70417/01
WyrokETPCz2006-06-27ECLI:CE:ECHR:2006:0627JUD007041701
Analiza orzeczenia
Sekcja wygenerowana przez AI na podstawie treści orzeczenia — nie stanowi cytatu.
Zagadnienie prawne
Czy przypięcie do łóżka szpitalnego więźniów w stanie krytycznym, prowadzących strajk głodowy, stanowi nieludzkie i poniżające traktowanie w rozumieniu art. 3 Konwencji? Czy istniał skuteczny środek odwoławczy w rozumieniu art. 13 Konwencji w związku z tym traktowaniem?Ratio decidendi
Trybunał uznał, że przypięcie do łóżka szpitalnego więźniów w stanie krytycznym, prowadzących strajk głodowy, stanowiło nieludzkie traktowanie, naruszające art. 3 Konwencji. Stwierdził, że w sytuacji, gdy skarżący byli w śpiączce i znajdowali się pod stałą strażą żandarmów, ryzyko ucieczki było znikome, a zastosowany środek był nieproporcjonalny do celu bezpieczeństwa. Trybunał podkreślił, że stan zdrowia skarżących i brak realnego zagrożenia ucieczką sprawiły, że takie traktowanie było poniżające i nieuzasadnione. Dodatkowo, brak skutecznego dochodzenia w sprawie skargi na to traktowanie naruszył art. 13 Konwencji, ponieważ władze krajowe nie przeprowadziły efektywnego śledztwa w odpowiednim czasie.Stan faktyczny
Skarżący, Mesut Avci, Ümit Kanlı, Kenan Korkankorkmaz i Berna Saygılı Ünsal, byli więźniami prowadzącymi strajk głodowy przeciwko projektowi więzień typu F. W stanie krytycznym, w śpiączce, zostali przewiezieni do szpitala, gdzie byli leczeni na oddziale intensywnej terapii. Tam, pomimo ich stanu zdrowia i obecności strażników, zostali przypięci jedną kostką do łóżka łańcuchem o długości jednego metra. Władze krajowe uznały to za zgodne z przepisami bezpieczeństwa i nie wszczęły skutecznego dochodzenia w sprawie skargi na to traktowanie.Rozstrzygnięcie
Trybunał jednogłośnie: 1. Zezwolił na kontynuowanie postępowania przez spadkobierców Kenana Korkankorkmaza i Berny Saygılı Ünsal. 2. Oddalił zarzut rządu dotyczący niewyczerpania krajowych środków odwoławczych. 3. Stwierdził naruszenie art. 3 Konwencji. 4. Stwierdził naruszenie art. 13 Konwencji. 5. Zasądził po 1000 EUR zadośćuczynienia za szkody niemajątkowe dla każdego ze skarżących (lub ich spadkobierców). 6. Zasądził 1000 EUR na pokrycie kosztów i wydatków, pomniejszone o 630 EUR otrzymane w ramach pomocy prawnej. 7. Oddalił pozostałe żądania dotyczące słusznego zadośćuczynienia.Pełny tekst orzeczenia
CONSEIL DE
L'EUROPE
AVRUPA
KONSEYİ
AVRUPA İNSAN HAKLARI MAHKEMESİ
AVCI VE DİĞERLERİ - TÜRKİYE DAVASI
(Başvuru no:70417/01)
KARARIN ÖZET ÇEVİRİSİ
STRAZBURG HAZİRAN 2006
İşbu karar Sözleşme’nin 44 § 2. maddesinde belirtilen koşullar çerçevesinde
kesinleşecek olup şekli bazı düzeltmelere tabi tutulabilir.
__________________________________________________________________________________________
© T.C. Dışişleri Bakanlığı, 2006. Bu gayrıresmi özet çeviri Dışişleri Bakanlığı Avrupa Konseyi ve İnsan
Haklan Genel Müdür Yardımcılığı tarafından yapılmış olup, Mahkeme'yi bağlamamaktadır. Bu çeviri, davanın
adının tam olarak belirtilmiş olması ve yukarıdaki telif hakkı bilgisiyle beraber olması koşulu ile Dışişleri
Bakanlığı Avrupa Konseyi ve İnsan Hakları Genel Müdür Yardımcılığı'na atıfta bulunmak suretiyle ticari
olmayan amaçlarla alıntılanabilir.
Türkiye Cumhuriyeti aleyhine açılan 70417/01 başvuru no’lu davanın nedeni, dört
Türk vatandaşı Mesut Avci, Ümit Kanlı, Kenan Korkankorkmaz ve Berna Saygılı Ünsal’ın
(Başvuranlar) Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne (AİHM) 24 Mayıs 2001 tarihinde, Avrupa
İnsan Hakları ve Temel Özgürlükleri Sözleşmesi’nin (AİHS) 34. maddesi uyarınca yapmış
oldukları başvurudur.
Kenan Korkankorkmaz ve Berna Saygılı Ünsal sırasıyla 4 ve 14 Haziran 2005
tarihlerinde vefat etmişlerdir. Berna Saygılı Ünsal’ın ebeveynleri Tevfik Fikret Saygılı
(babası) ve Necla Saygılı (anne) 24 Eylül 2005 tarihinde, başvuruyu devam ettirme niyetinde
olduklarını dile getirmişlerdir. Aynı şekilde Kenan Korkankorkmaz’ın ailesi, Hasan
Korkankorkmaz (erkek kardeşi), Hüsnü Korkankorkmaz (erkek kardeşi), Emine
Korkankorkmaz (annesi) ve Şevket Korkankorkmaz (erkek kardeşi), kanuni mirasçıları olarak
başvuruyu devam ettirmek istediklerini ileri sürmüşlerdir.
Pratik nedenlerden dolayı, “başvuranlar” sıfatı, ilgili aile fertlerine verilmesi gerekse
de, mevcut dava Kenan Korkankorkmaz ve Berna Saygılı Ünsal olarak adlandırılmaya devam
edilecektir (Bkz. örneğin, Dalban-Romanya, no: 28114/95).
Başvuranlar, avukat yardımından faydalanarak, İzmir Barosu avukatlarından İ.G.
Kireçkaya tarafından temsil edilmektedirler.
OLAYLAR
Başvuranlar, Mesut Avci (M.A) 1967, Ümit Kanlı (Ü.K.) 1969, Kenan
Korkankorkmaz (K.K.) 1973 ve Berna Saygılı Ünsal (B.Ü.) 1971 doğumludurlar.
Başvuranlar, hapis cezalarını çektikleri sırada, sırasıyla 26 Eylül, 1 ve 15 Aralık ve 21
Eylül 2000 tarihlerinde F Tipi Cezaevleri projesine karşı eylem kampanyası çerçevesinde
açlık grevi başlatmışlardır.
M.A. ve Ü.K. 19 Aralık 2000 tarihinde, İzmir Atatürk Hastanesi’ndeki tutuklulara
ayrılan bölüme kaldırılmışlardır. Aynı şekilde B.Ü. 3 Şubat 2001 tarihinde ve K.K. 29 Mart tarihinde kaldırılmışlardır. Verilen sağlık raporlarında yoğun bakım gerektiren sağlık
durumlarının ciddiyet kazandığı belirtilmektedir.
K.K., M.A., Ü.K. ve B.Ü, sırasıyla 9, 13, 14 ve 26 Nisan 2001 tarihlerinde, doktor
raporu uyarınca aynı hastanenin acildeki yoğun bakım servisine nakledilmişlerdir. Doktor
raporunda sağlık durumları nedeniyle tutuklulara ayrılan bölümde kalmalarının uygun
olmayacağı belirtilmiş ve uygun bir bölümde tedavi görmeleri gerektiği salık verilmiştir.
Başvuranlar, bu bölümde kaldıkları süre boyunca, ayak bileklerinden biriyle bir metrelik
zincirle yatağa bağlanmışlardır. Hükümet’e göre, başvuranlar Jandarma Yönetmeliği’nin 51.
maddesine uygun olarak zincirlenmişlerdir.
Başvuranların temsilcileri, 18 Nisan 2001 tarihinde cezaevi yetkilileri ve açlık grevi
yapan kişilerin tedavilerinden sorumlu doktorlar hakkında İzmir Cumhuriyet Başsavcılığı’na
şikayette bulunmuşlardır. Başvuranların temsilcileri, bilinci yerinde olmayan tutukluların
zincirle bağlanmasının, AİHS’nin 3. maddesine aykırı bir muamele oluşturduğunu
savunmuşlardır.
Başvuranların temsilcileri, 2 Mayıs 2001 tarihinde İzmir Cumhuriyet Başsavcılığı’na
başvuruda bulunmuşlardır. Müvekkillerinin sağlık durumlarının kötüye gittiğini öne sürerek,
kendilerini ziyaret etmek ve özel olarak şikayetlerini almak istediklerini belirtmişlerdir.
Başvuranlar, 2001 yılının Mayıs ayında tutuklulara ayrılan bölüme nakledilmişlerdir.
M.A., Ü.K. ve K.K. hakkında 31 Mayıs 2001 tarihinde, Ceza Muhakemeleri Usulü
Kanunu’nun (CMUK) 399§1 ve 2 maddesi uyarınca işlem yapılmıştır. İzmir Devlet Güvenlik
Mahkemesi (DGM) altı aylık bir süre için cezalarının infazının ertelenmesine karar vermiştir.
Böylelikle aynı gün serbest bırakılmışlardır. Haziran 2001 tarihinde, sözkonusu hüküm gereğince B.Ü. hakkında da işlem
yapılmış ve aynı gün serbest bırakılmıştır.
Buca Kaymakamı, 13 Haziran 2001 tarihli bir kararla, Cezaevi yönetiminde görevli
jandarmalar aleyhinde inceleme başlatılmasına gerek olmadığına karar vermiştir. Yoğun
bakım ünitesine kaldırılan tutuklu ve mahkumların ne kelepçelendiğini ne de zincirlendiğini
belirtmiştir. İki jandarma, güvenliği ve tutukluların korunmasını sağlamak amacıyla odanın
dışında nöbet tutmaktaydı. Korunmayan odalara kaldırılan tutukluların, yatağın başına ayak
bileklerinden zincirle bağlandıklarını belirtmiştir. Sözkonusu tedbirin, ulusal mevzuata uygun
olarak ve kaçma girişimini engellemek amacıyla güvenlik gerekçesiyle alındığını açıklamıştır.
Belirtilmeyen bir tarihte, bu karar başvuranlara tebliğ edilmiştir. Başvuranlar Bölge
İdare Mahkemesi’ne bu karara karşı itiraz etmemişlerdir.
İzmir Cumhuriyet Savcılığı, 17 Haziran 2003 tarihli iddianameyle, Türk Ceza
Kanunu’nun (TCK) 245. maddesine dayanarak, kelepçeyi usulsüz bir şekilde kullanarak kötü
muamele yaptıkları gerekçesiyle, sorumlu jandarmalar aleyhinde soruşturma açılmasını
istemiştir.
K.K. serbest bırakıldıktan sonra da evinde açlık grevi yapmaya devam etmiş ve 4
Haziran 2005 tarihinde vefat etmiştir.
Serbest bırakıldıktan sonra Almanya’ya kaçan B.Ü. 14 Haziran 2005 tarihinde,
Türkiye’ye döndüğünde, Tunceli’de bulunan Mercan vadisinde PKK’lı teröristlere karşı
yapılan askeri operasyon sırasında öldürülmüştür.
HUKUK AÇISINDAN
I. HÜKÜMETİN ÖN İTİRAZI HAKKINDA
Hükümet, başvuranlar kaymakamlık kararına karşı Bölge İdare Mahkemesi’ne
başvuruda bulunmadıklarından dolayı iç hukuk yollarının tüketilmediği itirazında
bulunmuştur.
Başvuranlar, bu argümana itiraz etmekte ve karar kendilerine tebliğ edildiğinde koma
halinde olduklarını savunmaktadırlar.
AİHM, 2 Aralık 2003 tarihli kabuledilebilirlik kararında, sözkonusu itirazın
başvuranların şikayetlerinde ortaya konulan sorunlara yakından bağlı sorunları ortaya
çıkardığını belirttiğini hatırlatmaktadır. Sonuç olarak bu itirazı esasla birleştirmeye karar
vermiştir.
AİHM, AİHS’nin 35§1 maddesinin, iddialar Sözleşme organlarına sunulmadan evvel,
Sözleşmeci Devletlere aleyhlerinde iddia edilen ihlallerin telafi edilmesi olanağını sunduğunu
hatırlatmaktadır (Bkz. örneğin, Hentrich-Fransa, 22 Eylül 1994 tarihli karar ve Remi-Fransa, Nisan 1996 tarihli karar). Böylece AİHM önüne getirilecek olan şikayet, en azından özü
bakımından, öncelikle ilgili ulusal mahkemeler önünde ulusal hukukun şart koştuğu süre
zarfında ve şekillerde ortaya konulmalıdır (Cardot-Fransa, 19 Mart 1991 tarihli karar).
AİHM’ye göre, AİHS’nin 3. maddesi hükümlerine ilişkin şikayet konusunda, bir
kimse bu madde hükümlerinin ihlaline dair savunulabilir bir iddiayı dile getirdiğinde, etkili
başvuru kavramı, Devlet tarafından sorumluların kimliklerinin tespit edilmesi ve
cezalandırılmasına yönelik etkili ve derinlemesine araştırmaların yapılmasını gerektirmektedir
(Assenov ve diğerleri-Bulgaristan, 28 Ekim 1998 tarihli karar ve Selmouni-Fransa, no:
25803/94). Yoğun bakımda bulundukları halde hastanedeki yatağa zincirlenmeleri
gerçeğinden yola çıkılarak başvuranların savunulabilir niteliği bulunan iddialarının, bu tarz bir
soruşturma yürütülmesi için hem ileri sürülen olaylar hem de dava edilen kişilerin niteliği
bakımından yeterince ciddi olduğuna kanaat getirmektedir.
AİHM, başvuranların hastanede kaldıkları sırada görevli olan jandarmalar aleyhindeki
iddianamenin İzmir Cumhuriyet Savcılığı tarafından 17 Haziran 2003 tarihinde, yani olaydan
iki yıl sonra verildiğini gözlemlemektedir. Ancak bu yargılamanın sonucu ile ilgili hiçbir bilgi
AİHM’ye tebliğ edilmemiştir.
Sonuç itibariyle AİHM, Hükümet tarafından öne sürülen iç hukuk yollarının
tüketilmediğine yönelik itirazın kabuledilemez olduğuna karar vermiştir.
II. AİHS’NİN 3. MADDESİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI HAKKINDA
Başvuranlar, açlık grevi yapmalarına ve bilinçlerinin yerinde olmamasına rağmen,
kendilerinin hastane yatağına zincirle bağlanmalarının AİHS’nin 3. maddesine aykırı bir
muamele teşkil ettiğini iddia etmektedirler.
Hükümet, AİHS’nin 3. maddesinin bu davaya uygulanmasına itiraz etmekte ve dava
konusu fiillerin gerekli asgari ciddiyet seviyesini geçmediğine dikkati çekmektedir. Hükümet,
kelepçe takılması ve 3. maddenin ihlalinin bulunmadığı konularında AİHM’nin içtihadına
göndermede bulunmaktadır (Herczegfalvy-Avusturya, 24 Eylül 1992 tarihli karar ve Raninen-
Finlandiya, 16 Aralık 1997 tarihli karar). Ne olursa olsun, Hükümet JT-I Jandarma
Yönetmeliği’nin 51. maddesi hükümlerinin öngördüğü kelepçe takılması olayı, bu davada,
terör faaliyetleri nedeniyle mahkum edilen başvuranların tehlikeli olması durumu ile haklı
gösterilebilir.
Hükümet, başvuranların hastanede bulundukları koşullar konusunda, tutuklulara
ayrılan hastanedeki ilgili bölümlerin güvenli olduğunu, demir parmaklıklarla kaplı kapı ve
pencerelerinin bulunduğunu ve tutukluların bu alanın içinde serbestçe dolaşabildiklerini
belirtmektedir. Hükümet, bu tutukluların sözkonusu alanın dışında, uygun tedavilerin
yapılması amacıyla güvenli olmayan odalarda tutulduklarını açıklamaktadır. Tutuklular ayak
bileklerinden yatakların başına kelepçelenmişlerdir. Ayrıca Hükümet, açlık grevi yapan bazı
kişilerin tutuklulara ayrılan bölümde yer olmadığından dolayı güvenli olmayan odalara
yerleştirildiklerine dikkati çekmektedir. Yoğun bakım servisinde kaldıkları süre içinde
kelepçelenen başvuranlar da, aynı şekilde tutulu bulundurulmuşlardır.
AİHM, AİHS’nin 3. maddesi alanına girmesi için, bir kötü muamelenin asgari ciddiyet
seviyesine ulaşmasının gerektiğini hatırlatmaktadır. Bu seviye, muamelenin süresi ile fiziksel
ve ruhsal etkilerinin yanısıra, bazen mağdurun cinsiyeti, yaşı ve sağlık durumu gibi davaya
ilişkin verilerin tümüne bağlıdır (Bkz. özellikle Kudla-Polonya, no: 30210/96 ve Peers-
Yunanistan, no: 28524/95).
Uygulanan tedavinin amacını gözönüne almak ve özellikle kişiyi aşağılama ya da
alçaltma isteğinin bulunup bulunmadığını değerlendirmek uygun olacaktır. Ancak böyle bir
amacın bulunmaması, zorunlu olarak 3. maddenin ihlal edilmediği sonucuna varılmasını
sağlamayacaktır (Peers).
Yasal bir tutukluluğa bağlı olduğu sürece kelepçe takılması durumu, normal olarak
AİHS’nin 3. maddesi bakımından sorun yaratmamakta ve makul olarak gerekli olduğu
düşünülenin ötesinde ne bir güç kullanımına ne de teşhir cezasına yol açmaktadır. Bu
bakımdan, özellikle kaçma, yaralama yada zarar verme (Raninen) riskinin yanısıra, nakil ve
hastane ortamında tıbbi tedavi bağlamını da düşünmek önem arz etmektedir (Mouisel-Fransa,
no: 67263/01).
Ancak, AİHM, her davanın kendi koşullarına önem verdiğini ve davayı cezaevi ortamı
dışında, özellikle hastanelerde mahkumların bağlanmasının gerekliliğini değerlendirmek
amacıyla olayları tek tek incelediğini hatırlatmaktadır (Henaf-Fransa, no: 65436/01).
Bu davada AİHM, öncelikle tarafların olaylar konusunda hemfikir olduklarını tespit
etmektedir. Başvuranlar hastanenin yoğun bakım servisinde tedavi edildikleri sırada
yataklarına ayak bileklerinden zincirle bağlanmışlardır.
AİHM, başvuranların tehlikeli olup olmaması konusunda ise, Hükümet görüşlerine
eklenen sağlık raporlarından anlaşıldığı üzere, her birinin ölüm tehlikesi içinde komada
olduğunu not etmektedir.
Bundan dolayı AİHM, başvuranların hastanenin yoğun bakım servisinde bulundukları
o halde, ki zaten jandarmalar başvuranların bulundukları odanın kapısında nöbet
beklediklerinden, kaçabileceklerine inanmamaktadır.
Sözüedilen Herczegfalvy davasında vardığı sonuç, yani “endişe verici” olduğu
düşünülen ancak sağlık gerekçeleri ile haklı gösterilen psikiyatri hastanesindeki zincirleme
olayı konusunda, ne başvuranlara ters düşebilir ne de mevcut davaya da uygulayabilir.
Gerçekten de mevcut davada, psikiyatrik bir hastanenin sözkonusu olmaması ve başvuranların
bulunduğu sağlık durumu karşısında faklı bir bağlam içinde gerçekleşmiş olmasının dışında,
hiçbir şey başvuranların zincire bağlanmalarını haklı göstermemektedir.
Bu davada, AİHM, ilgililerin sağlık durumları ve gerçek bir kaçma riskinin
bulunmadığı gözönüne alındığında, zincirle bağlama tedbirinin güvenlik gerekçeleri
bakımından orantısız olduğuna kanaat getirmektedir (Bkz. Henaf).
AİHM, ulusal makamların, yoğun bakım servisinde bulundukları sırada başvuranlara
karşı AİHS’nin 3. maddesi hükümleri ile bağdaşan bir muamelede bulunmadıkları
görüşündedir. AİHM, bu davada yukarıda incelenen koşullarda zincirle bağlanma nedeniyle
insanlık dışı bir muamelenin bulunduğu sonucuna varmaktadır.
Dolayısıyla AİHS’nin 3. maddesi ihlal edilmiştir.
III. AİHS’NİN 13. MADDESİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI HAKKINDA
Başvuranlar, ulusal makamların, şikayetlerinin ciddiliğine rağmen işlem
yapmadıklarını ileri sürmektedirler. Başvuranlar AİHS’nin 13. maddesini öne sürmektedirler.
Hükümet, benzeri muamele mağduru olan kişilerin, AİHS tarafından şart koşulan
etkililik ve ulaşılabilirlik derecesinde bulunan hukuki ve idari başvuru yollarına sahip
olduklarını savunmaktadır.
AİHM, AİHS’nin 13. maddesinin, AİHS’nin yer verdiği şekliyle hak ve özgürlüklerini
ileri sürmelerini sağlayan başvuru yolunun ulusal hukukta bulunmasını güvence altına aldığını
hatırlatmaktadır. Dolayısıyla bu hüküm, AİHS’ye dayandırılan “savunulabilir şikayetin”
içeriğini incelemeye yetkili kılan iç hukuk yolunun bulunmasını şart koşmaktadır. Aynı
şekilde bu hüküm tarafından getirilen yükümlülüklere uyum sağlama şekli konusunda
Sözleşmeci Devletler, bir takım takdir payından faydalansalar bile, uygun telafi yollarını
sunmak zorundadırlar. 13. maddeden doğan yükümlülüğün kapsamı başvuranın, AİHS’ye
dayandırdığı şikayetin niteliğine göre değişmektedir. Ancak 13. maddenin gerektirdiği
başvuru yolu, kanun kapsamında olduğu kadar uygulamada da “etkili” olmalıdır. Öyle ki
özellikle bu başvuru yolunun kullanılması, Savunmacı Devlet yetkililerinin fiilleri ya da
ihmalkarlıkları nedeniyle haksız bir şekilde engellenmemelidir (Aksoy-Türkiye, 18 Aralık tarihli karar, Aydın-Türkiye, 25 Eylül 1977 tarihli karar ve Kaya-Türkiye, 19 Şubat 1998
tarihli karar).
AİHM, başvuranlara hastanede bulundukları sırada yapılan muameleye ilişkin şikayet
hakkında Savunmacı Devletin 3. madde bakımından sorumlu olduğuna hükmetmiştir. Bu
şikayet bundan böyle AİHS’nin 13. maddesi bağlamında “savunulabilir” bir şikayettir.
Bu davada, AİHM, Buca Kaymakamlığı’nın, 1 Haziran 2001 tarihinde, ulusal
mevzuatı ve Jandarma Yönetmeliğini uygulayarak, jandarmalar aleyhinde soruşturma
açmamaya karar verdiğini tespit etmektedir. Bu koşullarda başvuranlar, AİHS’nin 13.
maddesi uyarınca etkili başvuru yoluna sahip olamazlardı.
AİHM, İzmir Cumhuriyet Savcılığı’nın da 17 Haziran 2003 tarihinde sorumlu
jandarmalar aleyhinde sonucu bilinmeyen bir iddianame hazırladığını gözlemlemektedir.
AİHM, yukarıda açıklananları gözönüne alarak, iç hukuk yollarının 13. madde
uyarınca etkili olduklarının söylenemeyeceğine kanaat getirmektedir. Dolayısıyla bu davada
bu hükmün ihlal edildiğine kanaat getirmektedir.
IV. AİHS’NİN 41. MADDESİNİN UYGULANMASI HAKKINDA
A. Tazminat
Başvuranlar maruz kaldıkları manevi zarar adı altında 40.000 Euro istemektedirler.
Hükümet bu iddialara itiraz etmektedir.
AİHM, hakkaniyete uygun olarak başvuranların her birine ve ölen iki başvuranın
mirasçılarına manevi zarar adı altında 1.000 Euro ödenmesinin uygun olacağına kanaat
getirmektedir.
B. Masraf ve Harcamalar
Başvuranlar, ulusal mahkemeler ve AİHM önünde yaptıkları masraf ve harcamalar
için 3.000 Euro istemektedirler. Başvuranlar bu amaçla hiçbir belge sunmamaktadırlar.
Hükümet bu miktara itiraz etmektedir.
AİHM içtihadına göre, bir başvuran, ancak gerçekliği, gerekliliği ve makul oranda
oldukları sürece masraf ve harcamaların karşılanmasını sağlayabilir. Bu davada, AİHM,
elinde bulunan unsurları ve yukarıda belirtilen kriterleri gözönüne alarak, yapılan bütün
masraflar için 1.000 Euro’dan Avrupa Konseyi tarafından verilen adli yardım adı altında
alınan 630 Euro düşürülerek kalan miktarın başvuranlara ortaklaşa ödenmesinin makul
olduğuna kanaat getirmektedir.
C. Gecikme Faizi
AİHM, Avrupa Merkez Bankası’nın marjinal kredi kolaylıklarına uyguladığı faiz
oranına 3 puanlık bir artışın ekleneceğini belirtmektedir.
BU GEREKÇELERE DAYALI OLARAK MAHKEME, OYBİRLİĞİYLE,
1. Hasan Korkankorkmaz, Hüsnü Korkankorkmaz, Emine Korkankorkmaz ve Şevket
Korkankorkmaz’ın 4 Haziran 2005 tarihinde ölen başvuran Kenan Korkankorkmaz’ın yerine
geçebileceklerine;
2. Tevfik Fikret Saygılı ve Necla Saygılı’nın 14 Haziran 2005 tarihinde ölen Berna Saygılı
Ünsal’ın yerine geçebileceklerine;
3. İç hukuk yollarının tüketilmediğine yönelik Hükümet’in yaptığı itirazın reddine;
4. AİHS’nin 3. maddesinin ihlal edildiğine;
5. AİHS’nin 13. maddesinin ihlal edildiğine;
6. a) AİHS’nin 44 § 2 maddesi gereğince kararın kesinleştiği tarihten itibaren üç ay içinde,
ödeme tarihindeki döviz kuru üzerinden YTL.’ye çevrilmek üzere Savunmacı Hükümet’in:
i. Mesut Avci ve Ümit Kanlı adlı başvuranların her birine ve başvuranlar Kenan
Korkankorkmaz ve Berna Saygılı Ünsal’ın mirasçılarına manevi tazminat olarak
1.000 (bin) Euro;
ii. başvuranlara ortaklaşa masraf ve harcamalar için 1.000 ( bin ) Euro’dan adli
yardım yoluyla Avrupa Konseyi’nden alınan 630 (altı yüz otuz) Euro
düşürülerek kalan miktarı;
iii. miktara yansıtılabilecek her türlü vergiden muaf tutularak ödemesine;
b) Belirtilen süre bitiminden ödemenin yapıldığı tarihe kadar geçen süre için, yukarıda
belirtilen tutara, Avrupa Merkez Bankası’nın kredi faiz oranına üç puan eklemek suretiyle
gecikme faizi uygulanmasına;
7. Hakkaniyete uygun tazminata ilişkin diğer taleplerin reddine
KARAR VERMİŞTİR.
İşbu karar Fransızca olarak hazırlanmış ve 27 Haziran 2006 tarihinde, İçtüzüğün 77.
maddesinin 2 ve 3. fıkraları uyarınca yazılı olarak tebliğ edilmiştir.
8
© Rada Europy / Europejski Trybunał Praw Człowieka, źródło: HUDOC (hudoc.echr.coe.int), pozyskano 14.07.2026. · Źródło