68514/01

WyrokETPCz2008-07-17ECLI:CE:ECHR:2008:0717JUD006851401

Analiza orzeczenia

Sekcja wygenerowana przez AI na podstawie treści orzeczenia — nie stanowi cytatu.

Zagadnienie prawne
1. Czy obecność sędziego wojskowego w składzie Sądu Bezpieczeństwa Państwa (DGM) orzekającego w sprawie cywilów narusza prawo do niezawisłego i bezstronnego sądu z art. 6 ust. 1 Konwencji? 2. Czy skazanie na karę pozbawienia wolności za udział w demonstracjach i wygłaszanie haseł popierających lidera organizacji terrorystycznej stanowi naruszenie wolności wypowiedzi z art. 10 Konwencji, biorąc pod uwagę charakter i wagę nałożonej kary?
Ratio decidendi
Trybunał potwierdził swoje ugruntowane orzecznictwo, zgodnie z którym obecność sędziego wojskowego w składzie sądu cywilnego (DGM) orzekającego w sprawach cywilów budzi uzasadnione obawy co do niezawisłości i bezstronności sądu, naruszając tym samym prawo do rzetelnego procesu z art. 6 ust. 1 Konwencji. W odniesieniu do art. 10, Trybunał uznał, że skazanie skarżących za udział w demonstracjach i wygłaszanie haseł, nawet jeśli były one poparciem dla lidera organizacji terrorystycznej, stanowiło ingerencję w wolność wypowiedzi. Chociaż ingerencja ta była przewidziana prawem i miała uzasadniony cel (ochrona bezpieczeństwa narodowego i porządku publicznego), Trybunał stwierdził, że nałożone kary pozbawienia wolności (około 4 lat) były nieproporcjonalne do realizowanego celu, zwłaszcza że skarżący nie byli bezpośrednio zaangażowani w akty przemocy, a demonstracje, w których uczestniczyli, nie były bezpośrednio związane z przemocą.
Stan faktyczny
Skarżący, Abdullah Yılmaz i Erdem Kılıç, urodzeni odpowiednio w 1978 i 1977 roku, byli członkami HADEP Çiğli İlçe Teşkilatı. Zostali aresztowani w listopadzie 1998 roku po udziale w dwóch demonstracjach w Izmirze (16 i 18 listopada 1998 r.), protestujących przeciwko aresztowaniu Abdullaha Öcalana, lidera PKK. Zostali oskarżeni o organizowanie lub udział w tych demonstracjach i skazani przez Sąd Bezpieczeństwa Państwa w Izmirze na kary pozbawienia wolności (3 lata 9 miesięcy dla Yılmaza i 3 lata 6 miesięcy 15 dni dla Kılıça) za wspieranie organizacji terrorystycznej. Wyroki te zostały utrzymane w mocy przez Sąd Kasacyjny.
Rozstrzygnięcie
Trybunał, jednogłośnie: 1. Odrzuca zarzut wstępny dotyczący braku statusu ofiary. 2. Uznaje skargę za dopuszczalną. 3. Stwierdza naruszenie art. 6 ust. 1 Konwencji. 4. Stwierdza naruszenie art. 10 Konwencji. 5. Zasądza każdemu ze skarżących 2.500 Euro tytułem zadośćuczynienia za szkodę niemajątkową, płatne w ciągu trzech miesięcy od daty uprawomocnienia się wyroku, wraz z odsetkami ustawowymi. 6. Odrzuca pozostałe żądania zadośćuczynienia.

Pełny tekst orzeczenia

CONSEIL DE   L'EUROPE   AVRUPA   KONSEYİ   AVRUPA İNSAN HAKLARI MAHKEMESİ   ÜÇÜNCÜ DAİRE   YILMAZ VE KILIÇ - TÜRKİYE DAVASI   (Başvuru no: 68514/01)   KARARIN ÖZET ÇEVİRİSİ   STRAZBURG   Temmuz 2008   İşbu karar AİHS’nin 44/2 maddesinde belirtilen koşullar çerçevesinde kesinleşecek olup bazı   şekli düzeltmelere tabi olabilir.   ______________________________________________________________________________________   © T.C. Dışişleri Bakanlığı, 2008. Bu gayrıresmi özet çeviri Dışişleri Bakanlığı Avrupa Konseyi ve İnsan   Hakları Genel Müdür Yardımcılığı tarafından yapılmış olup, Mahkeme’yi bağlamamaktadır. Bu çeviri,   davanın adının tam olarak belirtilmiş olması ve yukarıdaki telif hakkı bilgisiyle beraber olması koşulu ile   Dışişleri Bakanlığı Avrupa Konseyi ve İnsan Hakları Genel Müdür Yardımcılığı’na atıfta bulunmak   suretiyle ticari olmayan amaçlarla alıntılanabilir.   USUL   Türkiye Cumhuriyeti Devleti aleyhine açılan (68514/01) no’lu davanın nedeni T.C. vatandaşı   Abdullah Yılmaz ve Erdem Kılıç’ın (başvuranlar) Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne   (AİHM) 15 Ağustos 2000 tarihinde Avrupa İnsan Hakları ve Temel Özgürlüklerin Korunması   Sözleşmesi’nin (AİHS) 34. maddesi uyarınca yapmış oldukları başvurudur.   Başvuranlar, AİHM önünde İzmir Barosu avukatlarından A. Terece tarafından temsil   edilmektedirler.   OLAYLAR   I. DAVANIN KOŞULLARI   Başvuranlar M. Yılmaz ve M. Kılıç sırasıyla 1978 ve 1977 doğumludurlar. Başvuranlar   olayların meydana geldiği dönemde HADEP Çiğli İlçe Teşkilatı üyesiydiler.   ve 18 Kasım 1998 tarihlerinde, yasadışı silahlı bir örgüt olan PKK’nın sabık lideri   Abdullah Öcalan’nın Roma’da yakalanmasını protesto etmek amacıyla İzmir’de iki protesto   gösterisi düzenlenmiştir. Göstericilerin büyük çoğunluğu HADEP üyelerinden oluşmaktaydı.   Kasım tarihinde Güzeltepe Mahallesi’nde bulunan bir futbol sahasında gerçekleştirilen   korsan gösteriydi. 18 Kasım’da Çiğli’de yapılan gösteri ise HADEP’e ait bir basın bildirisinin   okunması amacıyla düzenlenmişti. Sözkonusu gösterilerin her birine yaklaşık otuz kişi   katılmıştır.   A. Yılmaz 18 Aralık 1998 tarihinde gösterinin ardından kaçmaya çalışırken yakalanmıştır. E.   Kılıç ise 22 Kasım tarihinde yakalanmıştır. Başvuranlar İzmir İl Emniyet Müdürlüğü’ne bağlı   ekiplerce yakalandıkları gün gözaltına alınmışlardır.   Başvuran Yılmaz polise verdiği ifadede, HADEP tarafından kendisine “Kürdistan gerçeği”nin   tarihi hakkında eğitim verildiğini, yasaların dışına çıkmadan, PKK ile HADEP arasındaki bağ   konusunda kamuoyunu bilinçlendirmek suretiyle bu gerçek hakkında bilgilendirmekle   görevlendirildiğini, üyesi olduğu HADEP Gençlik Komisyonu’nun Öcalan’ın Roma’da   yakalanması sebebiyle 16 ve 18 Kasım tarihlerinde iki gösteri düzenlemeyi kararlaştırdığını,   Kasım’da düzenlenen gösteri sırasında arkadaşı V.K.’nın bir cadde üzerinde ateş yaktığını,   amacının ülkenin Güneydoğusu’nda ezilen insanlarla dayanışma göstermek olduğunu beyan   etmiştir.   Başvuran Kılıç ise polise verdiği ifadede, daha önce yasadışı TKP/ML örgütüne üye olma   suçundan dolayı mahkum olduğunu ve hapis cezası çektiğini, serbest bırakıldıktan sonra   HADEP’le bağlantıya geçtiğini, bu partinin gençlik komisyonu başkanlığına seçildiğini, 16   Kasım 1998 tarihinde yapılan gösteriyi organize ettiğini ve o gün “Biji Apo, serok Apo, biji   PKK” gibi sloganlar attığını beyan etmiştir.   Aralık 1998 tarihli bir iddianameyle iki sivil bir askeri hakimden oluşan İzmir Devlet   Güvenlik Mahkemesi’nde 16 ve/veya 18 Kasım 1998 tarihlerinde yapılan gösterileri   düzenledikleri ya da katıldıkları şüphesiyle aralarında başvuranın da bulunduğu on sekiz kişi   aleyhinde ceza davası açılmıştır.   Savcı iddianamesinde PKK tarafından işlenen Molotof Kokteyli atılması gibi yasaya aykırı   eylemlerden ve adıgeçen örgüt tarafından kullanılan yöntemlere atıfta bulunmuştur ki   bunların arasında HADEP bünyesindeki yapılanmalar da bulunmaktadır. Başvuran Yılmaz’a   ilişkin olarak savcı ilgilinin belirtilmeyen bir tarihte HADEP adına kurban derisi topladığını   kaydetmiştir.   Başvuran Kılıç’a ilişkin olarak ise savcı iddiannamesinde, ilgilinin daha önce silahlı bir çeteye   üye olma suçundan mahkum edilerek beş yıl hapis cezası aldığına yer vermiştir. Dava   olaylarına ilişkin olarak savcı, ilgilinin 16 Kasım 1998’de düzenlenen gösteriye katılması   hakkında başvuranın ve diğer sanıkların soruşturma sırasında verdikleri ifadelere atıfta   bulunmuştur.   A. Yılmaz 2 Şubat 1999 tarihli duruşmada özellikle 16 Kasım’daki gösteriye katıldığını   yalanlayarak polise verdiği beyanları inkâr etmiştir. Adı geçen ayrıca 18 Kasım tarihli   gösteriye Hadep’in basın bildirisini okumak amacıyla katıldığını belirterek yasadışı bir örgüte   destek olmak suçlamasını reddetmiştir. Başvuran 18 Kasım 1998 tarihli gösteri sırasında   «baskılar Hadep’i yıldıramaz» ve PKK ve Öcalan lehine atılan «başkan seninleyiz»   sloganlarını attığını kabul etmektedir.   E. Kılıç, 16 Kasım tarihli gösteriye katıldığını inkar etmiştir.   Diğer sanıklarla birlikte başvuranlar, ifadelerin içeriğinin yanı sıra soruşturma kapsamında   düzenlenen kimlik tespit tutanaklarına da karşı çıkmış, bu işlemlerin avukatları olmaksızın ve   baskı altında gerçekleşmesi dolayısıyla yasal olmadığını öne sürmüşlerdir.   Aynı duruşma esnasında başvuranların avukatı TCK’nın 169. maddesi gereğince silahlı bir   örgüte yardım ve yataklık suçlamasıyla bir davanın açılabilmesi için maddi veya manevi   yardımın varlığının tespitinin gerektiğini iddia etmiştir. Avukata göre dava konusu olaylar suç   olarak nitelendirilecekse ancak, propaganda suçu olarak tanımlanabilirler.   Savcı esas hakkındaki görüşünde başvuranlar aleyhinde delil olarak adı geçenlerin İstanbul’da   Hadep bünyesinde katıldıkları hizmet içi eğitimlere de yer vermiştir.   Başvuranların avukatı 6 Nisan 1999 tarihli yazılı savunmasında siyasi bir partinin yasal   çalışmalarının TCK’nın 169. maddesi gereğince delil unsuru olarak sayılmasına itiraz   etmiştir. Avukat mezkur bu eğitimlerin daha önce kovuşturma konusu olduklarını ve İstanbul   Devlet Güvenlik Mahkemesi’nin takipsizlik kararı ile sonuçlandığını eklemiştir.   İstanbul Devlet Güvenlik Mahkemesi 11 Mayıs 1999 tarihli bir karar ile TCK’nın 169. ve   sayılı Terörle Mücadele Kanunu’nun 8. maddesinde yer alan suçlar kapsamında   başvuranları yasadışı bir örgüte yardım ve yataklık etme suçundan üç yıl dokuz ay hapis   cezasına çarptırmıştır. Mahkeme suçun tekrar ettiği gerekçesiyle E. Kılıç’ın cezasını üç yıl on   altı ay on beş gün olarak ağırlaştırmıştır.   DGM, karar gerekçesinde, başvuranların da aralarında yer aldığı on bir sanığın TCK’nın 169.   maddesi uyarınca yasadışı bir terör örgütü olan PKK’ya destek olduğuna, bu örgütün sesi gibi   hareket ettiklerine itibar etmiştir. DGM’ye göre başvuranlar terör örgütünün elebaşının   görüşlerini kamuoyuna olumlu yansıtarak onun eylemlerini bir anlamda kolaylaştırmışlardır.   DGM sözkonusu gösteriler sırasında toplanan kalabalığın atmış olduğu «Dişe diş, kana kan,   Öcalan seninleyiz, Apo Roma’da Türkiye komada, Biji PKK, Biji Apo!» sloganlarına yer   vermiştir.   Bütün sanıkların bu gösteriye katılımı tanık ifadelerine, yüzleştirmeye ve fotoğraflardan   kimlik tespitlerine dayanmaktadır. Gösteriye katıldıkları tespit edildiği halde, on sekiz   sanıktan yedisinin Öcalan’a destek olma ve yakalanmasını protesto etme niyetlerinin tespit   edilmemiş olması gerekçesiyle serbest bırakılmışlardır.   Başvuranlar 11 Mayıs 1999 tarihli bu kararı 7 Haziran 1999 tarihinde temyize götürmüşlerdir.   Yargıtay 25 Ocak 2000 tarihli bir karar ile ilk derece mahkemesinin kararını onamıştır. Karar   DGM kaleminde 29 Şubat 2000 tarihinde dosyaya eklenmiştir.   HUKUK   I. AİHS’NİN 6. MADDESİNİN İHLAL EDİLDİĞİNE İLİŞKİN   Başvuranlar kendilerini yargılayan ve mahkum eden DGM’nin, heyetinde askeri hakim   bulunması nedeniyle, adil bir yargılanma sağlayacak tarafsız ve bağımsız bir mahkeme   olmadığını iddia etmekte ve AİHS’nin 6/1 maddesinin ihlal edildiğini ileri sürmektedirler.   A. Kabuledilebilirliğe ilişkin   1. İç hukuk yollarının tüketilmemesi hakkında   Hükümet iç hukuk yollarının tüketilmediği gerekçesiyle AİHM’yi bu şikayeti reddetmeye   davet etmektedir. Hükümet başvuranların bu şikayetlerini DGM önünde görülen davanın   hiçbir aşamasında dile getirmediklerine dikkat çekmektedir.   Başvuranlar Hükümetin bu savına itiraz etmektedirler.   AİHM aynı muhtevaya sahip itirazları daha önce verdiği kararlarda müteaddit defalar   reddettiğini anımsatır (bkz. sözgelimi Vural – Türkiye, no: 56007/00, prg. 20-22, 21 Aralık   2004). Bu yöndeki içtihadından ayrılmasını gerektirecek herhangi bir durum tespit edemeyen   AİHM Hükümetin itirazını reddeder.   2. Altı ay süresi kuralına riayet edilmemesi hakkında   Hükümete göre AİHS’nin 35/1 maddesi anlamında nihai kararın DGM tarafından 11 Mayıs   tarihinde verilen karardır ve başvuru bu tarihten bir yıl sonra yapıldığı cihetle sözkonusu   şikayet altı aylık süre içerisinde sunulmamıştır. Hükümet AİHM’den geç sunulduğu   gerekçesiyle bu şikayeti reddetmesini talep etmektedir.   Başvuranlar kendilerine tebliğ edilmeyen Yargıtay ilamının ilk derece mahkemesi kalemine   Şubat 2000 tarihinde konulduğunu ve bu tarihin kararın muhtevasından haberdar oldukları   tarih olduğunu ileri sürmektedirler.   AİHM Hükümetin ön itirazını daha evvel başka davalarda da incelediğini ve reddettiğini   tespit etmektedir (bkz., diğer birçokları arasında, Fehmi Koç – Türkiye, no: 71354/01, prg. 15-   17, 27 Mart 2007). Daha önce vardığı bu kanaatten ayrılmasını gerektirecek herhangi bir özel   durum tespit edemeyen AİHM bu itirazı reddeder.   AİHM içtihadından doğan kıstasların (bkz. özellikle Çıraklar – Türkiye, 28 Ekim 1998) ve   elindeki unsurların ışığında bu şikayetin esastan incelenmesi gerektiğine hükmeder. AİHM   ayrıca bu şikayetin başka herhangi bir kabuledilemezlik gerekçesinin bulunmadığını tespit   etmektedir.   B. Esasa ilişkin   Mevcut davadakine benzer meseleleri gündeme getiren davaları müteaddit defalar incelemiş   olan AİHM bu davalarda AİHS’nin 6/1 maddesinin ihlal edildiğini tespit etmiştir (bkz., Özel –   Türkiye, no: 42739/98, prg. 33-34, 7 Kasım 2002, ve Özdemir – Türkiye, no: 59659/00, prg.   35-36, 6 Şubat 2003).   Mevcut davayı incelemiş olan AİHM, Hükümet tarafından halihazırda başka türlü bir sonuca   varmasına imkan sağlayacak nitelikte bir olgu ya da argüman sunulmadığını   değerlendirmektedir. AİHM, haklarında TCK’da yasaklanan ve cezalandırılan suçlar isnat   edilen başvuranların, askeri yargıya mensup bir subayın da aralarında bulunduğu hâkimlerin   karşısına çıkmaktan endişe duymasının anlaşılır bir durum olduğu tespitini yapmaktadır. Bu   nedenle başvuranlar, mahkemenin amacına aykırı birtakım mülahazaların etkisinde   kalmasından kaygı duymakta haklıdırlar. Bu itibarla başvuranların sözkonusu mahkemenin   bağımsızlık ve tarafsızlığı konusunda beslediği şüphelerin objektif gerekçelere dayandığı   düşünülebilir (Incal – Türkiye, 9 Haziran 1998 tarihli karar, prg. 72, in fine).   Sonuç olarak AİHM, başvuranı yargılayarak mahkûm ettiği dönemde DGM’nin AİHS’nin 6/1   maddesi anlamında bağımsız ve tarafsız bir mahkeme olmadığı hükmüne varmaktadır.   II. AİHS’NİN 9., 10. VE 11. MADDELERİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI   HAKKINDA   Başvuranlar, Abdullah Öcalan’a destek vermek üzere yapılan gösterilere katıldıkları ve bu   doğrultuda barışçı bir biçimde Türkiye’deki siyasi duruma ilişkin görüşlerini ifade ettikleri   gerekçesiyle mahkum edildikleri cihetle ifade özgürlüğü haklarının ihlal edildiğinden   yakınmaktadırlar. Başvuranlar bu konuda AİHS’nin 9., 10. ve 11. maddelerine atıfta   bulunmaktadırlar.   Başvuranlar tarafından anlatılanları ve dava koşullarını göz önünde bulunduran AİHM bu   şikayetin AİHS’nin 10. maddesi bakımından incelenmesi gerektiği kanaatine varmaktadır.   A. Kabuledilebilirlik hakkında   Hükümet iç hukuk yollarının tüketilmediği ve mağdur sıfatının bulunmadığı gerekçeleriyle iki   bakımdan kabuledilemezlik itirazında bulunmaktadır.   1. İç hukuk yollarının tüketilmediğine ilişkin itiraz   Hükümet öncelikli olarak başvuranların AİHS’nin 9.,10. ve 11. maddeleri ile güvence altına   alınan haklarına yönelik iç hukukta herhangi bir başvuruda bulunmadıklarını savunmaktadır.   Başvuranlar bu noktada görüş bildirmemiştir.   AİHM, AİHS’nin 35/1 maddesinde öngörülen «iç hukuk yollarının tüketilmesi» kuralının   Sözleşmeci Devletlere öne sürülen şikayetlerin AİHM önüne getirilmesinden evvel iç   hukuktaki mahkemelerde normal yollardan görülmesini ve/veya giderilmesini sağlayacak bir   düzenlemenin yapılmasını öngördüğünü hatırlatır. Bu hüküm «belli bir esneklikle ve aşırıya   kaçmaksızın» uygulanmalıdır. Başvuran iç hukukta yer alan koşullarda ve belirtilen sürelerde   AİHM önünde yapmış olduğu şikayetleri ulusal mahkemeler nezdinde de en azından «özü   itibariyle» dile getirmelidir (Bkz. Fressoz ve Roire-Fransa kararı, no: 29183/95).   AİHM bu kuralın kendiliğinden uygulanan ve mutlak bir yapıda olmadığının ayırımındadır:   bu kurala riayet edilip edilmediğinin tespitinde dava koşullarını göz önünde bulundurmak   gerekir. Bu bağlamda AİHM bilhassa realist bir yaklaşımla, ilgili Sözleşmeci tarafın kendi   hukuk sisteminde uygulamada öngörülen başvuru yollarını değil, aynı zamanda başvuranın   şahsi olarak içinde bulunduğu durumu da dikkate almalıdır; bunu yaparken dava koşullarının   bütünü ışığında başvuranın iç hukuk yollarını tüketmek için kendisinden makul olarak   yapması beklenilen her şeyi yerine getirip getirmediğinin bilinmesi gerekir (Bkz. örneğin   Yaşa-Türkiye kararı, 2 Eylül 1998).   AİHM bu başvuruda başvuranların ulusal mahkemeler önünde silahlı bir örgütün eylemlerini   kolaylaştırmakla itham edildiklerini gözlemlemektedir. Bu suçlar temel olarak başvuranların   katıldıkları gösteride sözü edilen örgüt lehine slogan atmalarına dayanmaktadır. Başvuranlar   kaçınılmaz olarak savunmalarını bu ithama dayandırmışlar, A. Yılmaz isnat edilen suçu   reddederken E. Kılıç olayların saptanmasına karşı çıkmıştır.   AİHM, AİHS’de açıkça ifade edilmese de kendi suçlanmasına katkıda bulunmama hakkının   6. madde ile öngörülen hakkaniyete uygun yargılama kavramının temeli konumundaki   uluslararası bir norm olduğunu hatırlatır (Bkz. John Murray-Birleşik Krallık kararı, Saunders-   Birleşik Krallık kararı, 17 Aralık 1996).   AİHM’ye göre, başvuran Kılıç bir ifade biçimi kullandığı için silahlı bir örgütün eylemlerini   kolaylaştırmakla suçlanırken ifade özgürlüğü hakkını ileri sürmemiş olmakla itham edilemez.   Aksi bir yaklaşım, başvuranın kendisine isnat edilen suçlamaları kabul etmesini gerektirir ki   bu da onu AİHS’nin güvencesinden yoksun bırakacak bir kısır döngü yaratırdı.   AİHM ayrıca, DGM’nin mahkumiyet hükmünün gerekçesinde kendiliğinden özü itibariyle   ifade özgürlüğüne atıfta bulunduğunu gözlemlemektedir.   AİHM son olarak hem başvuran Yılmaz’ın hem iki başvuranın avukatının da yukarıda dile   getirilen özel koşullar çerçevesinde özü itibariyle ifade özgürlüğünden söz etmiş kabul   edilebileceklerini not etmektedir.   AİHM, Hükümetin iç hukuk yollarının tüketilmediği ön itirazını reddetmektedir.   2. Mağdur sıfatının bulunmadığına yönelik itiraz   Hükümet dava olaylarının hiçbir surette ifade ve toplanma özgürlüğüne yönelik haklarla   ilintili olmaması ve suçun silahlı bir örgüte yardım ve yataklık etme esasına dayanması   doğrultusunda, başvuranların AİHS’nin ilgili bu maddelerinin ihlali ile mağdur olduklarının   söylenemeyeceğini savunmaktadır. Dolayısıyla buna dayalı bir şikayet dayanaktan yoksun   bulunmaktadır.   Başvuranlar bu çerçevede görüş bildirmemişlerdir.   AİHM öncelikli olarak Hükümet tarafından öne sürülen mağdur sıfatının bulunmadığı   itirazının daha ziyade başvuranların ifade özgürlüğü alanında bir müdahalenin mevcudiyeti ile   ilintili olduğu saptamasını yapmaktadır. AİHM bu itirazı şikayetin esası bakımından da   inceleyecektir. Yapılan şikayet bu durumda kabuledilebilir niteliktedir.   B. Esas   a) AİHS’nin 10. maddesi kapsamında incelenecek olayların ortaya konması   Hükümet, başvuran Yılmaz’ın Hadep tarafından düzenlenen “kapalı devre” eğitim   çalışmalarına katıldığını ve belirtilmeyen bir tarihte üyesi olduğu bu parti adına izinsiz kurban   derisi toplarken yakalandığını belirtmiştir. Kılıç’a ilişkin olarak ise Hükümet, başvuranın, beş   yıl hapis cezasına çarptırıldığı önceki mahkumiyetine atıfta bulunmaktadır.   AİHM, Hükümet tarafından ileri sürülen olayların, Savcının iddianamesinde ve esasa ilişkin   görüşünde de yer aldığını gözlemlemektedir. Bununla birlikte AİHM, işbu davanın konusu   oluşturan 11 Mayıs 1999 tarihli mahkumiyet kararının gerekçesinde sözkonusu olayların   bulunmadığını not etmektedir.   Ayrıca Hükümet “ateş yakma teşebbüsünde bulunmaya” da atıf yapmaktadır.   Bu olaya ilişkin olarak ise, AİHM, ulusal mahkemeler tarafından itiraz edilmeyen dosyadaki   tutanaklara göre, başvuranların şahsen olaya karışmadıkları anlaşılmaktadır.   Hükümet, son olarak, sözkonusu gösteriler sırasında atılan “Molotof kokteyllerine” atıfta   bulunmaktadır. AİHM, olayların meydana geldiği dönemde hüküm süren genel havayı   betimlemek için iddianamede Molotof kokteylinden söz edilmiş olsa da başvuranların   mahkum edildiği gösterilerle alakası olmadığını tespit etmektedir.   AİHM, olayların bu şekilde açıklığa kavuşturulmasından sonra, geriye 11 Mayıs 1999 tarihli   mahkumiyet kararının özellikle de gerekçesinin AİHS’nin 10. maddesi kapsamında   incelenmesinin kaldığını belirtmektedir.   b) AİHS’nin 10. maddesi kapsamında yapılan bir müdahalenin mevcudiyeti   Hükümet, dava konusu olayların hiçbir şekilde başvuranların ifade özgürlüğü hakkına yönelik   bir müdahale oluşturmadığı kanaatindedir.   Başvuranlar, sözkonusu iddiaya karşı çıkmaktadır.   AİHM, Türk Ceza Kanununun 169. maddesi uyarınca başvuranların sırasıyla üç yıl dokuz ay   ve üç yıl altı ay ağır hapis cezası ile cezalandırıldıklarını kaydetmektedir. İzmir Devlet   Güvenlik Mahkemesi kararının gerekçesine göre, başvuranların mahkumiyetlerine dayanak   oluşturan kanıtlar, başvuranların, Abdullah Öcalan’ın yakalanmasını protesto etmek ve   Öcalan ve yasadışı bir örgüt lehine propaganda yapmak maksadıyla düzenlenen bir gösteriye   katılmak olarak özetlenmektedir.   AİHM, AİHS hükümleri ile uyumluluğunun incelemesi saklı kalmak kaydıyla ulusal bir   mahkemenin öyle ya da böyle bir karar almasına yol açan dava konusu olayları   değerlendirmenin bizzat kendisine düşmediğini hatırlatmaktadır (Contal-Fransa, başvuru no:   67603/01, 3 Eylül 2000).   AİHM, başvuranların ifade özgürlüğü haklarının ihlal edilip edilmediğini tespit etmek için   ulusal mahkemelerin suçu nasıl nitelendirdikleri üzerinde durmaya gerek olmadığı   kanaatindedir. Mahkumiyete neden olan kanıt unsurlarının yalnızca ifade biçimleri olduğunu   tespit eden AİHM, başvuranların ifade özgürlüğü hakkına yönelik bir müdahale olduğu   sonucuna ulaşmaktadır (Sever ve Aslan-Türkiye, başvuru no: 33675/02, 12 Nisan 2007, Emir-   Türkiye, başvuru no: 10054/03, 3 Mayıs 2007 ve mutatis, mutandis, Çakar-Türkiye, başvuru   no: 42741/98, 23 Ekim 2003, ayrıca bakınız, a contrario, Murat Kılıç-Türkiye, başvuru no:   4098/98, 8 Temmuz 2003; Şirin-Türkiye, başvuru no: 47328/99, 15 Mart 2005). Böylece   AİHM, Hükümet’in yapmış olduğu ön itirazı reddetmektedir.   AİHM tarafından yapılan inceleme, başvuranlar Yılmaz ve Erdem’in mahkumiyetlerinin   AİHS’nin 10. maddesi ile bağdaşıp bağdaşmadığının belirlenmesi hususu ile sınırlı   tutulacaktır.   c) Müdahalenin yerindeliği   AİHM, ihtilaflı müdahalenin kanun tarafından öngörüldüğü ve AİHS’nin 10/2 maddesi   uyarınca ulusal güvenliğin ve kamu düzeninin korunması gibi meşru amaç güttüğü hususunun   taraflar arasında tartışma konusu olmadığını not etmektedir (Yağmurdereli-Türkiye, başvuru   no: 29590/96, 4 Haziran 2002). AİHM sözkonusu değerlendirmeyi benimsemektedir. Mevcut   davada uyuşmazlık sözkonusu müdahalenin “demokratik bir toplumda gerekli” olup olmadığı   sorununa dayanmaktadır.   Başvuranlar, kendileri hakkında mahkumiyet kararı veren mahkemelerin kararlarını olayların   meydana geldiği dönemdeki siyasi koşulların etkisiyle verdiklerini ileri sürmektedirler.   Başvuranlar, farklı yerlerde aynı dönemde mevcut davadaki olaylara benzer gösteriler   yapıldığını ve içlerinden bazılarının şiddet ortamında gerçekleştiğini kabul etmektedir.   Başvuranlar, eylemlerinin yasal bir siyasi partinin gençlik komisyonu üyeleri olarak siyasi   gündemdeki bir konu üzerine barışçıl bir şekilde görüşlerini ifade etmek olarak   özetlenebileceğini dile getirmektedirler. Başvuranlar, özellikle, eylemlerinin propaganda   olarak değil de bir terör eylemi olarak değerlendirilmesinden dolayı eylemlerine göre orantısız   olduğu kanaatinde oldukları bir cezaya çarptırılmalarından şikayetçilerdir.   Hükümet, bir görüşü ifade etmeyi değil, PKK’nın eylemlerini kolaylaştırmak maksadıyla   halkın desteğini almayı amaçlayan şiddet içerikli gösterilerin söz konusu olduğunu   savunmaktadır.   AİHM, mevcut davadakine benzer sorunları ortaya koyan birçok dava incelemiş ve AİHS’nin   10. maddesinin ihlal edildiğini tespit etmiştir (Kızılyaprak-Türkiye, başvuru no: 27528/95,   Feridun Yazar-Türkiye, başvuru no: 42713/98, 23 Eylül 2004).   Mevcut davayı içtihadı ışığında inceleyen AİHM, Hükümet’in davanın farklı sonuca   ulaşmasını sağlayacak ikna edici hiçbir tespit ve delil sunmadığı kanaatindedir. AİHM, izinsiz   toplanma hususunun söz konusu olmasına (Oya Ataman-Türkiye, başvuru no: 74552/01,   ayrıca bakınız, aynı gösteriye katılan sanıklardan bazılarının serbest bırakılması) ve   mahkumiyet kararında aktarılan sloganların tamamına, kararın gerekçesi ile başvuranların   çarptırıldığı cezanın niteliği ve ağırlığına özellikle dikkat etmiştir. Bu çerçevede AİHM,   göreceği davanın bulunduğu koşulları özellikle terörle mücadeleye bağlı zorlukları göz önüne   almıştır (Bkz, İbrahim Aksoy; Incal-Türkiye, 9 Haziran 1998 tarihli karar).   AİHM, dava konusu olayları da kapsayan dönem boyunca Öcalan’ın yakalanmasını protesto   etmek masadıyla bazılarının şiddet olaylarına dönüştüğü çok sayıda gösteri düzenlendiğini   gözlemlemektedir. Bununla birlikte AİHM, başvuranların adlarının geçmediği “ateş yakmaya   teşebbüs dışında” işbu davanın konusunu oluşturan gösterilerde şiddet olaylarının   yaşanmadığını gözlemlemektedir.   AİHM, ayrıca, bu davanın konusu iki gösteri sırasında özellikle şiddet anlamı çağrıştıran   sloganlar atıldığını kaydetmektedir. Buna karşın AİHM, dosyada bulunan belgelere göre,   sözkonusu sloganların bizzat başvuranlar tarafından atılıp atılmadığının tespit edilmediğini   gözlemlemektedir.   Ulusal mahkemeler tarafından başvuranların ifade özgürlüğüne müdahalede bulunulması   hususu, özellikle olayların meydana geldiği dönemde hüküm süren siyasi ortamda kamu   düzeninin korunması kaygısıyla haklı görünse de, başvuranların mahkumiyetleriyle izlenen   meşru amaç göz önüne alındığında, başvuranlara uygulanan cezai müeyyidelerin, başka bir   değişle yaklaşık dört yıllık hapis cezalarının, niteliği ve ağırlığı bakımından açıkça orantısız   olduğu sonucuna ulaşılmaktadır.   AİHM, mevcut davada, başvuranların ifade özgürlüğüne yönelik olarak ulusal mahkemelerin   “gerekli” kısıtlama sınırının ötesine geçtikleri kanaatindedir.   Bu durumda AİHS’nin 10. maddesi ihlal edilmiştir.   III. AİHS’NİN 41. MADDESİNİN UYGULANMASI HAKKINDA   A. Tazminat   Başvuranların her biri, maddi zarar için 2.500 Euro ve maruz kaldıkları manevi zarar için de   2.500 Euro talep etmektedirler. Başvuranlar, hapiste bulundukları sırasında ailelerinin   kendileri ile görüşmek için yapmış oldukları yol masraflarını ve başvuranlara göre   mahkumiyetleri nedeniyle uzun süre işsiz kaldıklarını da belirtmektedirler.   Hükümet, sözkonusu talebin mesnetten yoksun olduğu kanaatindedir.   AİHM, başvuranların iddia edilen maddi zarara ilişkin taleplerini hiçbir kanıta   dayandırmadıklarını kaydetmekte ve başvuranların sözkonusu taleplerini reddetmektedir.   Buna karşın, AİHM hakkaniyete uygun olarak ve ulaştığı sonucu göz önüne alarak,   başvuranların her birine 2.500 Euro manevi tazminat ödenmesine hükmetmektedir.   B. Yargılama masraf ve giderleri   Başvuranlar, ulusal mahkemeler önünde yapmış oldukları yargılama masraf ve giderleri için   de 3.000 Euro talep etmekte ancak taleplerini destekleyecek hiçbir belge sunmamaktadırlar.   Hükümet, sözkonusu talebin mesnetten yoksun olduğu kanaatindedir.   AİHM içtihadına göre bir başvuran, yargılama masraf ve giderlerinin geri ödemesini ancak   gerçekliği, gerekliliği ve makul oranda oldukları ortaya konduğu sürece elde edebilir. Mevcut   davada, sahip olduğu unsurları ve yukarıda sözü edilen kriterleri göz önüne alarak AİHM,   ulusal yargılama sırasında yapmış oldukları yargılama masraf ve giderlerine ilişkin   başvuranların talebini reddetmektedir.   BU GEREKÇELERE DAYALI OLARAK, AİHM, OYBİRLİĞİYLE,   1. Mağdur sıfatı bulunmadığına ilişkin olarak yapılan ön itirazın esasa eklenmesine ve bu   itirazın reddine;   2. Başvurunun kabuledilebilir olduğuna;   3. AİHS’nin 6/1 maddesinin ihlal edildiğine;   4. AİHS’nin 10. maddesinin ihlal edildiğine;   5. a) AİHS’nin 44/2 maddesi gereğince kararın kesinleştiği tarihten itibaren üç ay içinde,   miktara yansıtılabilecek her türlü vergiden muaf tutularak ödeme tarihindeki döviz   kuru üzerinden YTL’ ye çevrilmek üzere, Savunmacı Devlet tarafından başvuranların   her birine 2.500 Euro (iki bin beş yüz Euro) manevi tazminat ödenmesine;   b) sözkonusu sürenin bittiği tarihten itibaren ödemenin yapılmasına kadar Hükümet   tarafından, Avrupa Merkez Bankası’nın o dönem için geçerli olan faiz oranının üç   puan fazlasına eşit oranda basit faiz uygulanmasına;   6. Adil tatmine ilişkin diğer tüm taleplerin reddine;   KARAR VERMİŞTİR.   İşbu karar Fransızca olarak hazırlanmış ve AİHM’nin iç tüzüğünün 77. maddesinin 2. ve 3.   paragraflarına uygun olarak 17 Temmuz 2008 tarihinde yazılı olarak bildirilmiştir.   10

© Rada Europy / Europejski Trybunał Praw Człowieka, źródło: HUDOC (hudoc.echr.coe.int), pozyskano 14.07.2026. · Źródło