65715/01
WyrokETPCz2007-02-20ECLI:CE:ECHR:2007:0220JUD006571501
Analiza orzeczenia
Sekcja wygenerowana przez AI na podstawie treści orzeczenia — nie stanowi cytatu.
Zagadnienie prawne
Czy obecność sędziego wojskowego w składzie sądu bezpieczeństwa państwa (DGM) oraz brak ponownego zbadania dowodów po usunięciu sędziego wojskowego naruszyły prawo skarżącego do niezależnego i bezstronnego sądu zgodnie z art. 6 ust. 1 Konwencji? Czy skazanie skarżącego za członkostwo w organizacji terrorystycznej, związane z jego działalnością wydawniczą, naruszyło jego prawo do wolności wyrażania opinii z art. 10 Konwencji?Ratio decidendi
Trybunał uznał, że obecność sędziego wojskowego w składzie sądu bezpieczeństwa państwa (DGM) w momencie wydania pierwszego wyroku, który był kluczowy dla sprawy, naruszyła zasadę niezależności i bezstronności sądu, co stanowiło naruszenie art. 6 ust. 1 Konwencji. Mimo że ponowne rozpoznanie sprawy odbyło się przed sądem złożonym wyłącznie z sędziów cywilnych, Trybunał stwierdził, że nie powtórzono czynności dowodowych, które miały decydujące znaczenie dla wyniku sprawy, co nie usunęło początkowych wątpliwości co do bezstronności. W odniesieniu do art. 10, Trybunał uznał, że skazanie skarżącego dotyczyło jego członkostwa w nielegalnej organizacji terrorystycznej, a nie samego wyrażania opinii, co wykluczało zastosowanie art. 10 Konwencji.Stan faktyczny
Skarżący, Mustafa Benli, był redaktorem odpowiedzialnym magazynów politycznych. Został aresztowany w lutym 1998 r. i oskarżony o członkostwo w organizacji terrorystycznej Türkiye Devrim Partisi (TDP) oraz o propagandę na jej rzecz poprzez publikowane magazyny. Początkowo został skazany przez Sąd Bezpieczeństwa Państwa w Ankarze (DGM), w którego skład wchodził sędzia wojskowy, na cztery lata i sześć miesięcy więzienia. Wyrok ten został uchylony przez Sąd Kasacyjny. W ponownym procesie, przed DGM złożonym wyłącznie z sędziów cywilnych, ale bez ponownego zbadania dowodów, skarżący został ponownie skazany na dwanaście lat i sześć miesięcy więzienia. Sąd Kasacyjny podtrzymał ten wyrok.Rozstrzygnięcie
Trybunał jednogłośnie: stwierdza dopuszczalność skarg w zakresie art. 6, 9 i 10 Konwencji, a pozostałą część skargi uznaje za niedopuszczalną; stwierdza naruszenie art. 6 ust. 1 Konwencji z powodu braku niezależności i bezstronności Sądu Bezpieczeństwa Państwa w Ankarze; uznaje, że nie jest konieczne rozpatrywanie pozostałych zarzutów dotyczących art. 6 Konwencji; stwierdza brak naruszenia art. 10 Konwencji; uznaje, że nie ma odrębnej kwestii w zakresie art. 9 Konwencji; stwierdza, że samo niniejsze orzeczenie stanowi wystarczające zadośćuczynienie za szkody niemajątkowe, które skarżący mógł ponieść; oddala pozostałe roszczenia o słuszne zadośćuczynienie.Pełny tekst orzeczenia
CONSEIL DE
L'EUROPE
AVRUPA
KONSEYİ
AVRUPA İNSAN HAKLARI MAHKEMESİ
BENLİ- TÜRKİYE DAVASI
(Başvuru no:65715/01)
KARARIN ÖZET ÇEVİRİSİ
STRAZBURG Şubat 2007
İşbu karar AİHS’nin 44§2 maddesinde belirtilen koşullar çerçevesinde kesinleşecektir. Şekli
bazı düzeltmelere tabi olabilir.
______________________________________________________________________________________
© T.C. Dışişleri Bakanlığı, 2007. Bu gayrıresmi özet çeviri Dışişleri Bakanlığı Avrupa Konseyi ve İnsan
Hakları Genel Müdür Yardımcılığı tarafından yapılmış olup, Mahkeme’yi bağlamamaktadır. Bu çeviri,
davanın adının tam olarak belirtilmiş olması ve yukarıdaki telif hakkı bilgisiyle beraber olması koşulu ile
Dışişleri Bakanlığı Avrupa Konseyi ve İnsan Hakları Genel Müdür Yardımcılığı’na atıfta bulunmak
suretiyle ticari olmayan amaçlarla alıntılanabilir.
Türkiye Cumhuriyeti aleyhine açılan ve 65715/01 başvuru no’lu davanın nedeni bu
ülke vatandaşı olan Mustafa Benli’nin (başvuran), Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne
(AİHM) 24 Ekim 2000 tarihinde Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin Temel İnsan Haklarını
güvence altına alan 34. maddesi uyarınca yapmış olduğu başvurudur.
Başvuran, AİHM önünde Ankara Barosu avukatlarından Hüseyin Erdoğan tarafından
temsil edilmektedir.
OLAYLAR
I. DAVA KOŞULLARI
Olayların meydana geldiği dönemde başvuran Hedef, Liseli Arkadaş ve Alevi Halk
Gerçeği isimli siyasi dergilerin sorumlu yazı işleri müdürüdür.
Başvuran, 24 Şubat 1998 tarihinde yakalanmış ve muayene edilmek üzere adli tıp
doktoruna götürülmüştür. Muayene sonucunda hazırlanan raporda başvuranın vücudunda
herhangi bir darp ve cebir izine rastlanılmadığı belirtilmiştir.
Daha sonra ise başvuran, Çorum Emniyet Müdürlüğü Terörle Mücadele Şubesi’nde
gözaltına alınmıştır.
Başvuran 27 Şubat 1998 tarihinde kadar sorgulanmıştır. Bu tarihte başvuran, Türkiye
Devrim Partisi (TDP) isimli silahlı örgüt üyesi olduğunu belirttiği ve yayınladığı dergilerin,
özellikle de Hedef isimli derginin, bu örgütün eylem ve ideolojisini desteklediğini kabul ettiği
bir ifade imzalamıştır.
Başvuran, gözaltı süresinin sonunda aynı doktor tarafından tekrar muayene edilmiş ve
muayene sonucunda başvuranın vücudunda herhangi bir darp ve cebir izine rastlanılmamıştır.
Muayene sonrasında Çorum Cumhuriyet Savcısı tarafından başvuranın ifadesi
alınmıştır. Başvuran polise verdiği ifadenin büyük bir kısmını reddetmiştir. Başvuran, TDP ile
hiçbir ilgisinin bulunmadığını belirtmiş ve dava konusu dergilerin birer nüshasını saklasa bile
adli olarak yasaklanmış olmalarına rağmen bunları dağıtmadığını ifade etmiştir.
Cumhuriyet Savcısı, başvuranın serbest bırakılmasına karar vermiştir.
Bununla birlikte Ankara Devlet Güvenlik Mahkemesi (DGM) yedek hakimi isnat
edilen başka suçlara dayanarak, 8 Mayıs 1998 tarihinde başvuran hakkında yakalama
müzekkeresi çıkarmıştır.
Başvuran böylece Çorum Sulh Ceza Hakimi karşısında sevk edilmiştir. Çorum Sulh
Ceza hakimi, TDP’ye üyesi olduğu gerekçesiyle başvuranın tutuklanmasına karar vermiştir.
Bu karar itiraza açık bir karardır. Mayıs 1998 tarihinde Ankara DGM Cumhuriyet Savcısı, aralarında başvuranın da
bulunduğu sekiz kişi hakkında, Türk Ceza Kanunu’nun 168 § 1. ve 312 § 2. maddesini ihlal
ettikleri gerekçesiyle suç duyurusunda bulunmuştur. Ankara DGM Cumhuriyet Savcısı,
başvuranı TDP’nin yöneticilerinden biri olmakla ve haklı kin ve düşmanlığa sevk etmekle
itham etmiştir.
DGM Cumhuriyet Savcısı, TDP’nin 1992 yılının Ağustos ayında anayasal rejimi değiştirerek
yerine komünist bir rejim kurmayı amaçladığını açıkladığını hatırlatmaktadır. Bölgesel ve
yerel komiteler şeklinde örgütlenen TDP, 1993 tarihinden itibaren İstanbul ve Sivas illerinin
kırsal kesimlerinde bombalı saldırı, adam kaçırma ve öldürme eylemlerinde bulunmuştur. Bu
nedenle hiç kuşkusuz bu örgüt “silahlı bir örgüt” niteliğindedir.
TDP’nin yasak olan yayını Gerilla dergisi olup, Hedef ve Liseli Arkadaş isimli
dergileri yasal yollarla yayınlamayı başaramamış ve bu dergileri gizli şekillerde basmıştır.
Özellikle Hedef isimli dergi, aleni olarak örgütün propagandasını yapmakta ve güvenlik
güçleri ile girilen çatışma sırasında ölen kişileri şehit olarak nitelendirmekteydi. Aynı
zamanda bu derginin çok sayıda nüshası mahkeme kararı ile yasaklanmış ve toplatılmıştır, bu
Hedef dergisinin çok sayıda nüshasını elinde bulunduran sanıkların bu tedbirden bihaber
olması mümkün değildir.
Cumhuriyet Savcısı iddialarını desteklemek amacıyla, Hedef dergisinin çok sayıda
nüshasında, TDP’nin eylemlerinin “Türkiye Devrimci Hareketi” olarak nitelendirildiği
hususuna dikkat çekmektedir. Bununla ilgili olarak, Hedef dergisinin TDP’nin politikasının
ve ideolojisinin yayılmasını amaçlayan 63 (sayfa 2), 64 (sayfa 10-11), 66 (sayfa 14-15), 67
8sayfa 11), 68 (sayfa 11 ve 20) sayılı nüshalarına ve bu derginin örgütün “yayın organı”
olduğunun aleni bir şekilde belirtildiği 60 (sayfa 18), 62 (sayfa 14) ve 63 (sayfa 7) sayılı
nüshalarına atıfta bulunmaktadır. Bu dergide aynı zamanda “Kuşkusuz yayının en temel
misyonu TDP’nin ideoloji ve politikasının yayılmasının ve örgütlenmesinin bir aracıdır”
şeklinde Hedef dergisinin temel işlevi açıklanmıştır. Cumhuriyet Savcısı ayrıca, Liseli
Arkadaş isimli derginin TDP’nin genç öğrencilere yönelik bir yayını olduğunu belirtmiştir.
Yukarıda yer alan nedenlerden dolayı Cumhuriyet Savcısı başvuranları aşağıda yer
alan suçları işlemekle itham etmiştir:
-
E.T. ve E.K. isimli sanıkların yardımı ile dava konusu dergilerin, İstanbul’da
yayınlanmasını ve Çorum’da dağıtılmasını sağlamak;
-
-
-
Bu dergilerin TDP’nin propaganda aracı olarak kullanılmasını sağlamak;
E.T. ve E.K. isimli sanıkları bünyelerine almak; Mayıs 1997 tarihinde Çorum’da düzenlenen gösteri sırasında TDP guruplarını
yönetmek ve “Ya zafer ya ölüm” ve “Birlik-Mücadele-Zafer” şeklindeki örgüt
ifadelerinin yazılı olduğu pankartlarla yürüyüşe katılmak; benzer pankartlar
eşliğinde, “Serap, Suna, Ertan, Rıza Gökdemir’ler ölmedi, Partimiz mücadele
etmeye devam ediyor” sloganları atarak 1 Mayıs 1998 tarihinde Çorum’da
düzenlenen yürüyüşe katılmak;
-
E.Y. isimli militanın ölüm yıldönümü olması sebebiyle Çorum’da anma
toplantıları yapmak, ve anma toplantısı sırasında yapılan konuşmalarda E.Y. isimli
militandan bir kahraman olarak bahsetmek;
-
-
Hedef dergisinin bütün sayılarını ve “Çorum halkının silahlı direnişi” isimli kitabı
evinde muhafaza etmek; Mart 1998 tarihli gösteri sırasında ve 21 Mart tarihinde kutlanan nevruz bayramı
sırasında yukarıda belirtilen sloganları atmak;
Başvuran, esasa bakan hakimler önünde polise verdiği ifadeyi bir kez daha
reddetmiştir. Başvuran 1 Mayıs 1998 tarihli gösteriye ve Nevruz bayramına katıldığını kabul
etmiş ve “Birlik-Mücadele-Zafer” ya da “Yaşasın Nevruz” gibi yasal sloganları attığını
belirtmiştir. Başvuran hiçbir zaman anma toplantıları düzenlemediğini beyan etmiştir.
Başvuran, dava konusu bazı makalelerin suç unsuru teşkil etmediklerine emin olması
sebebiyle yayınlanmasına izin verdiğini savunmuştur.
Ankara DGM, 28 Eylül 1998 tarihli bir kararla TDP’nin propagandasını yapan
dergileri hazırladıkları ve yayınladıkları gerekçesiyle başvuranın suçlu olduğuna karar veriş
ve TCK’nın 169. maddesi ile Terörle Mücadele Kanunu’nun 5. maddesi uyarınca silahlı
örgüte “yardım ve yataklık” ettiği gerekçesiyle dört yıl altı ay hapis cezasına mahkum
etmiştir.
Ankara DGM, aralarında E.T. ve E. K. isimli şahısların da bulunduğu diğer sanıkların
beraatına karar vermiştir.
Esasa bakan hakimler karar gerekçelerinde Hedef dergisinin bazı sayısında yayınlanan
bölümlere dikkat çekmişlerdir. Bu bölümlerde, derginin TDP’nin ideolojisini yaymak için
yayınladığı ifade edilmektedir. Başvuran Hedef isimli derginin, E.T. ve E.K. isimli kişilerin
yardımıyla Çorum’da dağıtılmasını sağlayarak, dava konusu yayınlar aracılığıyla TDP’ye
anayasaya karşı olan ideolojisini yayma konusunda yardım etmiştir.
Sonrasında Ankara DGM, başvuran TDP’ye üye olduğunu kesin bir şekilde ortaya
koyabilecek kanıtların bulunmadığına karar vermiş ve savcılık tarafından dile getirilen
gösteriler sırasında taşınan pankartların, başvuranın bu örgütle herhangi bir bağlantısının
olduğunu ortaya koymadığı kanaatine varmıştır. Esasa bakan hakimler, aynı nedenlerle isnat
edilen diğer suçlardan da başvuranın beraat etmesine karar vermiştir.
Başvuran ve Devlet Bakanı temyiz başvurusunda bulunmuştur. Başvuran, TCK’nın
169. maddesi uyarınca cezalandırılmasını gerektirecek herhangi somut bir delilin
bulunmadığını belirtmiştir. Başvuran aynı zamanda zorla imzaladığını belirttiği ve polis
tarafından sunulan ifadesinin aleyhinde kullanılmasını gerekçe olarak göstermiştir.
Yargıtay, 23 Ağustos 1999 tarihli bir kararla temyiz edilen kararı başvuran lehinde
bozmuştur. Yargıtay, Devlet Bakanı’nın görüşünden hareketle isnat edilen suçlamaların
TCK’nın 168 § 2. maddesi uyarınca “yardım ve yataklık” değil “örgüt üyesi” olmak suçunu
teşkil ettiğine kanaat getirmiştir.
Geçen zaman zarfında Ankara DGM bünyesinde yer alan askeri hakim sivil bir
hakimler değiştirilmiştir.
Ankara DGM’nin yeni kurulu, başvuranı dinledikten hemen sonra 10 Kasım 1999
tarihinde kararını açıklamıştır. Ankara DGM, şimdiye kadar alınan soruşturma tedbirlerini
yenilemeden ve özellikle E. K. ve E. T. İsimli eski sanıkların ifadesine başvurmadan Yargıtay
kararını kabul etmiş ve TCK’nin 168 § 2. maddesi uyarınca “örgüt üyesi” olmak suçundan
başvuranı on iki yıl altı ay hapis cezasına mahkum etmiştir.
Ankara DGM kararını gerekçelendirmek için, dava konusu yayınlarla ilgili olarak bir
önceki kararlarını benimsemiştir. Bununla birlikte Ankara DGM, başvuranın sözkonusu
dergiyi yayınlama ve dağıtma işinin, TDP’nin bölgesel yönetiminden ve örgüt adına
sempatizan kazandırmaktan daha farklı bir görev olmadığını eklemiştir. Bu faaliyetler,
devamlılığı ve çeşitliliği dikkate alındığında, sözkonusu silahlı örgütün aktif bir üyesinin
yerine getireceği faaliyetler niteliğindedir.
Başvuran, aleni duruşma yapılmasını talep ederek kararı temyiz etmiş ve bu talebi
kabul edilmiştir. Yargıtay, 20 Nisan 2000 tarihinde tarafları ve avukatları dinledikten sonra,
kararın 26 Nisan 2000 tarihinde açıklanacağı hususunda tarafları bilgilendirmiştir.
Yargıtay, 26 Nisan 2000 tarihinde başvuranın avukatının yokluğunda temyiz edilen
kararı onayan kararını açıklamıştır.
HUKUK AÇISINDAN
I. KABULEDİLEBİLİRLİK HAKKINDA
A. Hükümet’in ön itirazı hakkında
Hükümet, 20 Nisan tarihinde açıklanan Yargıtay kararından altı ay sonra 24 Ekim tarihinde yapılan başvurunun gecikmeli olduğunu belirtmektedir.
Hükümet ayrıca, başvuranın şikayetleri ile ilgili olarak ulusal mahkemelere
başvurmaması sebebiyle mevcut davada iç hukuk yollarının tüketilmediğini belirtmektedir.
Başvuran bu konuda görüş bildirmemektedir.
B. AİHM’nin Takdiri
Hükümet’in itirazının birinci kısmı ile ilgili olarak AİHM, Türkiye aleyhinde açılan
benzer davalarda altı ay kuralının uygulanması hususundaki yerleşik içtihadını
hatırlatmaktadır (Bkz., diğerleri arasında, Tahsin İpek-Türkiye (karar), no: 39706/98, 7 Kasım
2000, Yavuz ve diğerleri-Türkiye (karar), no: 48064/99, 1 Şubat 2005). AİHM, bu konuda
benimsenen kriterler uyarınca altı aylık sürenin başlangıç tarihini, Yargıtay kararının
bulunduğu dosyanın Ankara DGM kalemine ulaştığı tarih olarak belirlemeyi uygun
görmektedir, hiç kuşkusuz bu tarih Yargıtay kararının açıklandığı 26 Nisan 2000 tarihinden
daha önceki bir tarihe tekabül etmemektedir.
Bu nedenle 24 Ekim 2000 tarihinde yapılan mevcut başvuru, AİHS’nin 35 § 1.
maddesinde ifade edilen altı aylık süre kuralı dikkate alındığında herhangi bir sorun teşkil
etmemektedir.
İtirazın ikinci kısmı ile ilgili olarak AİHM, iç hukuk yollarının tüketilmediğini belirten
Hükümet’in, başvuranın şikayetlerinin telafisini sağlayabilecek ve kullanılabilir olan başvuru
yollarının var olduğu hususunda kendisini ikna etmesi gerektiğini belirtmektedir (diğerleri
arasında, Akdivar ve diğerleri-Türkiye, 16 Eylül 1996 tarihli karar).
Hükümet’in itirazları bu hususta herhangi bir açıklama getirmediğinden AİHM’nin bu
itirazı reddetmesi gerekmektedir.
Özet olarak AİHM, Hükümet’in itirazını reddetmektedir.
Bununla birlikte AİHM, mevcut davada AİHS’nin 3. maddesine ilişkin olarak dile
getirilen şikayetin aşağıda yer alan nedenlerde dolayı kabuledilebilir ilan edilemeyeceği
kanaatindedir.
Başvuran üç gün süren gözaltı sırasında kötü muameleye maruz kaldığını ileri
sürmektedir.
Bu konudaki yerleşik içtihatlardan yola çıkan AİHM (Bkz., diğerleri arasında, Zeynep
Avcı-Türkiye, no: 37021/97, 6 Şubat 2003, ve yer alan atıflar), başvuranın ne somut bir delil
ya da delil başlangıcı ne de kötü muamele iddialarını destekleyecek ya da öyle ya da böyle 24
ve 27 Şubat 1998 tarihli sağlık raporlarında yer alan teşhisler hakkında şüphe uyandıracak
ikna edici ve ayrıntılı açıklamalar sunduğunu not etmektedir (Bkz., Dolaşan-Türkiye (karar),
no: 29592/96, 1 Temmuz 2003, ve yer alan atıflar). Ayrıca başvuran, yargılamanın hiçbir
aşamasında bu teşhislere itiraz ettiğini belirtmemiştir (Yalım-Türkiye (karar), no: 40533/98, 4
Nisan 2006). Ayrıca dava dosyasından, 27 Şubat 1998 tarihinde kendisini dinleyen hakimler
huzurunda başvuran korktuğu gerekçesiyle ilk ifadesini okumadan imzaladığını iddia etmekle
yetinmiştir. Oysa ki bu türden bir iddia, AİHS’nin 3. maddesi bakımından savunulabilir bir
şikayeti desteklemek için yeterli olmamaktadır (mutatis mutandis, ibidem, ve Ercan Arslan ve
diğerleri-Türkiye, (karar), no: 43877/98, 22 Mayıs 2001).
Değerlendirilecek başka unsurların bulunmaması sebebiyle ve başvuranın Türk
hukukunda ilgili bütün başvuru yollarına başvurduğu varsayılsa bile (Cardot-Fransa, 19 Mart tarihli karar) AİHM, ileri sürülen kötü muamele iddialarının AİHS’nin 35 § 3. maddesi
bakımından açıkça dayanaktan yoksun olduğu kanaatindedir.
Özetle AİHM, AİHS’nin 6., 9. ve 10. maddelerine ilişkin olarak yapılan şikayetlerin
kabuledilebilir olduğuna ve geri kalan kısmının AİHS’nin 35 § 4. maddesi uyarınca
kabuledilemez olduğuna karar vermiştir.
II. AİHS’NİN 6. MADDESİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI HAKKINDA
Başvuran, AİHS’nin 6 §§ 1. maddesinin ihlal edildiğini ileri sürmektedir.
A. Tarafların Argümanları
Başvuran öncelikle, kendisini yargılayan ve mahkum eden DGM’nin bünyesinde
askeri bir hakim bulunması nedeniyle, bağımsız ve tarafsız bir mahkeme tarafından adil
olarak yargılanmadığından şikayetçi olmaktadır.
Başvuran ikinci olarak, Cumhuriyet Başsavcısının temyiz başvurusunun
kabuledilebilirliği hakkındaki tebliğnamesinin kendisine tebliğ edilmemesi nedeniyle,
Yargıtay’a sunacağı savunmasını hazırlamak için kendisine gerekli zamanın ve kolaylığın
sağlanmadığını ileri sürmektedir.
Başvuran son olarak, Yargıtay kararının gerekçesiz olduğunu ve bu durumun Türk
Hukukunda kendisine tanınan etkili başvuru yolunu kullanmasına engel teşkil ettiğini iddia
etmektedir.
AİHM, 1999 yılında düzenleme yapılmasına kadar DGM’de bulunan hakimlerin
atanması ve seçilmesi işleminin ve adli görevlerini yerine getirirken bu hakimlerin
faydalandıkları güvencelerin, AİHM’nin bu konudaki içtihadına tam olarak uyduğu hususunu
hatırlatmaktadır. Yargıtay’ın hukuki denetimine tabi olan Ankara DGM’nin, bağımsız ve
tarafsız olmadığı hususunda başvuranda herhangi bir şüphe uyandırması mümkün değildir.
Her ne olursa olsun, 10 Kasım 1999 tarihli ikinci karar yalnızca sivil hakimlerden oluşan bir
kurul tarafından verilmiş bir karardır.
Hükümet, temyiz başvuruları ile ilgili olarak Cumhuriyet Başsavcısının
tebliğnamesine ulaşabilmek için avukat Erdoğan’ın Yargıtay kaleminden, dosyanın hangi sayı
ile kayda alındığı hususunda bilgi almasının ve dosyayı incelemesinin yeterli olacağını ifade
etmektedir. Bununla ilgili olarak Hükümet, 1 Haziran 2005 tarihinde kabul edilen yeni Ceza
Muhakemeleri Usulü Kanunu ile, Cumhuriyet Başsavcısının tebliğnamesinin davacılara tebliğ
edildiği hususunu dile getirmektedir.
Sonuç olarak Hükümet, mevcut davada Yargıtay’ın karar gerekçesinin yeterli ve açık
olduğunu belirtmektedir.
B. AİHM’nin Takdiri
AİHM, Türkiye aleyhinde açılan benzer davalarda bağımsızlık ve tarafsızlıktan
yoksunluğu kanıtlanmış bir mahkemenin hiçbir şart altında davasını gördüğü kişilere adil bir
yargılamayı garanti edemeyeceğine kanaat getirdiğini hatırlatmaktadır. AİHM aynı zamanda,
bu noktada AİHS’nin 6 § 1. maddesinin ihlal edildiği tespit edildiği taktirde, adil
yargılanmaya ilişkin diğer şikayetlerin ayrıca incelenmesinin gerekli olmadığını birçok kez
açıklamıştır (Çıraklar-Türkiye, 28 Ekim 1998 tarihli karar).
Bu nedenle öncelikle bu sorunun üzerinde durulması uygun olacaktır.
Mevcut davada Hükümet’in, 6 § 1. maddenin ihlali ile sonuçlanan benzer davalardan
farklı olarak, davanın seyrini farklı sonuçlandıracak hiçbir tespit ve delil sunmadığı hususunu
tespit etmek gerekmektedir (Bkz., Özel-Türkiye, no: 42739/98, 7 Kasım 2002, ve Özdemir-
Türkiye, no: 59659/00, 6 Şubat 2003).
Esasında, mevcut başvuruda olduğu gibi, ağır suçlardan ötürü DGM’de yargılanan
başvuranın, aralarında asker kökenli bir hakimin yer aldığı mahkeme önüne çıkma konusunda
endişe duyması anlaşılabilmektedir. Dolayısıyla başvuran, Ankara Devlet Güvenlik
Mahkemesi’nin davanın gerekçesine yabancı mülahazalar ışığında sebepsiz bir yargı kararı
almasından haklı olarak kaygı duyması mümkündür. Ağustos 1999 tarihinde ilk derece mahkemesi kararının bozulmasından sonra
dosya, yalnızca sivil hakimlerden oluşan bir kurul tarafından tekrar incelenmiştir. Bununla
birlikte yeni kararın, askeri hakimin katılımı ile alınan ve davanın sonucu için belirleyici
nitelikte olan tedbirler yinelenmeksizin 10 Kasım 1999 tarihinde açıklanması nedeniyle bu
durum bir sonuca götürmemektedir (bu konuda bkz., Kabasakal ve Atar-Türkiye, no:
700084/01 ve 70085/01, 19 Eylül 2006, yer alan atıflar, özellikle Ceylan-Türkiye (karar), no:
68953/01).
Sonuç olarak başvuranın, Ankara DGM’nin bağımsız ve tarafsız bir mahkeme
olmadığına dair endişelerinin nesnel olarak doğrulandığına ve mevcut davada askeri hakimin
kuruldan çıkarılması ile başvuranın bu şüphesinin bertaraf edilmediğine kanaat getirebiliriz
(Bkz. Kabasakal ve Atar-Türkiye).
Bu nedenle AİHM bu bakımdan AİHS’nin 6 § 1. maddesinin ihlal edildiğine karar
vermiş ve dava konusu yargılamanın hakkaniyete uygun olarak yapılmadığı hususunda dile
getirilen şikayetlerin incelenmesinin gerekli olmadığı kanaatine varmıştır.
III. AİHS’NİN 9. VE 10. MADDELERİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI
HAKKINDA
Başvuran, ceza mahkumiyetinin AİHS’nin 9. ve 10. maddelerini ihlal ettiğini ileri
sürmektedir.
Oysa ki AİHM, mahkemenin bu konudaki mevcut içtihadı uyarınca başvurunun bu
kısmının 10. madde kapsamında incelenmesinin uygun olacağı kanaatindedir.
A. Tarafların Argümanları
Başvuran, gizli bir silahlı örgüt üyesi olarak kabul edilmesi ve sorumlu yazı işleri
müdürü sıfatı ile mahkum edilmesi nedeniyle üzüntü duymaktadır. Başvuran, olayların
meydana geldiği dönemde, dava konusu dergilerin yayınlanmasını yasaklayan herhangi bir
hukuki kararın bulunmadığı hususuna dikkat çekmektedir.
Hükümet, bu dergilerin TDP’nin propaganda planının bir parçası olduğunu ve
başvuranın, yalnızca bu propagandanın bir parçası olduğu için değil de aynı zamanda çok
sayıda saldırıdan sorumlu olan bu örgütün aktif üyesi olduğu için mahkum edildiğini
belirtmektedir. Bu nedenle AİHS’nin 10. maddesi mevcut davaya uygulanamaz.
Hükümet ayrıca tespit edilebilecek her türlü müdahalenin, AİHS’nin 10 § 2. maddesi
uyarınca haklı bir müdahale olarak değerlendirilmesi gerektiğini ifade etmektedir.
B. AİHM’nin Takdiri
AİHM iddianamede yer verilen gerekçeleri ve ulusal mahkemeler tarafından
başvuranın mahkum edilmesi için benimsenen gerekçeleri büyük bir dikkatle incelemiştir.
Esasa bakan hakimlere göre, çeşitliliği ve devamlılığı dikkate alındığında başvuranın
faaliyetleri, TCK’nın 168 § 2. maddesi uyarınca silahlı örgüt üyesi olmak suçunu teşkil
etmektedir.
Sonuç olarak AİHM yalnızca, bu davaya benzeyen önceki davalarda ortaya çıkan
düşünce biçimini benimseyebilir (Bkz., diğerleri arasında, Mehmet Reşit Arslan-Türkiye
(karar), no: 31320/02, 1 Haziran 2006, F.A.-Türkiye (karar), no: 36094/97, 1 Şubat 2005;
Müslüm Gündüz (karar), no: 59997/00, 9 Kasım 2004; Şirin-Türkiye (karar), no: 47328/99, 27
Nisan 2004, ve Kılıç-Türkiye (karar), no: 48498/98, 8 Temmuz 2003).
Bu bağlamda AİHM mevcut davada başvuranın, görüşünü açıklaması ya da
toplantılara katılması nedeniyle mahkum edildiğinin kabul edilemeyeceği ve Türk makamları
tarafından terör örgütü olarak nitelendirilen yasadışı bir örgüte üye olması nedeniyle mahkum
edildiği kanaatindedir. Aynı zamanda, dava konusu mahkumiyet kararının, AİHS’nin 10.
maddesi ile tanınan özgürlüklere bir müdahale teşkil ettiği yönünde bir değerlendirme
yapılması mümkün değildir.
Bu maddenin ihlal edildiğine dair herhangi bir tespit yapılması mümkün değildir.
IV. AİHS’NİN 41. MADDESİNİN UYGULANMASI HAKKINDA
Bununla ilgili olarak Hükümet, başvuranın bu konudaki iddialarının geç iletildiği
hususunu dile getirmektedir. Oysa ki AİHM, bu iddiaların belirtilen süre dışında gönderilen
yazının içerisinde yer aldığını fakat AİHM’nin iç tüzüğünün 38 § 1 in fine maddesi uyarınca
dosyaya eklendiğini not etmektedir. Bu nedenle, sözkonusu iddiaların incelenmesi hususunda
herhangi bir engel bulunmamaktadır.
A. Tazminat
Başvuran, 20.000 Euro maddi ve 30.000 Euro manevi tazminat talebinde
bulunmaktadır.
Hükümet bu miktarların aşırı olduğunu belirtmektedir.
AİHM dosyada yer alan unsurların, AİHS’nin 6 § 1. maddesinin ihlal edildiği tespiti
ile talep edilen maddi zarar arasında herhangi bir nedensellik bağı içermediğini tespit
etmektedir.
Manevi tazminatla ilgili olarak AİHM, mevcut dava koşulları dikkate alındığında, ihlal
tespitinin adil tazmin için başlı başına yeterli olduğu kanaatindedir (Bkz., Çıraklar-Türkiye
kararı). Bununla birlikte, bu davada olduğu gibi bir kimse AİHS’nin gerekli kıldığı tarafsız ve
bağımsız olma koşullarını yerine getirmeyen bir mahkeme tarafından cezaya mahkum
edildiğinde, ilgilinin isteği üzerine yeni bir dava ya da yargılamanın yeniden başlatılması,
tespit edilen ihlalin telafisi için en uygun yolu teşkil ettiği hususunu hatırlatmak
gerekmektedir (Bkz., Öcalan-Türkiye, no: 46221/99).
B. Masraf ve Harcamalar
Başvuran avukat masrafları için 5.000 Euro ve diğer mahkeme masrafları için 500
Euro talep etmektedir.
Hükümet bu talebin belgelerle doğrulanmadığını belirtmektedir.
AİHM’nin içtihadı uyarınca, ancak gerçekten yapılan ve makul miktardaki masraf ve
harcamalar geri ödenebilmektedir. AİHM, başvuranın başvurudaki yazılı görüşlerinde
gerekçelendirmeden bu talebini dile getirdiğini tespit etmektedir (Adamiak-Polonya, no:
20758/03, 28 Kasım 2006).
Bu nedenle, bu ad altında başvurana herhangi bir ödeme yapılmasının gerekli
olmadığına karar vermiştir.
BU GEREKÇELERE DAYALI OLARAK AİHM OYBİRLİĞİYLE,
1. AİHS’nin 6., 9. ve 10. maddelerine ilişkin olarak yapılan şikayetlerin kabuledilebilir
olduğuna ve başvurunun geri kalan kısmının kabuledilemez olduğuna;
2. Ankara Devlet Güvenlik Mahkemesi’nin bağımsızlıktan ve tarafsızlıktan yoksun
olması sebebiyle AİHS’nin 6 § 1. maddesinin ihlal edildiğine;
3. AİHS’nin 6. maddesine ilişkin olarak yapılan şikayetlerin geri kalan kısmının
incelenmesinin gerekli olmadığına;
4. AİHS’nin 10. maddesinin ihlal edilmediğine;
5. AİHS’nin 9. maddesi bakımından farklı herhangi bir sorunun ortaya çıkmadığına;
6. Mevcut kararının kendisinin, başvuranın uğradığını iddia ettiği manevi zararın
tazmini için başlı başına yeterli olduğuna;
7. Adil tazmine ilişkin diğer taleplerin reddedilmesine;
Karar vermiştir.
İşbu karar Fransızca olarak hazırlanmış ve AİHM’nin iç tüzüğünün 77 §§ 2 ve 3.
maddesine uygun olarak 20 Şubat 2007 tarihinde yazıyla bildirilmiştir.
10
© Rada Europy / Europejski Trybunał Praw Człowieka, źródło: HUDOC (hudoc.echr.coe.int), pozyskano 12.07.2026. · Źródło