꢀvuran, 30 Ağustos 1980 tarihli
beyanları nedeniyle Türk Ceza Kanunu’nun 146/1 ve 146/2 maddeleri uyarınca ve 12 Eylül askeri darbesi nedeniyle de Türk Ceza Kanunu’nun 147. maddesi uyarınca Genelkurmay
Baꢀkanı Evren’in mahkumiyetini talep etmiꢀtir. Mart 2000 tarihinde, Adalet Bakanlığı, iddianamenin nüshalarını basına verdiği ve evinde
gazetecilere beyanlarda bulunduğu gerekçesi ile görevi kötüye kullanmaktan baꢀvuran
hakkında soruꢀturma baꢀlatılması için izin vermiꢀtir. Adalet Bakanlığı tarafından
görevlendirilen bir müfettiꢀ, aralarında, savcıların, Adalet Sarayında çalıꢀan bazı memurların
ve gazetecilerin bulunduğu kiꢀilerin ifadelerini almıꢀtır. Müfettiꢀ soruꢀturma dosyasına gazete
kupürlerini ve davaya iliꢀkin diğer video kayıtlarını da eklemiꢀtir.
Adana Cumhuriyet Savcısı 1 Nisan 2000 tarihinde baꢀvuranın istemini bir ihbar dilekçesi
olarak değerlendirmiꢀ ve bu istemle ilgili olarak Anayasa’nın geçici 15. maddesi uyarınca
takipsizlik kararı vermiꢀtir. Bu dilekçe hiçbir zaman iddianame olarak iꢀleme konmamıꢀtır.
Baꢀvuranın bu eylemi basında yankı bulmuꢀ, kendisiyle röportajlar yapılmıꢀ ve Evren’in
yargılanabilmesine dair tanınmıꢀ hukukçuların görüꢀ ve yorumları yayınlanmıꢀtır.
Adalet Bakanlığı Ceza Đꢀleri Genel Müdürlüğü tarafından tanzim edilerek yine bu bakanlığa
bağlı iki idari hakimin imzaladığı 16 Mayıs 2000 tarihli mucipnameye göre baꢀvuranla ilgili
olayın iki soruꢀturma maddesi yönünden araꢀtırılması gerekmekteydi. Đlk olarak, Kayasu
tarafından hazırlanan iddianame soruꢀturma dosyası hazırlanmasına iliꢀkin yürürlükte olan
usul kurallarından hiçbirine uymamaktaydı. Ayrıca Devletin güvenlik güçlerini aꢀağılayıcı
ifadeler ihtiva etmekteydi. Kayasu, kiꢀisel görüꢀlerine bir iddianamede yer vererek siyasi bir
polemik yaratmak kastıyla hareket etmiꢀti.
Đkinci olarak ise Kayasu iddianamenin bir kopyasını basına vermiꢀ, ayrıca erken emekliye
ayrılacağını beyan etmiꢀti. Baꢀvuran kameramanları ve gazetecileri davet ederek çekim
yapılmasına izin vermiꢀti. Böylelikle kamuoyunda suni bir tartıꢀma yaratmıꢀtı.
Raporda baꢀvuranın bu iki eyleminin cezai yönden ve disiplin yönünden takibatı gerektirdiği
sonucuna varılmıꢀtır.
Ceza ve disiplin süreçleri aꢀağıda belirtildiği ꢀekilde iç içe geçmiꢀtir.
Tarsus Cumhuriyet Savcısı 23 Mayıs 2000 tarihli bir iddianameyle baꢀvuranı TCK’nın 240.
ve 159. maddeleri uyarınca görevi suiistimal ve silahlı kuvvetleri tahkir ve tezyifle
suçlamıꢀtır. Savcı baꢀvuranı bilhassa, aleyhte delillerin araꢀtırılması ve sanıkların
sorgulanması gibi usul kurallarından hiçbirine uymamakla, 1980 darbesinin failleri için cezai
muafiyet öngören Anayasa’nın geçici 15. maddesini dikkate almamakla, sözkonusu
iddianamenin iꢀleme konması için ısrar etmek ve iddianamenin muhtevasını basına
açıklamakla ve incelediği bir dava hakkında birtakım beyanatlar vermekle suçlamıꢀtır. Tarsus
Cumhuriyet Savcısı baꢀvuran tarafından hazırlanan iddianameden bazı bölümlere atıfta
bulunmuꢀtur.
Tarsus Ağır Ceza Mahkemesi 20 Haziran 2000 tarihinde baꢀvuran hakkında son soruꢀturma
açılmasına karar vermiꢀtir.
Baꢀvuran Ağır Ceza Mahkemesi’ne gönderdiği bilatarih bir mektupta, iddianamesinin usulen
meꢀru temeli olmadan ‘ihbar’ olarak tanımlanmasına itiraz etmiꢀtir. Baꢀvuran askeri
darbelerle ilgili olayların tüm dünyada bilindiğini ve iddianame tanzim etmek için bir ihbara
ya da hususi delillere ihtiyaç olmadığını ileri sürmüꢀtür. Sanığın savunmasını almamasına
iliꢀkin olarak ise, zamanaꢀımı süresinin dolmasına az bir süre kaldığı durumlarda usul
kurallarına göre sanığın savunmasının alınmasının zorunlu olmadığına; zaten aleyhinde
tanzim edilen iddianamede de kendisinin savunmasının bulunmadığına dikkat çekmiꢀtir.
Savcı sıfatıyla tanzim ederek kendi adıyla imzaladığı iddianamenin iꢀleme konması için ısrar
ettiğini kabul etmiꢀ ve bunun baꢀsavcının imzasını gerektiren bir iddianame tasarısı
olmadığını belirtmiꢀtir.
Hakaret iddiasına iliꢀkin olarak ise iddianamesinin hakaret içeren ifadeler içermediğini, ancak
ülkenin tarihi boyunca meydana gelmiꢀ silahlı müdahalelerin Türk toplumunda yarattığı
korkuyu anlattığını ve bu konuda tespitlerde bulunduğunu belirtmiꢀtir. Baꢀvuran kendisini
harekete geçiren tek etkenin ‘adalet aꢀkı’ olduğunu savunmuꢀtur.
Adana Ağır Ceza Mahkemesi baꢀvuran gibi ‘birinci sınıf’ hakim ve savcılara iliꢀkin son
soruꢀturmaların Yargıtay’a bağlı bir ceza dairesi tarafından yürütülmesi gerektiği cihetle 5
Temmuz 2000 tarihinde ratione personae yetkisizlik kararı vererek dosyayı Yargıtay 4. Ceza
Dairesi’ne havale etmiꢀtir.
Sözü edilen daire, suçlama gerekçeleri temelinde 19 Ekim 2000 tarihinde ratione materiae
görevsizlik kararı vererek dosyayı Yargıtay 9. Ceza Dairesi’ne havale etmiꢀtir.
Baꢀvuran Yargıtay’daki savunmasında suçsuz olduğunu beyan etmiꢀtir. Baꢀvuran kendisine
göre usule uygun olan iddianamenin hazırlanmasının savcılık yetkisi dahilinde olduğunu ve
silahlı kuvvetlere hakaret etme niyeti taꢀımadığını belirtmiꢀtir. Baꢀvuran, Anayasa’nın geçici
15. maddesinin 12 Aralık 1980’den önce iꢀlenen suçlar için uygulanamayacağı yönündeki
görüꢀünü yinelemiꢀtir. Baꢀvuran ayrıca, ihtilaf konusu iddianamenin Adana Cumhuriyet
Baꢀsavcısı tarafından reddedilmesinin yürürlükteki usule uygun olmadığını ve savcı sıfatıyla
hazırladığı iddianamenin iꢀleme konması gerektiğini ileri sürmüꢀtür.
Baꢀvuran 28 Mart 2001 tarihinde ihtilaf konusu iddianame metninin bilirkiꢀi tarafından
incelenmesini talep etmiꢀtir. Baꢀvuranın bu talebi Yargıtay tarafından kabul edilmemiꢀtir.
Yargıtay, 4 Nisan 2001 tarihli kararıyla askeri darbe sorumlularının yargılanabilmelerine dair
düꢀüncelerini ifade ettiği ve Türk Silahlı Kuvvetleri’ni hedef almadığı cihetle baꢀvuranın
tahkir ve tezyif (TCK’nın 159. maddesi) suçundan beraat ettirmiꢀtir. Ancak Yargıtay görevi
suiistimal iddiasını yerinde bularak TCK’nın 240. maddesi uyarınca baꢀvuranı bir yıl hapse
mahkum etmiꢀtir. Sözkonusu hapis cezası 988.650.000 TL para cezasına çevrilerek cezanın
infazının ertelenmesine karar verilmiꢀtir. Mahkeme ayrıca baꢀvuranın iki ay on beꢀ gün
süreyle kamu hizmetinden men edilmesine karar vermiꢀtir. Karar gerekçesinde Yargıtay,
baꢀvuranın Anayasa’nın geçici 15. maddesinin amir hükmüne ve Adana Cumhuriyet
Baꢀsavcılığı tarafından aynı gerekçelerle sunduğu dilekçesiyle ilgili olarak evvelce verilen
takipsizlik kararına rağmen Kenan Evren hakkında iddianame hazırlamakta ısrar etmesinin
TCK’nın 240. maddesinde yasaklanan görevi suiistimal teꢀkil ettiği kanaatine varmıꢀtır.
Baꢀvuran bu karara Yargıtay Ceza Genel Kurulu önünde itiraz etmiꢀtir. Hakkında takibat
yapılması için verilen iznin görevini icrası çerçevesinde iꢀlemediği fiillere dayandırıldığını
ileri süren baꢀvuran bu fiillerin görevi kötüye kullanma iddiasıyla cezalandırılamayacağına,
daha önce takipsizlik kararı verilen olaylar temelinde iddianame düzenlemesinin hiçbir
ꢀekilde görevi kötüye kullanma olarak değerlendirilemeyeceğine dikkat çekerek bunun kamu
vicdanını ilgilendiren bir konu olduğunu savunmuꢀtur.
Yargıtay Ceza Genel Kurulu 15 Mayıs 2001 tarihinde oyçokluğuyla ceza dairesinin
baꢀvuranın görevini kötüye kullandığı yönündeki kararını onayarak hakaret iddiası yönünden
verdiği beraat kararını bozmuꢀtur. Ceza Genel Kurulu ‘baꢀvuran tarafından kaleme alınan ve Mart 2000 tarihini taꢀıyan belgenin’ eleꢀtiri boyutunu aꢀtığını ve silahlı kuvvetlerin
tamamını yetkisini kötüye kullanan ve silahını kendi vatandaꢀlarına doğrultmakta ve hukuk
devletini yıkmakta tereddüt etmeyen bir kurum olmakla suçlamak suretiyle hedef aldığı
kanaatine varmıꢀtır.
Ceza Genel Kurulu, istinabe yoluyla alınan ve iddianamesinin iꢀleme konmamasının
akabindeki eylemlerine iliꢀkin tanık ifadelerini de dikkate almıꢀtır. Büyük çoğunluğu gazeteci
olan tanıklar baꢀvuran tarafından çağrılmıꢀ ve sözü edilen iddianamenin bir sureti kendilerine
verilmiꢀtir. Baꢀvuran tanıklara, iddianamenin (adli makamlar) yok edilmesini istemediği için
kendilerine bir örneğini verdiğini, ayrıca, erken emekliliğini isteyeceğini söylemiꢀtir.
Yargıtay 26 Eylül 2001 tarihinde eski kararında ısrar etmiꢀtir. Bu karar usul hatası nedeniyle
Yargıtay Ceza Genel Kurulu tarafından 23 Ekim 2001 tarihinde bozulmuꢀtur. Usul
bakımından eksikliklerin giderilmesinin ardından Yargıtay 13 Mart 2002 tarihinde daha önce
verdiği kararı tekrarlamıꢀtır.
Ceza Genel Kurulu 16 Nisan 2002 tarihinde kararın görevi kötüye kullanmaya (TCK 240.
madde) iliꢀkin kısmını onamıꢀ ve karar nihai hale gelmiꢀtir. Öte yandan, baꢀvuranın tahkir ve
tezyif suçundan beraat etmesine iliꢀkin kararı bir kez daha bozmuꢀtur (TCK’nın 159.
maddesi).
Yargıtay’ın 13 Haziran 2002 tarihli duruꢀması sırasında baꢀvuran sözkonusu iddianameyi
hazırlarken amacının Türk hukuk tarihiyle ilgili gerçekleri ortaya çıkarmak olduğunu dile
getirmiꢀtir.
Yargıtay 9. Ceza Dairesi 11 Aralık 2002 tarihli nihai kararı ile Ceza Genel Kurulu’nun 16
Nisan 2002 tarihli kararına uymuꢀ ve baꢀvuranı TCK’nın 159. maddesi gereğince tahkir ve
tezyif suçundan on ay hapis cezasına çarptırmıꢀ, sözkonusu ceza para cezasına çevrilmiꢀtir. 9.
Ceza Dairesi, baꢀvuranın mezkur iddianameyi basın mensuplarına dağıtmakla iddianamenin
daha geniꢀ bir kitleye ulaꢀmaya çalıꢀtığını, böylece Devletin Silahlı Kuvvetlerini karalama ve
bu kuruma hakaret etme niyetini ortaya koyduğunun altını çizmiꢀtir.
Baꢀvuran 20 Nisan 2000 tarihinden itibaren 2802 sayılı Kanun’un 77. maddesi uyarınca
savcılık görevinden uzaklaꢀtırılmıꢀtır. ꢁubat 2003 tarihinde HSYK yedi üyesinin oyçokluğuyla 2802 sayılı Kanun’un 69.
maddesine uygun olarak baꢀvuranın savcılık görevinden azledilmesine karar vermiꢀtir.
Sözkonusu kararda, baꢀvuranın Adalet Bakanlığı Müfettiꢀi’nin taraflı tutumuna kanaat
getirdiğini bu nedenle savunma sunmayacağını belirttiğine yer verilmiꢀtir.
HSYK, baꢀvuranın TCK’nın 240. ve 159. maddeleri uyarınca cezalandırılmasını yorumlamıꢀ
ve baꢀvuranın görevden alınması gerektiğine kanaat getirmiꢀtir.
HSYK’nun yedi üyesinden biri karꢀı oy görüꢀü yazısında, çoğunluğun ceza hükmü yorumuna
ve 2802 sayılı Kanun’un 70. maddesinin uygulanmasına karꢀı çıkmıꢀtır. Üyeye göre savcının
tek bir eylemi iki suçtan mahkum olmasına neden olmuꢀtur, bu durumda görevden
uzaklaꢀtırmak yerine tayin kararı uygulanmalıydı.
Baꢀvuranın kararı düzeltme baꢀvurusunu HSYK 1 Mayıs 2003 tarihli kararı ile reddetmiꢀtir.
Baꢀvuran sözkonusu bu karardan, ekinde kararın örneği bulunmayan 27 Mayıs 2003 tarihli bir
mektup ile haberdar olmuꢀtur. Baꢀvuran 29 Mayıs 2003 tarihinde bu son karara karꢀı HSYK
Đtirazları Đnceleme Kurulu’nda itiraz ederek Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu’nun
kararının gerekçesinin kendisine tebliğ edilmediğini, bu durumda savunma hakkından yoksun
kaldığını ifade etmiꢀtir.
Yapılan bu son itiraz, dokuz üyeli Đtirazları Đnceleme Kurulu tarafından 3 Kasım 2003
tarihinde reddedilmiꢀtir. Đtirazları Đnceleme Kurulu’nun dokuz üyesinden dördü baꢀvuran ile
ilgili itiraz konusu kararı alan HSYK’nda da bulunmaktaydı.
Avukatlık Kanunu’nun 5 b) fıkrası uyarınca baꢀvuran savcılık görevinden uzaklaꢀtırılması
nedeniyle avukatlık görevini artık icra edememektedir.
HUKUK
I. BAꢁVURULARIN BĐRLEꢁTĐRĐLMESĐ
AĐHM, baꢀvuruların dayandığı olayların ve esasa iliꢀkin ortaya çıkardığı sorunların
benzerliğini göz önüne alarak Đç Tüzüğü’nün 42/1 maddesi uyarınca davaların
birleꢀtirilmesine karar vermiꢀtir.
II. ĐHTĐLAF KONUSU
Baꢀvuran, ꢀikayet dilekçesi nedeniyle kendisine verilen kınama cezasının ve 12 Eylül 1980
askeri darbesinin sorumluları hakkında düzenlediği ve savcılık mesleğinden çıkarılmasına ve
sonunda da avukatlık mesleğini icra etmesinin yasaklanmasına neden olan iddianame
nedeniyle mahkum edilmesinin ifade özgürlüğüne haksız müdahale oluꢀturmasından
ꢀikayetçidir. Bu bağlamda baꢀvuran, AĐHS’nin 17. maddesi ile birlikte AĐHS’nin 10.
maddesine atıfta bulunmaktadır.
Baꢀvuran ayrıca HSYK tarafından verilen disiplin cezalarına itiraz etmek için iç hukukta
yeterli ve etkili bir baꢀvuru yollunun bulunmayıꢀından ꢀikayetçi olmak için AĐHS’nin 10
maddesi ile birlikte AĐHS’nin 13. maddesine atıfta bulunmaktadır. Baꢀvuran Anayasaya göre,
HSYK kararlarının hukuki denetim dıꢀında bırakıldığını belirtmektedir.
Baꢀvuran, bu bağlamda AĐHS’nin 6. maddesinin 13. maddesi ile birlikte ihlal edildiğini ileri
sürmektedir.
AĐHS’nin 7. maddesine atıfta bulunarak baꢀvuran, vatandaꢀ olarak Anayasal bir hak olan
dilekçe hakkını kullandığını ve bu hakkını kullanması nedeniyle cezalandırılmasının
sözkonusu hükmü ihlal ettiğini belirtmektedir. Baꢀvuran, ayrıca, savcı olarak, ihtilaflı
iddianameyi hazırlamaya yetkisi olduğunu ve savcılık yetkilerine dayanarak gerçekleꢀtirdiği
bir eylemden dolayı cezai mahkumiyet almasının da AĐHS’nin 7. maddesinin gereklilikleri ile
bağdaꢀmadığını ifade etmektedir.
AĐHM, baꢀvurana verilen cezaların her birinin temel özelliğinin baꢀvuranın 1980 darbesinin
sorumluları olan generaller hakkında “kovuꢀturma baꢀlatılması hususundaki ısrarı” olmasını
gözden uzak tutmadan, ꢀikayetlerin kaynağı olan olayların tamamını bir bütün olarak
AĐHS’nin 10. maddesi kapsamında incelenmesinin uygun olacağı kanaatindedir.
Ayrıca AĐHM, AĐHS’nin 13. maddesi ile birlikte AĐHS’nin 6. maddesi kapsamında
düzenlenen ꢀikayetlerin AĐHS’nin 13. maddesi ile birlikte AĐHS’nin 10. maddesi kapsamında
incelenmesine hükmetmektedir.
AĐHS’nin 7. maddesi kapsamında yapılan ꢀikayete iliꢀkin olarak, AĐHM, ꢀikayetin içeriğinin
daha çok AĐHS’nin 10. maddesi uyarınca müdahalenin öngörülebilirliği sorunu çerçevesinde
bir inceleme gerektirdiği kanaatindedir.
III. AĐHS’NĐN 10. MADDESĐNĐN ĐHLAL EDĐLDĐĞĐ ĐDDĐASI HAKKINDA
Baꢀvuran, hakkında verilen disiplin cezalarının ve cezai mahkumiyetlerin, AĐHS’nin 10.
maddesinin ihlalini oluꢀturduğunu ileri sürmektedir.
A.Kabuledilebilirliğe iliꢀkin
Hükümet, iç hukuk yollarının tüketilmediğini belirtmektedir. Hükümet, ne disiplin sürecinde
ne ceza yargılaması sürecinde baꢀvuranın ꢀikayetini iç hukukta dile getirmediğini
savunmaktadır.
Baꢀvuran, bu konuda görüꢀ bildirmemiꢀtir.
AĐHM, AĐHS’nin 35/1 maddesi ile öngörülen “iç hukuk yollarının tüketilmesi” kuralının
amacı uyarınca, ilgilinin AĐHM’ye yaptığı ꢀikayetlerini, “iç hukuk tarafından belirlenen koꢀul
ve sürelerde en azından esas bakımından” ulusal merciler önünde dile getirmesinin yeterli
olacağını hatırlatmaktadır (Bkz, Fressoz ve Roire-Fransa, baꢀvuru no: 29183/95).
AĐHM, mevcut davada, disiplin süreci sırasında, baꢀvuranın, amacının hukukun üstünlüğünün
sağlanmasına katkıda bulunmak olduğunu belirttiğini ve dilekçe hakkına atıfta bulunduğunu
gözlemlemektedir. Baꢀvuran, AĐHS uyarınca baꢀvuruda bulunma niyetinde olduğunu da
belirtmiꢀtir. Bu hususlar, baꢀvuranın ifade özgürlüğü hakkını esas bakımından dile
getirdiğine kanaat getirmek için AĐHM açısından yeterlidir.
Ceza yargılamasına iliꢀkin olarak, AĐHM, ulusal mahkemelerin bizzat kendilerinin esas
bakımından ifade özgürlüğü hakkını dile getirdiklerini not etmektedir. AĐHM özellikle, 4
Nisan 2001 tarihli kararında Yargıtay’ın, baꢀvuranın, sadece askeri darbenin sorumlularının
kararına iliꢀkin görüꢀlerini ifade ettiğini, TSK’yı hedef almadığını belirttiğini not etmektedir.
Böylece AĐHM, yargılamanın her safhasında, ulusal mahkemelerin, AĐHS’nin 10. maddesi
kapsamında ileri sürülen ihlalleri, inceleme, önleme veya telafi etme imkanlarının
bulunduğunu kanaatindedir (Fressoz ve Roire). Bu durumda AĐHM, iç hukuk yollarının
tüketilmediği kapsamında yapılan itirazı reddetmektedir.
AĐHS’nin 35. maddesinin 3. paragrafı çerçevesinde baꢀvurunun dayanaktan yoksun
olmadığını kaydeden AĐHM, ayrıca, baꢀka açılardan bakıldığında da kabuledilemezlik unsuru
bulunmadığını tespit eder. Bu nedenle baꢀvuru kabuledilebilir niteliktedir.
B. Esas
1. Tarafların iddiaları
a) Baꢀvuran
Baꢀvuran, ilk olarak, kendisine yönelik disiplin ve ceza yaptırımlarının, AĐHM içtihadının
“yasayla öngörülme” kavramına verdiği anlam çerçevesinde yasa ile öngörülmediğini ileri
sürmektedir.
Kınama cezasına iliꢀkin olarak, baꢀvuran, Anayasal bir hak olan dilekçe hakkını
kullanmasından dolayı kendisinin böyle bir disiplin cezasına çarptırılacağını kimsenin
öngöremeyeceğini savunmaktadır.
Görevi kötüye kullanmaktan Türk Ceza Kanunu’nun 240. maddesi uyarınca verilen
mahkumiyete iliꢀkin olarak ise baꢀvuran, iddianamesinin sansürlendiğini ve hiçbir zaman
görevleri çerçevesinde tamamlanmıꢀ bir fiil olarak kabul edilmediğini hatırlatmaktadır.
Baꢀvurana göre, sözkonusu koꢀullarda, görevi kötüye kullanmaya dayanarak yapılan
müdahale öngörülemez nitelikteydi.
Đkinci olarak ise baꢀvuran, her ne olursa olsun sözkonusu cezaların demokratik bir toplumda
gerekli olmadığı kanaatindedir. Baꢀvuran, özellikle izleyen hususların altını çizmektedir.
Kınama cezasına iliꢀkin olarak, baꢀvuran, sıradan vatandaꢀ sıfatı ile hareket ettiğini ve
Anayasal bir hak olan dilekçe hakkını kullandığını ileri sürmektedir. Baꢀvuran, Türk
hukukunda dilekçe sunmanın hiçbir ꢀekilde suç olarak nitelendirilmediğini hatırlatmaktadır.
Baꢀvurana göre, sözkonusu hakkı kullanmanın öngörülebilir sonucu, dilekçenin sunulduğu
savcının iddiaları ciddi bulması halinde dilekçede hedef alınan kiꢀiler hakkında kovuꢀturma
baꢀlatılması olabilirdi.
Baꢀvuran, ifadelerinin askerlere karꢀı belli bir eleꢀtiri içerdiğini kabul etmektedir ancak
sözkonusu ifadelerinin hiçbir ꢀekilde hakaret içermediğini belirtmektedir. Baꢀvuran, bu
durumun Ödemiꢀ Ağır Ceza Mahkemesi’nin beraat kararı ile de desteklendiği kanaatindedir.
Baꢀvuran, ayrıca dilekçesi hakkında basın mensuplarını, kiꢀisel olarak bilgilendirmediğini
basın mensuplarının kendi yolları ile haberdar olduklarını belirtmektedir.
Baꢀvuran, disiplin cezası kararının 30 Mart 2000 tarihinde yani olaylardan bir yıl,
iddianameyi kaleme almasından iki gün sonra verildiği hususunda AĐHM’nin dikkatini
çekmektedir. Baꢀvuran, disiplin cezasının ağır olmamasının, sözkonusu cezanın haksız
niteliğini ortadan kaldırmadığı, üstelik yetkililerin her halukarda kendisine ağır bir ceza
yaptırımı uygulanacağını bilmelerinin alınan kararın haksızlığını artırdığı kanaatindedir.
Ulusal merciler tarafından ꢀikayet olarak değerlendirilen ihtilaflı iddianamenin iꢀleme
konmamasından dolayı, baꢀvuran, hiçbir ꢀekilde savcı olarak görevlerini icra ettiği sırasında
gerçekleꢀtirilmiꢀ bir eylemden söz edilemeyeceğini ve bu durumda da görevi kötüye
kullanmaktan bahsedilemeyeceğini ileri sürmektedir. Böylece bu suçtan baꢀvuranın
mahkumiyeti keyfi idi.
b) Hükümet
Hükümet, baꢀvuranın çarptırıldığı cezaların ifade özgürlüğü hakkını kullanmasına yönelik bir
müdahale oluꢀturduğuna itiraz etmemektedir ancak sözkonusu cezaların “yasa ile
öngörüldüğünü” “meꢀru bir amaç” izlediğini ve bu konuda Devletlere tanınan takdir payı göz
önüne alındığında, AĐHS’nin 10. maddesinin 2. paragrafı uyarınca bu meꢀru amaçlara
ulaꢀmak için “demokratik bir toplumda gerekli olduğunu” savunmaktadır.
Hükümet, ihtilaflı müdahalelerin birden fazla meꢀru amaç güttüğünü belirtmektedir: kamu
güvenliğinin sürdürülmesi, düzenin korunması, suçun engellenmesi ve baꢀkalarının hak ve
özgürlüklerinin korunması.
Disiplin cezasına iliꢀkin olarak, Hükümet, öncelikle baꢀvuranın savcı ve devlet görevlisi
olarak önemli bir sorumluluk taꢀıdığını dile getirmektedir. Savcılık mesleğini seçerek,
baꢀvuran, savcılar ve hakimlerle ilgili disiplin sistemine kendi isteğiyle tabi olmuꢀtur.
Hükümet göre, sözkonusu disiplin sistemi, özü itibariyle, bazı hak ve özgürlüklere sıradan
vatandaꢀa uygulanmayacak kısıtlamalar getirme imkânı taꢀımaktadır.
Hükümet, bir savcının “hukukun, kamu düzeninin, suçun engellenmesinin ve baꢀkalarının hak
ve yükümlülüklerinin korunmasının sembolü” olduğu cihetle, üstüne düꢀen ödev ve
sorumlulukların görevi dıꢀındaki eylemler için de geçerli olduğunu sözlerine eklemektedir.
Hükümet, HSYK’na göre, baꢀvuranın ꢀikayetinin içeriğini basının bilgisine sunmasının,
mesleğinin getirdiği saygınlık ve sorumluluk duygusu ile bağdaꢀmayacak bir davranıꢀ
olduğunu hatırlatmaktadır. Hükümet, baꢀvuranın çarptırıldığı cezanın zorlayıcı bir sosyal
gerekliliği karꢀıladığı kanaatindedir.
Tedbirin ağırlığına iliꢀkin olarak ise Hükümet, en hafif yaptırımlardan birinin uygulanmıꢀ
olduğunu belirtmektedir. HSYK kararının ardından, baꢀvuran mesleğini icra etmeye devam
edebilmiꢀtir. Hükümet, 2802 sayılı yasanın 75. maddesi uyarınca kınama cezası alan kiꢀinin,
karar tarihinden itibaren dört yıl içinde sözkonusu cezanın silinmesini talep edebileceğini
belirtmektedir. Bu durumda Hükümet, baꢀvuranın çarptırıldığı disiplin cezasının izlenen yasal
amaçla orantılı olduğu kanaatindedir.
Cezai müeyyideye iliꢀkin olarak ise, Hükümet, yukarıda belirttiği görüꢀlerini yinelemektedir.
Ayrıca Hükümet, Yargıtay’ın gerekçelerini benimsemekte ve sözkonusu müdahalenin
zorlayıcı bir sosyal gerekliliğe cevap verdiği kanısındadır. Hükümet, baꢀvuranın çarptırıldığı
ancak ertelenen para cezasının izlenen yasal amaçla orantılı olduğu kanaatindedir.
2. AĐHM’nin takdiri
a) AĐHS’nin 10. maddesinin uygulanabilirliği ve müdahalenin varlığı
AĐHM, AĐHS’nin 10. maddesinin sağladığı korumanın genel olarak mesleki alanı özel olarak
da devlet memurlarını kapsadığını hatırlatmaktadır (Vogt-Almanya, 26 Eylül 1995 tarihli
karar; Wille-Lihtenꢀtayn, baꢀvuru no: 28396/95, Fuentes Bobo-Đspanya, baꢀvuru no:
39293/98, 29 ꢁubat 2000, Guja-Moldova, baꢀvuru no: 14227/04, bkz, diğerleri arasından
hakim ile ilgili, Harabin-Slovakya, baꢀvuru no: 62584/00).
AĐHM, baꢀvurana yönelik cezai ve disiplin yaptırımlarının, ilgilinin hakkına “kamu erkinin
müdahalesi” olduğu hususuna Hükümetin itiraz etmediğini not etmektedir.
AĐHM ayrıca, bir kiꢀinin devlet memuru olmasının reddedilmesinin AĐHS açısından, kendi
baꢀına bir ꢀikayet konusu olamayacağını, ancak, görevinden azledilen bir memurun, kendisine
yönelik eylemin AĐHS’nin güvenceye aldığı hakları ihlal ettiğini düꢀünüyorsa AĐHM’ye
baꢀvurabileceğini hatırlatır.
AĐHM mevcut baꢀvuruda, disiplin ve ceza yaptırımlarına yol açan eylemlerin bir yandan
baꢀvuran tarafından kaleme alınan metinlerin içeriği ve ꢀekli, diğer yandan bu metinlerin
basına dağıtılması nedeniyle ortaya çıktığını tespit etmektedir. Her ne kadar, bilgi ve görüꢀ
iletme özgürlüğünü de içeren ifade özgürlüğü hakkının kullanılması ulusal yargı makamları
tarafından savcı görevinin gerekleri ile bağdaꢀmaz olarak nitelendirildiyse de, AĐHM, hem
görevi kötüye kullanma hem tahkir ve tezyif suçlarının dayanağını oluꢀturan ana unsurların bu
hakkın kullanılması ile bağlantısı olduğunu düꢀünmektedir.
AĐHM baꢀvuranın AĐHS’nin 10. maddesi ile güvence altına alınan hakkına yönelik
müdahalelere maruz kaldığı görüꢀündedir (Bkz. a contrario, sözü edilen Harabin kararı).
Benzer bir müdahale AĐHS’nin 10. maddesinin 2. paragrafında yer alan zorunlulukları
karꢀılamadığı sürece AĐHS’nin ihlali anlamına gelir. Amaçlanan bu hedeflere ulaꢀmak için
mezkur müdahalenin «yasa ile öngörülüp öngörülmediğinin», sözkonusu paragrafta yer alan
bir veya birçok “meꢀru amacın hedeflenip hedeflenmediğinin” ve bu amaçlara ulaꢀmanın
“demokratik bir toplumda gerekli olup olmadığının” araꢀtırılması gerekmektedir
b) Müdahalenin yasallığı
i) «Yasa ile öngörme»
AĐHM, AĐHS’nin 10/2 maddesine uygun olarak bir «yasanın» yasa olarak nitelendirilebilmesi
için vatandaꢀın davranıꢀını ona göre düzenleyebileceği kadar kesinlik içermesi, kiꢀinin
gerektiği takdirde aydınlatıcı görüꢀ almak suretiyle, bu yasanın düzenlediği alanda belli bir
eylem nedeniyle ortaya çıkacak sonuçları makul bir düzeyde öngörebilmesi gerektiğini
hatırlatır. Bunların mutlak bir kesinlikte öngörülebilir olmaları gerekmemektedir. Kanunun
açıklığı arzu edilir bir durum olmakla birlikte bazen aꢀırı bir katılığı da beraberinde getirebilir:
oysaki hukunun durumda meydana gelen değiꢀikliklere adapte olabilmesi gerekmektedir.
Nitekim birçok yasada ꢀartlar gereği muğlâk formüller kullanıldığı, bunların yorumunun ve
kullanılmasının uygulamaya bağlı olduğu görülmektedir. (Bkz. örneğin, Cantoni-Fransa kararı Kasım 1996, Chauvy vd.-Fransa kararı, 29 Haziran 2004 no: 64915/01).
Bu baꢀvuruda, baꢀvuranın ifade özgürlüğüne yönelik müdahalelerin yasal dayanağı eriꢀilebilir
ve açık kanun maddelerinde yer almaktadır: baꢀvurana uygulanan disiplin müeyyideleri 2802
sayılı Hakimler ve Savcılar Hakkındaki Kanun’un 65/a fıkrası, 69. ve 70. maddelerine, cezai
müeyyideler ise TCK’nın 159. ve 240. maddelerine dayanmaktadır.
AĐHM ayrıca öngörülebilirlik kavramının eriminin büyük ölçüde ilgili kanunun içeriğine,
düzenlediği alana ve hedef aldığı kitlenin niteliğine ve kalabalıklığına bağlı olduğunu
hatırlatmaktadır. Kanunun öngörülebilirliği ilgili kiꢀinin bu yasanın düzenlediği alanda belli
bir eylem nedeniyle ortaya çıkacak sonuçları makul bir düzeyde değerlendirebilmesi için
aydınlatıcı öğütlere baꢀvurmasına engel teꢀkil etmez. Aynı durum mesleklerini icra ederken
büyük bir dikkat sarf etmesi gereken profesyoneller için de geçerlidir. Bu çerçevede
kendilerinden eylemlerinin taꢀıdığı riskleri ölçerken özel bir özen göstermeleri
beklenmektedir.
AĐHM, baꢀvuranın Cumhuriyet savcısı olarak sözü edilen iki metnin kendisi açısından
disiplin ve cezai alanda neden olabileceği sonuçları «makul düzeyde» kestiremeyeceğini
savunamayacağı görüꢀündedir. AĐHM sözkonusu bu müdahalelerin AĐHS’nin 10. maddesinin
ikinci paragrafına uygun olarak «yasa ile öngörüldüğü» kanaatindedir.
ii) Meꢀru amaç
AĐHM bahse konu müdahalelerin her birinin 10. maddenin ikinci paragrafında yer alan meꢀru
amaçlardan en azından birini hedeflediği kanaatindedir: görevi suistimal etmekle ilgili olarak
yargı erkinin tarafsızlığını ve otoritesinin sağlanması, tahkir ve tezyif ile ilgili olarak
baꢀkalarının ꢀöhretinin korunması.
iii) «Demokratik bir toplum için gereklilik»
a) Genel ilkeler
AĐHM Vogt kararında 10. maddeye değin içtihadından kaynaklanan temel ilkeleri aꢀağıdaki
ꢀekilde ifade etmiꢀtir:
«i. Đfade özgürlüğü demokratik bir toplumun temelini oluꢀturan ana unsurlardan biri olarak
demokratik toplumun ilerlemesi ve bireyin geliꢀmesi için vazgeçilmez ꢀartlardan birini teꢀkil
etmektedir. 10. maddenin 2. paragrafı saklı tutulmak üzere, ifade özgürlüğü sadece toplum
tarafından genel kabul gören veya zararsız veya ilgi çekmeyen «bilgi» ve «fikirler» için değil,
toplumun duygularını inciten, ꢀok eden veya huzursuz kılan fikir ve bilgiler için de geçerlidir.
Bu çoğulculuğun, hoꢀgörünün ve açık fikirliliğin bir gereğidir ki bunların yokluğu halinde
“demokratik bir toplum”dan söz etmek mümkün değildir. 10. maddede güvence altına alınan
bu hak, bazı istisnalara tabi ise de, bu istisnaların dar yorumlanması ve bu hakkın ikna edici
gerekçelerle sınırlandırılması gerekmektedir.
ii. AĐHS’nin 10 / 2 maddesindeki anlamıyla “zorunlu” ifadesi, “zorlayıcı bir toplumsal
ihtiyaç” ın varlığını gerektirmektedir. Sözleꢀmeci Devletlerin böyle bir ihtiyacın varlığını
tespit ederken belli bir takdir hakları bulunmaktadır, ancak buna iliꢀkin karar bağımsız bir
mahkeme tarafından da alınmıꢀ olsa, hem yasa hem yasanın uygulanmasına iliꢀkin karar
AĐHM’nin kontrolüne tabidir. Dolayısıyla AĐHM, bir “kısıtlama”nın, AĐHS’nin 10.
maddesinin güvence altına aldığı ifade özgürlüğü ile bağdaꢀıp bağdaꢀmadığı hususuna karar
vermede yetki sahibi olan son merciidir.
iii. AĐHM’nin görevi hiçbir ꢀekilde, bu denetimi yerine getirirken, yetkili iç yargı mercilerinin
yerini almak değil, fakat sözkonusu yargı mercilerinin takdir yetkilerini kullanarak verdikleri
kararların, AĐHS’nin 10. maddesi açısından doğruluğunu denetlemektir. Buradan çıkan sonuç,
AĐHM’nin görevi Savunmacı Devlet’in bu yetkiyi iyi niyetle, titizlikle ve makul bir ꢀekilde
kullanıp kullanmadığını araꢀtırmakla sınırlı değildir: AĐHM, anlaꢀmazlık konusu olan
müdahalenin “gözetilen meꢀru amaçla orantılı” olup olmadığını ve bunu haklı çıkarmak adına
ulusal makamlar tarafından ortaya konan gerekçelerin “uygun ve yeterli” görünüp
görünmediğini tespit edebilmek amacıyla, sözkonusu müdahaleyi, davanın bütününe bakarak
değerlendirmek zorundadır. AĐHM, ulusal makamların 10. madde ile güvence altına alınan
haklar ile uyumlu kuralları uyguladıklarına, dahası, bu kuralları uygularken, olayla ilgili
olguların makul değerlendirmesine dayandıklarına ikna olmalıdır.
AĐHM yine Vogt kararında ꢀu hususu dile getirmiꢀtir: (Bkz. aynı zamanda Ahmed vd.-
Birleꢀik Krallık kararı 2 Eylül 1998).
«Bu ilkeler devlet memurları için de geçerlidir. Her ne kadar, konumları gereği devletin bu
kiꢀilere mahremiyet zorunluluğu getirmesi meꢀru ise de sonuç olarak bu kiꢀiler de birey olarak
Sözleꢀmenin 10. maddesinin sağladığı güvencelerden yararlanırlar. Bu durumda AĐHM’nin,
her davanın kendine özgü koꢀullarını dikkate alarak, bireyin ifade özgürlüğüne iliꢀkin temel
hakkı ile demokratik bir devletin, kamu hizmetinin 10/2 maddesinde sayılan amaçları yerine
getirmesini gözetmek ꢀeklindeki meꢀru çıkarı arasında adil dengenin gözetilip gözetilmediğini
denetlemesi gerekmektedir. AĐHM bu denetimi yaparken, kamu görevlilerinin ifade özgürlüğü
sözkonusu olduğunda 10/2 maddede öngörülen «görev ve sorumlulukların» ꢀikayet edilen
müdahalenin yukarıda sayılan amaçlarla orantılı olup olmadığını değerlendirmek için ulusal
makamlara tanınan belli bir takdir yetkisini haklı kılan özel bir önemi olduğunu dikkate
almaktadır”
b) Bu ilkelerin mevcut baꢀvuruya uygulanması
AĐHM ulusal merciler tarafından baꢀvuranın fiilleri karꢀısında alınan önlemlerin «zorlayıcı
sosyal bir ihtiyaca» cevap verip vermediği ve «izlenen meꢀru amaçla orantılı» olup
olmadığını davanın bütünü ıꢀığında incelemek durumundadır. AĐHM bu bağlamda baꢀvuranın
ifa ettiği göreve, sözü edilen metinlerin içeriğine, bu metinlerin gerçekleꢀtirildiği koꢀullara ve
yarattıkları tepkiye özel bir önem atfedecektir.
Baꢀvuran tarafından icra edilen görev
Baꢀvuranın savcı olmasından kaynaklanan özel durumunun adaletin tecellisi için adli yapı
içinde kendisine öncelikli bir rol yüklemektedir. Baꢀvuranın, görevi icabı, vatandaꢀın
korunması ve suçun önlenmesi ve bastırılması amaçlarıyla kanunu doğrudan uygulama yetkisi
bulunmaktaydı. (mutatis mutandis, Saygılı vd.- Türkiye kararı, no: 19353/03, 8 Ocak 2008).
Bu görev baꢀvurana, adaletin iyi iꢀlemesine ve böylece halkın adalete olan güveninin
sağlanmasına katkıda bulunmak suretiyle, bireysel hakların ve hukuk devletinin koruyucusu
olma yükümlülüğünü getirmektedir. (mutatis mutandis, Amihalachioaie- Moldova kararı, no:
60115/00, sözü edilen Nikula-Finlandiya kararı ve Schöpfer-Đsviçre kararı).
AĐHM, yargı erkinin tarafsızlığının ve otoritesinin sorgulanabileceği her durumda adli
sistemin memurlarının ifade özgürlüğünü ihtiyatla kullanmalarının beklendiğinin daha önce
de altını çizmiꢀti. Ancak, her halükarda baꢀvuranın durumundaki bir savcının ifade
özgürlüğüne her türlü müdahalenin çok dikkatli bir inceleme gerektirdiğini de düꢀünmektedir.
Baꢀvuran tarafından kaleme alınan iddianamenin içeriği, ꢀekli ve içeriğinin basına
taꢀınması
AĐHM ihtilaflı ifadelerin 12 Eylül 1980 darbesinin (Darbe) sorumlularının cezai soruꢀturmaya
tabi tutulup tutulamayacakları gibi özel bir tartıꢀma bağlamında ve bilhassa Kasım 1982
tarihli referandum ile kabul edilen ve halen yürürlükte olan Anayasa ile ilgili olduğunu
gözlemlemektedir. Bu ifadeler darbe sorumlularına karꢀı cezai bir kovuꢀturma baꢀlatılmasını
savunmakta ve bu süreci baꢀlatan enstrüman olmak istemektedir. AĐHM bu ifadelerin sadece
bu ülkenin yakın geçmiꢀinde meydana gelmiꢀ bir olayı değil bugününü de ilgilendiren tarihi,
siyasi ve hukuki bir tartıꢀmaya iliꢀkin olduğunu not etmektedir. Sonuç olarak burada
sözkonusu olan baꢀvuranın bir yanda vatandaꢀ öte yanda bir savcı olarak katılmayı uygun
gördüğü genel menfaate iliꢀkin bir tartıꢀma sözkonusudur. AĐHM bu bağlamda genel menfaati
ilgilendiren bir konunun varlığının AĐHS’nin 10. maddesi anlamındaki korumanın üst düzeyli
olmasını gerektirdiğini hatırlatır (Bkz. diğer birçokları arasında Maronek-Slovakya kararı no:
32686/96 ve Boldea-Romanya kararı no: 19997/02).
Baꢀvuran hem ulusal mahkemeler önünde hem AĐHM önünde, Darbenin sorumlularının
zamanaꢀımı nedeniyle imkansız hale gelmeden önce yargılanabilmeleri için bir vatandaꢀ ve
kanun adamı sorumluluğuyla hareket ettiğini ifade etmiꢀtir.
Baꢀvurana göre ancak, böyle bir süreç vasıtasıyla genel menfaati ilgilendiren tartıꢀma
yapılabilecekti.
Adli makamlara göre baꢀvuran yapmıꢀ olduğu eylemlerle «suni gündem» yaratmaya
çalıꢀmıꢀtır.
AĐHM ayrıca mevcut bu baꢀvuruda MGK üyelerinin dokunulmazlığına iliꢀkin Anayasa’nın
geçici 15. maddesinin yorumlanması konusunda ihtilafların bulunduğunu gözlemlemektedir.
Baꢀvuranın ꢀahsi değerlendirmesine göre bu hüküm MGK’nın kurulduğu tarih olan 12 Aralık tarihinden önce gerçekleꢀtirilmiꢀ eylemlere uygulanamamaktadır.
Ulusal yargının yorumuna göre, baꢀvuranın ihtilaf konusu eylemlere giriꢀmeden önce,
savcılık görevi nedeniyle, Anayasa’nın geçici 15. maddesinin açıkça MGK üyeleri hakkında
yargı yerlerine baꢀvurulamayacağını öngördüğünü bilmemesine imkân bulunmamaktaydı.
AĐHM, Anayasa’nın 15. geçici maddesinin değerlendirilmesine iliꢀkin kendi yetki alanına
girmeyen bir tartıꢀmaya girmeyecektir. Ayrıca, ne dava açmanın genel menfaati ilgilendiren
bir tartıꢀmaya katkıda bulunmak için uygun bir yol olup olmadığına, ne bu olayla ilgili savcı
olan baꢀvuran ile iꢀvereni olan devlet arasındaki “özel sadakat ve güven iliꢀkisinden”
kaynaklanan sorunlara iliꢀkin görüꢀ beyan etmeyi de gerekli görmektedir. (Bkz. mutatis
mutandis, Vilho Eskelinen vd.-Finlandiya kararı, no: 63235/00).
Baꢀvuranın davasının incelenmesinde aꢀağıdakilerin tespiti yeterli olmaktadır.
AĐHM öncelikle ihtilaf konusu metinlerin iç içeriğine iliꢀkin olarak, bunların Darbe
sorumlularını eleꢀtiren ve itham eden bir yapıda olduğunu hatırlatır. Bununla birlikte, sert bir
tonda olduğu kadar zaman zaman alaycı da olan bu ifadeleri hakaret olarak nitelendirmek
güçtür.
AĐHM bu bağlamda, bu ifadelerle zımnen Darbeyi gerçekleꢀtirenlerin fiillerinin gayrımeꢀru
olduğunun ileri sürüldüğünü, ancak, bunların bu kiꢀiler veya kurum olarak silahlı kuvvetlere
yönelik hakaret olarak nitelendirilemeyeceğini değerlendirmektedir. (Bkz. mutatis mutandis,
Skalka-Polonya kararı no: 43425/98, 27 Mayıs 2003; Perna-Đtalya kararı, no: 48898/99; sözü
edilen Nikula kararı).
Bu iki metnin ꢀekline ve hitap ettikleri kitle dikkate alındığında, AĐHM, bunların her ꢀeyden
önce ön soruꢀturma baꢀlatmayı amaçlayan metinler olduğunu gözlemlemektedir. Takipsizlik
kararı verilmesinden sonra, bu metinler, baꢀvuran tarafından bilgilendirilen veya
kendiliğinden bilgi sahibi olan basının haberdar olmasıyla kamuoyuna açık beyanlar ꢀeklini
almıꢀtır.
AĐHM adli makamlara büyük bir ihtiyatlılık görevi düꢀtüğünü hatırlatır. Bu ihtiyatlılık
gereğince, provokasyonlara yanıt vermek için bile olsa basını kullanmamalıdırlar. Adaletin
yüce gerekleri ve hukuk hizmetinin büyüklüğü bunu gerektirir. (Bkz. mutatis mutandis,
Buscemi-Đtalya kararı no: 29569/95).
Baꢀvuranın savcı sıfatıyla basını bilgilendirmiꢀ olmasına iliꢀkin olarak, iꢀveren devlete karꢀı
sadakat ödevini göz önünde bulunduran AĐHM ilgilinin bu davranıꢀına kefil olmak
durumunda değildir.
Bununla birlikte AĐHM, burada AĐHS’nin 10. maddesinin 2. fıkrasında öngörülen meꢀru
menfaatlere aykırılık teꢀkil edebilecek bir kiꢀisel kanaat beyanını aꢀan bir amaç bulunduğunu
tespit etmektedir. Đhtilaf konusu beyanla esasen demokratik rejimdeki aksaklığın ortaya
konulması amaçlanmaktaydı (bkz., mutatis mutandis, Wille, adıgeçen, Grigoriades –
Yunanistan, 25 Kasım 1997, Vereinigung demokratischer Soldaten Österreichs ve Gubi –
Avusturya, 19 Aralık 1994, Rekvényi – Macaristan, no: 25390/94, De Diego Nafria – Đspanya,
no: 46833/99, 14 Mart 2002, ve Boldea – Romanya, no: 19997/02, Guja, adıgeçen). AĐHM,
bu durumun, AĐHS bakımından birbiriyle çatıꢀan menfaatlerin ağırlığının tespit edilmesi
noktasında belli bir önem arz ettiği kanaatindedir.
Müdahalelerin güdülen meꢀru amaçlarla orantılılığı
AĐHM, değerlendirmesinin bu aꢀamasında, yargı erkinin otoritesinin ve tarafsızlığının
korunmasına yönelik olarak uygulanan yaptırımlarla askeri güçlerin hakaretten korunmasını
amaçlayan yaptırımları birbirinden ayırmak gerektiği kanaatindedir.
Bu çerçevede memurların ifade özgürlüğü konusunda devletlere bırakılan takdir payı göz
önünde bulundurulduğunda 30 Mart 2000 tarihli kınama cezası ile TCKnın 240. maddesi
uyarınca görevi kötüye kullanma gerekçesiyle verilen ve 15 Mayıs 2001 tarihinde kesinleꢀen
ceza mahkumiyetinin zorlayıcı bir sosyal ihtiyaca cevap verdiği söylenebilir.
Buna karꢀın AĐHM hakaret gerekçesiyle TCK’nın 159. maddesi uyarınca baꢀvuran hakkında
verilen mahkumiyet kararının bu kısıtlamayı haklı kılar nitelikte hiçbir zorlayıcı sosyal
ihtiyaca cevap vermediği kanaatindedir. Đfade özgürlüğüne halel getiren generallerin birey
olarak ꢀeref ve haysiyetlerini zedeleyici saldırılar karꢀısında yahut herkese tanınan hukuki
ꢀartlar çerçevesinde aleyhlerinde sarf edilen hakaretamiz ifadeler karꢀısında yaptırım
uygulatma hakkı değil, bizzat eski TCK’nın 159. maddesinde silahlı kuvvetler için öngörülen
artırılmıꢀ koruma rejimidir. (bkz., mutatis mutandis, Colombani ve diğerleri – Fransa, no:
51279/99, prg. 69).
AĐHM’ye göre, baꢀvuran tarafından dilekçe verilen Ağustos 1999 ile baꢀvuranın meslekten
ihracının kesinleꢀtiği Kasım 2003 tarihleri arasında meydana gelen olayları baꢀvuranla idare
arasında tutumlarında ısrar ederek durumu tırmandırmak olarak değerlendirmek mümkündür.
Baꢀvurana uygulanan cezai alandaki ve disiplin alanındaki yaptırımlar doğrudan ve nihai bir
etki yapmıꢀ ve baꢀvuranın savcılıktan ihracıyla ve son olarak da herhangi bir adli görev
yapamamasıyla sonuçlanmıꢀtır. AĐHM mevcut davanın özel koꢀullarında yaptırımların bütün
olarak orantılılık bakımından değerlendirilmesinin yerinde olacağı kanaatine varmaktadır.
Yargıya mensup bir memura cezai bir yaptırım uygulanması doğası gereği yalnızca ilgili
memur üzerinde değil icra ettiği meslek üzerinde de caydırıcı bir etki yapar. Toplumun
adaletin tecelli edeceğine güven duyması için hakim ve savcıların hukuk devleti ilkelerini
etkili bir biçimde temsil etme kapasitesinin olduğuna inanması gerekir. Dolayısıyla bu
caydırıcı etki bir hakim veya savcının ifade özgürlüğü hakkı ile adaletin iꢀleyiꢀi çerçevesinde
rekabet halinde olan baꢀka her türlü meꢀru menfaat arasında adil bir denge kurulması için
dikkate alınması gereken bir etkendir.
y) Sonuç
Đfade özgürlüğünün kamuoyunu ilgilendiren meseleler üzerindeki öneminin ve adli yetkililer
baꢀta olmak üzere memurların ödev ve sorumluluklarının bilincinde olan ve bu davadaki
muhtelif menfaatleri değerlendiren AĐHM, silahlı kuvvetlere hakaret gerekçesiyle savcılık
görevinden alınmasına ve avukatlık mesleğini icra etmekten men edilmesine yol açan
yaptırımın baꢀvuranın ifade özgürlüğü hakkına yönelik müdahale için güdülen meꢀru
amaçlardan hiçbiriyle orantılı olmadığı sonucuna varmaktadır.
Bu itibarla AĐHS’nin 10. maddesi ihlal edilmiꢀtir.
IV. AĐHS’NĐN 13. MADDESĐNĐN 10. MADDEYLE BAĞLANTILI OLARAK ĐHLAL
EDĐLDĐĞĐ ĐDDĐASI HAKKINDA
Baꢀvuran kanaatlerini açıklamasından ötürü kendisine uygulanan disiplin cezalarına itiraz
etmek için iç hukukta baꢀvuru yolu bulunmamasından ve Anayasa uyarınca HSYK kararlarına
karꢀı yargı yolunun kapalı olmasından ꢀikayetçi olmaktadır. Bu çerçevede baꢀvuran 10.
maddeyle bağlantılı olarak AĐHS’nin 13. maddesine atıfta bulunmaktadır.
A. Kabuledilebilirliğe iliꢀkin
AĐHM, bu ꢀikayetin AĐHS’nin 35/3 maddesi anlamında açıkça dayanaktan yoksun olmadığını
ve baꢀka herhangi bir kabuledilemezlik gerekçesinin de bulunmadığını tespit etmektedir.
Dolayısıyla sözkonusu ꢀikayetin kabuledilebilir ilan edilmesi yerinde olacaktır.
B. Esasa iliꢀkin
Baꢀvuran HSYK’nın ifade özgürlüğü hakkını ihlal eden kararlarına karꢀı etkili bir baꢀvuru
yolu bulunmadığını iddia etmektedir. Baꢀvuran adli yetkililerin mesleki hayatları üzerinde
ağır ve geri dönülemez sonuçlara yol açabilecek nitelikteki HSYK kararlarının Anayasa’nın
159. maddesi uyarınca her türlü yargı denetiminin dıꢀında tutulduğuna dikkat çekmektedir.
Hükümet bu sava itiraz etmektedir. Hükümet öncelikle diğer tüm vatandaꢀlar gibi memurların
da idarenin keyfi eylemlerine karꢀı korunduğunu ve bu eylemlerin idari davalara konu
olabildiğini savunmaktadır.
Hükümet ayrıca, dört yıllık süreyle atanan Yargıtay ve Danıꢀtay’a bağlı savcı ve hakimlerden
oluꢀan HSYK’nın bağımsız olduğuna dikkat çekmektedir. Hükümete göre, HSYK bünyesinde
oluꢀturulan itirazları inceleme kurulu nezdinde itiraz etme imkanı bulmuꢀ olan baꢀvuranın
AĐHS’nin 13. maddesi anlamında etkili baꢀvuru yolu olmadığı gerekçesiyle mağdur olduğunu
iddia etmesi mümkün değildir.
AĐHM, AĐHS’nin 13. maddesinin, AĐHS’de bulunan hak ve özgürlüklerden iç hukukta da
faydalanılabilmesini güvence altına aldığını hatırlatır. Dolayısıyla bu madde AĐHS’ye
dayandırılan ‘savunulabilir bir ꢀikayetin’ muhtevasını incelemeye ve uygun bir telafi sunmaya
yetkili bir baꢀvuru yolunu gerekli kılar (Kudla – Polonya, no: 30210/96, prg. 157).
Mevcut davada AĐHM AĐHS’nin 10. maddesine dayandırılan savunulabilir bir ꢀikayetin var
olduğunu tespit etmiꢀtir.
AĐHM ilk olarak, Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nın 129. maddesinde memurlara iliꢀkin bir
disiplin cezası kategorisinin (uyarma, kınama) yargı denetimi dıꢀında bırakıldığına dikkat
çeker. Đkinci olarak ise AĐHM Anayasa’nın 159. maddesinin HSYK kararlarına karꢀı yargı
mercilerine baꢀvurulamayacağı yönündeki hükümlerini not eder.
AĐHM, Anayasa’nın 129. maddesinde öngörülen yargı denetimi önündeki engeli daha evvel
Karaçay – Türkiye (no:6615/03, 27 Mart 2007) davasında incelemiꢀ ve uyarma ya da kınama
gibi bir disiplin cezası karꢀısında etkili bir baꢀvuru yolu olmamasının memuru böylesi bir
disiplin tedbirinin yasallığının denetlenebilmesi ve suiistimalden kaçınabilmesi açısından her
türlü güvenceden mahrum bıraktığını tespit etmiꢀtir. Adıgeçen davada AĐHM AĐHS’nin 13.
maddesinin ihlal edildiği hükmüne varmıꢀtır (Karaçay, adıgeçen, prg. 44 ve 45).
Mevcut davada ise, Anayasa’nın 159. maddesi uyarınca tamamen yargı denetimi dıꢀında
bırakılmıꢀ olan HSYK tarafından verilen kınama, görevden uzaklaꢀtırma ve meslekten ihraç
gibi birden çok disiplin cezası sözkonusudur.
AĐHM Hükümetin 2802 sayılı kanunun 73. maddesinde öngörülen HSYK kararlarına itiraz
edebilme imkânına atıfta bulunduğunu kaydetmektedir. Bu imkân baꢀvuran tarafından
kullanılmıꢀ ancak bir sonuç elde edilememiꢀtir.
Mevcut davanın özel koꢀulları ve tarafların argümanları göz önünde bulundurulduğunda
geriye bu imkanın, baꢀvuranın iddia ettiği ihlalin meydana gelmesini ya da devam etmesini
engellemek açısından etkili bir baꢀvuru yolu teꢀkil edip etmediğinin ya da daha önce meydana
gelmiꢀ olan herhangi bir ihlal için uygun bir telafi sunup sunmadığının belirlenmesi
kalmaktadır (bkz., mutatis mutandis, Eskelinen, adıgeçen, prg. 30).
AĐHM, sözleꢀmeci devletlerin 13. maddeden kaynaklanan yükümlülüklerinin kapsamının
ꢀikayetin niteliğine göre değiꢀkenlik göstereceğini anımsatır. AĐHS’nin 13. maddesi
anlamında bir “baꢀvurunun” “etkililiği” mutlaka baꢀvuranın lehinde bir sonucun ortaya
çıkmasına bağlı değildir. Bu maddede sözü edilen makam bir yargı makamı olmak zorunda
değildir, ancak bu makamın yetkileri ve sunduğu güvenceler baꢀvurunun etkili olup
olmadığının tespiti açısından önemlidir. Her ne kadar bu baꢀvuru yollarından hiçbiri tek
baꢀına 13. maddedeki ꢀartlar için yeterli olmasa da iç hukuktaki baꢀvuru yollarının toplamı
13. maddenin ꢀartlarını karꢀılayabilir (Silver ve diğerleri – Birleꢀik Krallık, 25 Mart 1983
tarihli karar, prg. 113, ve Chahal – Birleꢀik Krallık, 15 Kasım 1996 tarihli karar, prg. 145).
AĐHM mevcut davada, HSYK iç yönetmeliği uyarınca itirazları inceleme kurulunun asil ve
yedek olmak üzere on bir HSYK üyesi ile Adalet Bakanlığı Müsteꢀarı’ndan oluꢀtuğunu ve
kararlarını oy çokluğuyla aldığını gözlemlemektedir. AĐHM, kınama cezası verdiğinde
HSYK’nın genel kurul ꢀeklinde teꢀekkül ettiğini tespit etmektedir. Bir baꢀka deyiꢀle
baꢀvuranın itirazını görüꢀen Kurul üyeleri itiraz edilen kararı verenlerle aynı kiꢀilerdi.
Meslekten ihraç kararı ise dördü ihtilaflı kararı veren Kurul üyesi olan dokuz kiꢀiden
müteꢀekkil bir kurul tarafından incelenmiꢀti. Bu koꢀullarda, baꢀvuranın itirazını inceleyen
oluꢀumu itibariyle HSYK’nın tarafsızlığı ciddi biçimde tartıꢀmaya açıktır. Üstelik HSYK iç
yönetmeliğinde itirazları inceleme kurulunda görev yapan üyelerin tarafsızlığını güvence
altına alacak nitelikte hiçbir tedbir öngörülmemektedir. Netice olarak Hükümet baꢀka türlü bir
hükme varmaya imkân tanıyacak nitelikte bilgi ve belge sunmamıꢀtır.
Bu unsurlar AĐHM’nin, baꢀvuranın AĐHS’nin 10. maddesi kapsamındaki ꢀikayetini dile
getirmesi için 13. maddede öngörülen asgari koꢀullara cevap veren bir baꢀvuru yolundan
faydalanamadığı sonucuna varması için yeterlidir.
Bu itibarla AĐHM AĐHS’nin 13. maddesinin 10. maddeyle bağlantılı olarak ihlal edildiği
hükmüne varmaktadır.
V. AĐHS’NĐN 41. MADDESĐNĐN UYGULANMASI HAKKINDA
A. Tazminat
Baꢀvuran evvela mevcut davanın özel koꢀullarında maddi zararla manevi zararı birbirinden
ayırmanın güç olduğuna dikkat çekmektedir.
Baꢀvuran hakkında verilen kınama cezası için 100.000 Euro talep etmektedir.
Baꢀvuran ayrıca aleyhinde açılan ceza davası sırasında ve sonrasında hakkında verilen ceza
mahkumiyeti nedeniyle maruz bırakıldığı manevi zarar için ise 1.000.000 Euro talep
etmektedir. Baꢀvuran bu meselenin kendisinin ailesinin ruhsal dengesi üzerinde yaptığı
olumsuz etkileri ve bu dönemde yaꢀadığı olayları dile getirmektedir. Baꢀvuran kırk sekiz
yaꢀında olduğu halde maruz bırakıldığı zorunlu iꢀsizlikten, mesleki kabiliyetlerinin
gerilemesinden ve meslek çevresindeki iliꢀkilerinin bozulmasından söz etmektedir.
Baꢀvuran son olarak, ‘toplum nezdinde itibarının iadesi’ için baꢀvuru konusu olan ceza
davasının yeniden görülmesini talep etmektedir.
Maddi tazminata iliꢀkin olarak, baꢀvuran, görevinden uzaklaꢀtırıldığı dönemde maruz kaldığı
maddi zarar için 150.000 Euro talep etmektedir. Bu bağlamda, baꢀvuran, otuz yedi ay
boyunca maaꢀının kesilmesinden dolayı gelir kaybına uğradığını ve sözkonusu kaybın 35.000
Euro değerinde olduğunu ifade etmektedir; baꢀvuran, aylık miktarın 408,890 TL (yaklaꢀık Euro’ya tekabül etmektedir) değerinde olduğunu gösteren 2000 yılının ꢁubat ayı maaꢀ
bordrosunun bir nüshasını ek olarak sunmaktadır. Sözkonusu miktara baꢀvuran, aynı
dönemdeki “gelir kayıplarını” oluꢀturan izleyen miktarları da eklemektedir: yararlanamadığı
banka faizi olarak 30.000 Euro, görevden uzaklaꢀtırıldığı dönemde bilirkiꢀi iꢀleri yapamaması
nedeniyle kazanamadığı yaklaꢀık 30.000 Euro, beklenen terfilerinden dolayı maaꢀ artıꢀı meꢀru
beklentisi olarak 15.000 ila 20.000 Euro olarak değerlendirdiği miktar.
Baꢀvuran, sözkonusu iddialarını desteklemek için sunduğu belgelere Hükümet tarafından el
konulduğunu ileri sürmektedir.
Hükümet, sözkonusu miktarların aꢀırı olduğu kanaatindedir ve baꢀvuranın ileri sürdüğü
iddialarını destekleyecek nitelikte belgelerin bulunmadığını belirtmektedir.
Zararın hesaplanması amacıyla dikkate alınması gereken farklı etkenleri ve davanın niteliğini
göz önüne alarak AĐHM, yukarıda sözü edilen farklı unsurları hesaba katarak ve hakkaniyete
uygun olarak toplam bir miktarın belirlenmesinin uygun olacağına hükmetmektedir. Sonuç
olarak, AĐHM, tazminatların tamamı için baꢀvurana 40.000 Euro ödenmesine
hükmetmektedir.
B. Yargılama masraf ve giderleri
Mevcut davada birleꢀtirilen iki baꢀvuru için, baꢀvuran, AĐHM önünde yapmıꢀ olduğu ve 500
Euro’sunun çeviri masrafları gibi masraflardan oluꢀan yargılama masraf ve giderleri için
3.000 Euro talep etmektedir. Baꢀvuran, AĐHM kendisini haklı bulduğu takdirde AĐHS’nin 41.
maddesi uyarınca kendisine ödenecek miktardan %10’nun avukata vereceğini içeren bir
avukatlık sözleꢀmesini ek olarak sunmaktadır. Aksi takdirde sözleꢀmede sözkonusu miktar
baꢀvuru baꢀına 2.500 Euro olarak sabitlenmiꢀtir.
Baꢀvuran, 164 YTL’ye (yaklaꢀık 100 Euro) tekabül eden çevirilerin faturasını da ek olarak
sunmaktadır.
Hükümet, miktarın aꢀırı olduğu ve mesnetten yoksun olduğu kansındadır.
AĐHM içtihadına göre bir baꢀvuran yargılama masraf ve giderlerinin geri ödemesini
gerçekliği, gerekliliği ve makul oranda oldukları ortaya konulduğu sürece elde edebilir.
Baꢀvuran tarafından sunulan avukatlık sözleꢀmesine iliꢀkin olarak AĐHM, baꢀvuran ile
avukatı arasındaki yükümlülüklerden doğan ve yargılama masraf ve giderleri için geri
ödenecek miktarı yalnızca iddia edilen masrafların gerçekliğine değil aynı zaman da makul
niteliğine göre (Iatridis-Yunanistan (adil tatmin), baꢀvuru no: 31107/96) değerlendirmesi
gereken AĐHM’yi bağlamayan quota litis bir anlaꢀmanın sözkonusu olduğu kanaatindedir.
AĐHM, Sözleꢀme’nin 41. maddesinde öngörüldüğü üzere hakkaniyete uygun olarak,
yargılama masrafı olarak 1000 Euro ödenmesine hükmeder.
C. Gecikme faizi
Gecikme faizi Avrupa Merkez Bankası’nın marjinal kredi kolaylıklarına uyguladığı orana üç
puanlık bir artıꢀ eklenerek belirlenecektir.
BU GEREKÇELERE DAYALI OLARAK, AĐHM, OYBĐRLĐĞĐYLE,
1. Baꢀvuruların birleꢀtirilmesine;
2. Baꢀvuruların kabuledilebilir olduğuna;
3. AĐHS’nin 10. maddesinin ihlal edildiğine;
4. AĐHS’nin 10. maddesi ile birlikte 13. maddesinin ihlal edildiğine;
5. a) AĐHS’nin 44/2 maddesi gereğince kararın kesinleꢀtiği tarihten itibaren üç ay içinde,
ödeme tarihindeki döviz kuru üzerinden YTL’ ye çevrilmek üzere, Savunmacı Devlet
tarafından baꢀvurana:
i. her türlü vergiden muaf tutularak, tazminatların tamamı için 40.000 Euro (kırk bin Euro)
ödenmesine;
ii. her türlü vergiden muaf tutularak yargılama masraf ve giderleri için 1.000 Euro (bin
Euro) ödenmesine;
b) sözkonusu sürenin bittiği tarihten itibaren ödemenin yapılmasına kadar Hükümet
tarafından, Avrupa Merkez Bankası’nın o dönem için geçerli olan faiz oranının üç puan
fazlasına eꢀit oranda basit faiz uygulanmasına;
6. Adil tatmine iliꢀkin diğer tüm taleplerin reddine;
KARAR VERMĐꢁTĐR.
Đꢀbu karar Fransızca olarak hazırlanmıꢀ ve AĐHM’nin iç tüzüğünün 77. maddesinin 2. ve
3. paragraflarına uygun olarak 13 Kasım 2008 tarihinde yazılı olarak bildirilmiꢀtir.
Mevcut karar ekinde, AĐHS’nin 45. maddesinin 2. paragrafı ve Đçtüzüğün 74. maddesinin
2. paragrafına uygun olarak Yargıç Sajó’nun mutabık oy görüꢀü bulunmaktadır.
YARGIÇ SAJÓ’NUN MUTABIK OY GÖRÜꢁÜ
(Tercüme)
AĐHS’nin 10. maddesinin ihlal edildiği yönündeki hükme katılıyorum. Bununla birlikte
ꢀunları da eklemek istiyorum.
Kayasu savcı sıfatıyla elinde bulunan mesleki imkanları kamuoyu açısından son derece büyük
bir önem arz eden bir konuda kullanmıꢀtır. Baꢀvuran, darbe failleri için af niteliği taꢀıyan bir
anayasa maddesiyle yaratılan dokunulmazlık zırhını delecek geçerli bir hukuki sürece
baꢀvurmaya gayret etmiꢀtir. Baꢀvuran ayrıca aynı amaca matuf olmak üzere ꢀahsi dilekçe
hakkını da kullanmayı denemiꢀtir.
Savunmacı Hükümet, neden sade vatandaꢀ sıfatıyla savcıların dilekçe verme haklarını
kısıtlamak gerektiğini izah edememiꢀtir. Resmi görevleri çerçevesinde dile getirdiği
beyanlarına iliꢀkin olarak bir savcının bir savunma avukatıyla aynı korumadan yararlanması
gerekirdi (Nikula – Finlandiya, no: 31611/96). AĐHM her ne kadar baꢀka bir bağlamda
‘muhtelif sözleꢀmeci devletlerde sanığın rakibi olan savcının göreviyle hakimin görevi
arasında var olan ayrım’ın (Nikula, adıgeçen, prg. 50) uygunluğunu kabul etmiꢀ ise de bir
hakim ve bir savcının görevleri birbirinden farklı olduğundan savcılar konusunda farklı
mülahazaların devreye girmesi gerekmektedir.
Savcıların beyanlarda bulunmaları noktasında bazı sınırlar mevcuttur. Adaletin sağlanması,
bilhassa da mahkemelerin tarafsızlığının ve dürüstlüğünün ve sanığın ya da üçüncü kiꢀilerin
ününün korunması gibi menfaatlerin varlığı bu yönde uygun bir unsur teꢀkil eder. Oysa ki
mevcut davada sözkonusu menfaatler tehlikeye girmemiꢀtir, zira Adana Cumhuriyet
Baꢀsavcısı baꢀvuranın istemini bir ihbar dilekçesi olarak değerlendirmiꢀ ve bu çerçevede
iꢀleme koymamıꢀtır.
Đddianamelerin basına iletilmesi konusunda benimsenecek davranıꢀ kurallarının belirlenmesi
tabiatıyla ulusal makamların görevidir. Ancak mevcut davada HSYK tarafından Kayasu
aleyhinde uygulanan yaptırımlar iddianamelerin yayımı ya da sızdırılmasına iliꢀkin disiplin
mülahazalarından kaynaklanmamaktaydı. Kayasu’nun meslekten ihracı TCK’nın 240. ve 159.
maddelerinin uygulanması sonucu mahkum edilmesinden kaynaklanmıꢀtır. Yargıtay 16 Nisan tarihli kesin karara uyarak baꢀvuranın ihtilaf konusu belgeyi basın mensuplarına
dağıtmak suretiyle daha geniꢀ bir kitleye ulaꢀmaya çalıꢀtığını, böylelikle de Türk Silahlı
Kuvvetleri’ni tahkir ve tezyif etme niyetini açıkça ortaya koyduğunu belirtmiꢀtir. Bu belgenin
dağıtılmasındaki sorun silahlı kuvvetlere sözde iftira edilmesiydi.
Đfade özgürlüğüne uygulanabilir sınırlama gerekçeleri ordu gibi bir kurumun Ayrıca
demokrasi içindeki konumu dikkat alındığında, ordunun genel olarak hükümetlere yönelik
uygulanan kamu kontrolünün en katısına maruz olması gerekmektedir (Bkz. diğerleri
arasında, Castells-Đspanya kararı, 23 Nisan 1992). Orduya hizmet veren kiꢀilerin, bağlı
bulundukları kuruma karꢀı yapılan bir karalama olayında çok istisnai olarak ꢀahsi ünleri zarar
görür. Ordu gibi kurumların üyelerinin, ꢀahsi olarak hafif bir zarar görebilme ihtimalleri
nedeniyle kurumun ününü koruma ihtiyaçları, varlığı itibarıyla kaçınılmaz olarak bir sansür
etkisi yaratacak global bir yasak konmasını gerektirmemektedir. Ordu gibi kurumların bir
parçası olmak, parçası olunan kurumun iyi ya da kötü ününün üyelerine de teꢀmil olması
riskini taꢀımaktadır ve bu kuruma ait olmakla birey bilerek bu riski göze almaktadır.
Bay Kayasu’nun TCK’nın 159. maddesi uyarınca mahkum edilmesinin AĐHS’nin 10.
maddesini ihlal ettiğine hükmedildiği cihetle, HSYK’nın görevden azletme kararının
sözkonusu maddenin gereklerine uygun olduğuna hükmedilemez. Kayasu’nun davranıꢀının
meslek ahlakına ne ölçüde aykırı olduğuna karar vermek HSYK’nın görevidir, ancak,
baꢀvuranın 159. madde uyarınca mahkum edilmesi nedeniyle, uygulanabilir kurallarda
tanımlanan görevden azil kriterlerine uyulmamıꢀtır.
Bay Kayasu ağır bir ꢀekilde cezalandırılmıꢀtır. Nitekim, kendisine verilen ağır para
cezasından daha ağır bir ceza var ki o da yalnızca iꢀinden değil aynı zamanda avukatlık
mesleğini sürdürme imkânından da yoksun kalmasıdır. Baꢀvuranın durumunda ancak bir
avukat olarak gelir kaybına uğramasını tamamiyle karꢀılayan bir tazminat telafi olabilir,
ayrıca davasının yeniden görülmesi gerekmektedir ki bu kendisine mesleğini yeniden icra
edebilmesi için bir ꢀans verecektir.
22
© Rada Europy / Europejski Trybunał Praw Człowieka, źródło: HUDOC (hudoc.echr.coe.int), pozyskano 15.07.2026. · Źródło