71831/01

WyrokETPCz2009-06-02ECLI:CE:ECHR:2009:0602JUD007183101

Analiza orzeczenia

Sekcja wygenerowana przez AI na podstawie treści orzeczenia — nie stanowi cytatu.

Zagadnienie prawne
Czy pozbawienie skarżącej spółki własności nieruchomości bez odszkodowania, w oparciu o nieprzewidywalne i niejasne podstawy prawne, stanowiło naruszenie prawa do poszanowania mienia z art. 1 Protokołu nr 1 do Konwencji?
Ratio decidendi
Trybunał uznał, że skarżąca spółka nabyła nieruchomość w dobrej wierze, opierając się na wpisach w księgach wieczystych i korzystała z niej przez dziesięciolecia, płacąc podatki i dokonując inwestycji. Trybunał odrzucił argumenty rządu dotyczące rzekomej nielegalności pierwotnego nabycia nieruchomości przez poprzedników prawnych skarżącej, wskazując na brak dowodów na oszustwo oraz brak działań władz krajowych w celu zbadania tych zarzutów. Trybunał stwierdził, że interwencja w prawo własności skarżącej nie była zgodna z zasadą legalności, ponieważ orzeczenia sądów krajowych opierały się na niejasnych i nieprzewidywalnych podstawach prawnych, a także na błędnej interpretacji przepisów dotyczących wzajemności i mienia opuszczonego. Brak odszkodowania za pozbawienie własności dodatkowo wzmocnił wniosek o naruszeniu.
Stan faktyczny
Skarżąca spółka, Günaydın Turizm ve İnşaat Ticaret Anonim Şirketi, nabyła nieruchomość „Zarifi Köşkü” w 1969 roku od spadkobierców A. Albayraka, który z kolei kupił ją w 1954 roku od pełnomocnika rodziny Zarifi. Spółka posiadała nieruchomość przez ponad 25 lat, płacąc podatki i dokonując inwestycji, w tym budując dodatkowe obiekty. W 1995 roku Skarb Państwa wszczął postępowanie o unieważnienie aktu własności skarżącej, twierdząc, że nieruchomość należała do „zaginionych” lub „zbiegłych” członków rodziny Zarifi i powinna była przejść na własność państwa. Sądy krajowe, w tym Sąd Najwyższy, orzekły na korzyść Skarbu Państwa, unieważniając akt własności skarżącej i pozbawiając ją nieruchomości bez odszkodowania. Skarżąca została również zobowiązana do zapłaty odszkodowania za bezprawne zajmowanie nieruchomości.
Rozstrzygnięcie
Trybunał jednogłośnie: 1. Stwierdza, że skarga jest dopuszczalna. 2. Stwierdza naruszenie art. 1 Protokołu nr 1. 3. Stwierdza, że nie ma potrzeby rozpatrywania innych skarg na podstawie art. 6 ust. 1, 8, 13 i 14 Konwencji. 4. Zastrzega kwestię stosowania art. 41 Konwencji, wzywając strony do przedstawienia swoich stanowisk i ewentualnego porozumienia w ciągu sześciu miesięcy.

Pełny tekst orzeczenia

CONSEIL   A V R U P A   DE L’EUROPE   K O N SE Y Đ   AVRUPA ĐNSAN HAKLARI MAHKEMESĐ   ĐKĐNCĐ DAĐRE   GÜNAYDIN TURĐZM VE ĐNŞAAT TĐCARET ANONĐM ŞĐRKETĐ –   TÜRKĐYE DAVASI   (Başvuru no:71831/01)   KARARIN ÖZET ÇEVĐRĐSĐ   STRAZBURG   Haziran 2009   Đşbu karar AĐHS’nin 44/2 maddesinde belirtilen koşullar çerçevesinde kesinleşecektir. Şekli   düzeltmelere tabi olabilir.   ______________________________________________________________________________________   © T.C. Dışişleri Bakanlığı, 2009. Bu gayrıresmi özet çeviri Dışişleri Bakanlığı Avrupa Konseyi ve İnsan   Hakları Genel Müdür Yardımcılığı tarafından yapılmış olup, Mahkeme’yi bağlamamaktadır. Bu çeviri, davanın   adının tam olarak belirtilmiş olması ve yukarıdaki telif hakkı bilgisiyle beraber olması koşulu ile Dışişleri   Bakanlığı Avrupa Konseyi ve İnsan Hakları Genel Müdür Yardımcılığı’na atıfta bulunmak suretiyle ticari   olmayan amaçlarla alıntılanabilir.   USUL   Türkiye Cumhuriyeti Devleti aleyhine açılan (71831/01) no’lu davanın nedeni Günaydın   Turizm ve Đnşaat Ticaret Anonim Şirketi’nin (başvuran) Avrupa Đnsan Hakları Mahkemesi’ne   Nisan 2000 tarihinde Đnsan Hakları ve Temel Özgürlüklerin Korunmasına ilişkin   Sözleşme’nin (Avrupa Đnsan Hakları Sözleşmesi - AĐHS) 34. maddesi uyarınca yapmış   oldukları başvurudur.   Başvuran, Đstanbul Barosu avukatlarından S. Çohaz tarafından temsil edilmektedir.   OLAYLAR   I. DAVA KOŞULLARI   A. Davanın oluşumu   1. Zarifi ailesi   Đstanbulda yaşayan Rum kökenli Yani Zarifi, XIX. yüzyılda Osmanlı Đmparatorluğu’nun en   zengin iş adamlarından biriydi. 1821 yılında, Mora ayaklanmasını finanse etmekle suçlanan   Yani Zarifi, Odesa’ya iltica etmiş ve Đstanbul’daki tüm mal varlığına el konulmuştur.   Kendisi, 1829 yılında ailesiyle birlikte Yunanistan’a yerleşmiştir.   yılında, Yani Zarifi’nin büyük oğlu Yorgo Zarifi, Đstanbul’a geri dönmüş ve Helen   Zafiropulou ile evlenmiştir. Sultanın mali danışmanı olduktan sonra bir banka kurmuş ve mali   sıkıntı yaşayan imparatorluğu finanse ederek zengin olmuştur. Bu şekilde zenginleşen ve   hayır işleriyle tanınan aile, büyük bölümü Adalar’da olmak üzere çok sayıda taşınmaz mülkün   sahibi olmuştur.   yılında Yorgo Zarifi vefat etmiş ve Đstanbul Şişli Ortodoks mezarlığına defnedilmiştir.   Oğlu Leonida Zarifi işlerin başına geçmiştir.   Đstanbul’da yaşamaya devam eden Leonida ve eşi Eleni Efrosini’nin birçok çocukları   olmuştur: Yorgo L. Georgios Zarifi (« Yorgo L. »), Leon Leonidas Teodoros, Eleni   Evyenidis, Stefanos L. ve Konstantin Kosta.   Yorgo L., yine Đstanbul’da Lili Argiro Zarifi (« Lili ») ile evlenmiş ve çiftin Tiresiya ve Eleni   Bonanu isimli iki çocuğu olmuştur.   1910’lu yıllarda bu çiftin Atina’ya yerleştikleri sanılmaktadır (Hükümet’e göre bu ailenin   hiçbir ferdi 1904 ulusal nüfus sayımında bile Türkiye nüfus kayıtlarında tespit edilmemiştir).   Yorgo L., arkasında eşi Lili ve iki kızını bırakarak, 6 Temmuz 1943 tarihinde Atina’da vefat   etmiştir.   Tercümesi 28 Kasım 1948 tarihinde bir Lozan noterliği tarafından tasdik edilen bir   vekâletnameden anlaşıldığına göre, Eleni Evyenidis, Đstanbul’da aileye ait tüm   gayrımenkullerin yönetimi için erkek kardeşi Konstantin Kosta’yı görevlendirmiştir. Yine   Mart 1954 tarihinde, Atina’da ikinci bir noter tarafından tasdik edilen diğer bir tercümeye   göre, Lili, Tiresiya ve Eleni Bonanu’nun Yorgo L.’nin mirasçıları olduğu, Leon Leonidas   Teodoros ve Stefanos L.’nin ise Eleni Efrosini Zarifi’nin mirasçıları olduğu ve Konstantin   Kosta’nın ise onların vekili olduğu belgelenmektedir.   2. Đhtilaflı mülk ve alıcıları   Mevcut davaya konu olan ve « Zarifi Köşkü » adıyla bilinen mülk, Tarabya (Sarıyer-Istanbul)   denilen semtte Boğaz’ın kenarında 14782,38 m² ağaçlıklı bir arazi üzerine kurulu bir saray ve   ek binalardan oluşmaktadır.   Kadastronun 2 Şubat 1950 tarihinde arazileri tek elde birleştirme ve Zarifi Köşkü’nün   sınırlarını belirleme işleminden sonra bu mülkün Lili, Tiresiya, Eleni Bonanu, Leon Leonidas   Teodoros, Stefanos L. ve Eleni Evyenidis’e ait olduğu görülmektedir. Lozan’da ikâmet eden   Eleni haricinde diğer mirasçılar Atina’da yaşamaktaydı.   Her halükârda, 27 Ağustos 1951 tarihinde gerçekleştirilen kadastro revizyonundan sonra   Zarifi Köşkü, bu altı mülk sahibi adına önce kadastro planına ve sonra bir kez daha tapu   siciline 54 parsel numarasıyla kaydedilmiştir. (ada 430, plan 72, pafta 490).   Mart 1954 tarihinde, ailenin vekili Konstantin Kosta, yetkisini Kulidi Laskari isimli bir   şahısa devretmiştir.   Mart 1954 tarihinde bu şahıs, Zarifi Köşkü’nü Sarıyer tapu sicil müdürü önünde yapılan   resmi satış işlemiyle bir Türk vatandaşı olan A. Albayrak’a satmıştır.   Kasım 1964 tarihinde, A. Albayrak vefat etmiş ve Zarifi Köşkü dul eşi ile dört çocuğu   adına kaydedilmiştir.   Ağustos 1969 tarihinde yukarıda adı geçen mirasçılar yine tapu sicil müdürü önünde   gerçekleştirilen bir resmi satış işlemiyle aynı mülkü, başvuran şirkete devretmişlerdir.   Başvuran, 25 yıldan fazla bir süredir idari makamlar ve yargı tarafından herhangi bir   müdahale olmaksızın Zarifi Köşkü’nün tapusunu elinde bulundurmuştur. Başvuran, 90’lı   yılların başında imar ruhsatı alarak arazi üzerinde iki ek bina inşaatına başlamıştır.   Zarifi Köşkü, Türk sahiplerinin elinde bulunduğu dönemde farklı ticari gerekçelerle bir çok   kez koruma ve/veya rehinli ipotek altına alınmıştır.   B. Yorgo L’nin serveti ve mirasıyla ilgili yargılamalar .   1. 1971/60 nolu dava   Devlet Hazinesi’nin Adalar Đlk Derece Mahkemesi’nde açtığı dava sonucunda mahkeme 24   Eylül 1971 tarihinde H.Ö.’yü Yorgo L. adına kayıtlı olduğu belirlenen bazı mülkleri on yıl   süreyle yönetmek üzere kayyum atamış ve bu sürenin sona ermesinden sonra taşınmazların   Devlet Hazinesi’ne kaydedilebileceğine karar vermiştir (Medeni Kanun’un 530. maddesi).   2. 1978/725 nolu dava   yılında, Leonida ve Eleni Efrosini soyundan gelenler, mirasçı sıfatlarını ileri sürerek,   Đstanbul Asliye Hukuk Mahkemesi’ne başvurmuş ve söz konusu mülklerin kontrolünü ele   almak üzere H.Ö.’nün görevine son verilmesini talep etmişlerdir. Bu itiraz anlaşıldığı   kadarıyla 1984 yılında reddedilmiştir   3. 1984/81 nolu dava   Devlet Hazinesi, 27 Ocak 1984 tarihinde Yorgo L.’nin ölüm ilanı kararına dayanarak   merhumun Adalar’da tapu siciline 4, 5, 6 parsel (ada 79) numaralarıyla kayıtlı mülklerinin   Medeni Kanun’un 530. maddesi uyarınca kendi üzerine geçirilmesi talebiyle Đstanbul Asliye   Hukuk Mahkemesi’nde dava açmıştır. Devlet Hazinesi bu talebinin gerekçesinde söz konusu   mülklerin kayyum idaresindeki on yıllık sürenin sona erdiğini savunmuştur.   Nisan 1986 tarihli kararında mahkeme, Yorgo L’nin hayatta olup olmadığını belirlemek   üzere yapılan tüm ilan ve adli çağrıların sonuçsuz kaldığını ve dolayısıyla öldüğüne karar   verildiğini kaydederek, Devlet Hazinesini haklı bulmuştur.   4. 1987/114 nolu dava   yılında günü belirtilmeyen bir tarihte, Đstanbul Asliye Hukuk Mahkemesi, Devlet   Hazinesi’nin talebine ilişkin olarak Yorgo L.’nin ölüm ilanını teyid eden yeni bir karar almış   ve merhumun 29 Nisan 1986 tarihli kararla devredilen mülkleri dışındaki bazı mülklerinin   yine Devlet Hazinesi’ne devredilmesine izin vermiştir.   5. 1987/372 nolu dava   Devlet Hazinesi, 3 Temmuz 1987 tarihinde Đstanbul Asliye Hukuk Mahkemesi’ne başvurarak,   bu defa Yorgo L.’nin dışında, Leonidas’ın diğer mirasçılarının yani eşi Eleni Efrosini ve   çocukları Leon Leonidas, Eleni Evyenidis, Stefanos L., ve aynı şekilde Konstantin Kosta’nın   da yargı kararıyla ölü ilan edilmelerini talep etmiştir. Ayrıca Devlet Hazinesi, Adalar’da   bulunan 14 parsel numarasıyla (ada 182) kayıtlı 6 755 m² yüzölçümlü arazinin yine kayyum   yönetiminde on yıllık sürenin sona erdiği gerekçesiyle Hazine’ye devredilmesini istemiştir.   Mahkeme, 12 Nisan 1989 tarihinde aldığı kararla bu talepleri haklı bulmuştur1.   6. 1987/131 ve 1987/170 nolu birleştirilmiş davalar   Kasım 1975 tarihinde, Yorgo L.’nin dul eşi Lili vefat etmiştir. 7 Eylül 1987 tarihinde, kızı   Eleni Bonanu, kendi ve kız kardeşi Tiresiya adına hareketle Adalar Sulh Mahkemesi’nde   mirasçı sıfatlarının tescil edilmesi talebiyle dava açmıştır.   Bu amaçla, Eleni Bonanu özellikle Yunan mahkemeleri tarafından bu yönde verilen bir   belgeyi delil olarak sunmuş ve E.E.’yi tanık olarak göstermiştir. Tanık E.E., Eleni ve   Tiresiya’nın gerçekten Yorgo L.’nin soyundan olduğunu teyid etmiştir.   Eleni Bonanu, 9 Kasım 1987 tarihinde bu defa büyük annesi Eleni Efrosini’nin soyundan   gelen tüm çocuk ve torunlara mirasçı sıfatının verilmesi için ikinci bir dava açmıştır.   Devlet Hazinesi, daha önce de 1984 yılında buna benzer bir talebin reddedildiğini hatırlatarak,   Yorgo L.’nin vefatının mahkeme tarafından ilan edildiğini ve dolayısıyla bu yönde herhangi   bir belgenin verilmesinin mümkün olmadığını bildirmiştir.   1.Dosyada benzer başka bir karar belirtilmiştir. 84/81 no’lu davada 29 Nisan 1986 tarihinde alınan bir karar   sözkonusudur. Ayrıca 23 Kasım 1993 tarihinde 1983/1451 sayılı dosyadan Đstanbul Asliye Hukuk   Mahkemesi’nin Yorgo L.’nin mirasçılarına veraset ilamı vermeyi reddettiği sonucu çııkmaktadır.   Đki talep birleştirildikten sonra, Adalar Sulh Mahkemesi, 1 Ekim 1989 tarihinde Eleni   Bonanu’nun taleplerini reddeden kararını açıklamıştır   7. 1991/1444-1440-1439-1445-1441 nolu davalar   Eylül 1991 tarihinde, yukarıda açıklanan olgulara rağmen, Zarifi ailesi soyundan gelen ve   Eleni Bonanu’nun da aralarında bulunduğu beş kişi, mirasçı olma sıfatlarını kabul ettirmeyi   başarmışlardır. Đstanbul Sulh Mahkemesi bu amaçla beş mirasçılık belgesi vermiştir.   8. 1996/1390 nolu dava   Oysa, 12 Nisan 1989 ve 1 Ekim 1989 tarihli kararlara atıfta bulunan Devlet Hazinesi, 26   Mayıs 1993 tarihinde söz konusu mirasçılık belgelerinin iptali için dava açmıştır. Devlet   Hazinesi’ne göre, başlangıçtaki mülk sahiplerinin mahkeme kararıyla öldü ilan edilmesinden   sonra ihtilaflı mülklerin yegâne mirasçısı kendisi olmaktadır. Başvuran şirket bu yargılamada   ikincil bir müdahil olarak yer almaktadır.   Đstanbul Sulh Mahkemesi, 13 Aralık 1995 tarihinde ihtilaflı hale gelen bu mirasçıklık   belgelerini iptal etmiştir. Mahkeme karar gerekçesinde, Türkiye’deki mülk edinme hakkının,   karşılıklılık ilkesi çerçevesinde Yunanistan’ın Türk vatandaşlarına tanıdığı haklara bağlı   olduğunu ve bu nedenle mirasçı olduklarını iddia eden kişilerin hukuki durumlarının   belirlenmesi gerektiğini kaydetmiştir. Yunanistan’daki durumu inceledikten sonra mahkeme,   Türklerin bu ülkede bu tür mülk edinme hakkının yasalarla son derece kısıtlandığını ve   pratikte böyle bir olaya hiç rastlanmadığını tespit etmiş ve buradan yola çıkarak Yunan   uyrukluların da Türkiye’de miras yoluyla mülk edinme hakkının bulunmadığına   hükmetmiştir.   Yargıtay, 2 Temmuz 1996 tarihinde usul hatası yapıldığı gerekçesiyle bu kararı bozmuştur.   Yargıtay’ın kararına uyan mahkeme, 1 Aralık 1998 tarihinde ilgili şahısların mirasçı olma   sıfatlarını iptal etmiştir.   C. Başvuranla ilgili karar   Devlet Hazinesi, 16 Şubat 1995 tarihinde başvurana ait Zarifi Köşkü’nün tapusunun iptal   edilmesi talebiyle Sarıyer Asliye Hukuk Mahkemesi’nde bir kez daha dava açmıştır.   Devlet Hazinesi, Maliye Bakanlığı Milli Emlak Genel Müdürlüğü’nün istişari bir görüşüyle   desteklenen savunmasında, Yorgo L.’nin Balkan savaşından önce Türkiye’yi kesin olarak   terkettiğini ve o tarihten itibaren ailesinin hiçbir ferdinin nüfus sayımlarında tespit   edilemediğini ileri sürmüştür. Devlet Hazinesi’ne göre, Yorgo L. ve soyundan gelenlerin   savaş sırasında kaybolduğu veya kaçtığı kabul edilmeli ve dolayısıyla Birinci Dünya   Savaşı’ndan sonra ve Türkiye’nin Kurtuluş Savaşı sırasında bu amaçla resmi olarak   yayımlanan yasa uyarınca mülklerine el konulmalıdır.   Devlet Hazinesi, ilgili şahısların bu yasa anlamında gerçekten firari ya da kayıp olup   olmadıklarının yetkililer tarafından layıkıyla teyit edilemediğini ve bu nedenle idari   makamların Yorgo L.’nin mülklerinden yararlanmak için Medeni Kanun’un 530. maddesinde   öngörülen prosedürü uygulamak zorunda kaldıklarını savunmaktadır. Ancak, bu prosedür   uygulanırken bazı parseller gözden kaçmış ve sistemdeki bu boşluğu iyi bilen bir grup kötü   niyetli insan sahte evrak kullanarak Zarifi Köşkü’nü Yorgo L.’nin soyundan gelen bazı kişiler   adına kaydettirmeyi başarmışlardır. Devlet Hazinesi’ne göre, idari makamların bu konuyla   ilgili olarak görevlerini ve Devlete karşı olan sorumluluklarını layıkıyla yerine getiremedikleri   söylenebilir.   Bu koşullar altında, 25 Mart 1954 tarihinde mirasçı olma sıfatını kaybetmiş kişiler tarafından   gerçekleştirilen bir satışın, herhangi bir alıcı üçüncü şahsın iyi niyetle hareket ettiğini iddia   edemeyeceği bir şekilde, yalnızca hükümsüz ve geçersiz ilan edilmesi gerekmektedir. Bu   itibarla, Zarifi Köşü‘nün Yorgo L.’nin diğer mülklerinde olduğu gibi Medeni Kanun’un 530.   maddesi uyarınca Devlet Hazinesine devredilmesi gerekmektedir.   Başvuran, Zarifi Köşkü’nü tapu kayıtlarına güvenerek A. Albayrak’ın mirasçılarından satın   aldığını ve o dönemde köşk ile Yorgo L. arasında görünürde bir bağın mevcut olmadığını,   yasal olarak ve adli makamlarca hiçbir endişeye mahal verilmeksizin A. Albayrak’ın on yedi   yıl ve kendisinin de yirmi altı yıl süreyle bu mülkü elinde bulundurduğunu ileri sürmektedir.   Başvurana göre, Devlet Hazinesi’nin kadastro itirazları için öngörülen on yıllık zamanaşımı   süresi dışında kalan bu talebinin reddedilmesi gerekmektedir.   Sonuçta, şirketin Zarifi Köşkü’nü kesintisiz bir şekilde yirmi altı yıl elinde bulundurması,   kazandırıcı zamanaşımı yoluyla edinme kapsamında mülk sahibi ilan edilmesi için yeterli bir   unsurdur.   Sarıyer Asliye Hukuk Mahkemesi, 15 Nisan 1997 tarihinde Zarifi Köşkü’nün tapuya Hazine   adına kaydedilmesine karar vermiştir.   Bu kararın nihai dayanağı dışındaki gerekçesi, Adalar Sulh Mahkemesi’nin 1 Ekim 1989   tarihli kararındaki gerekçeyle aynıdır .   Başvuran, 14 Kasım 1997 tarihinde kararı temyize götürmüştür. Kendi savunmasını yineleyen   başvuran, mahkemenin ayrıca durum tespiti yapmaksızın hüküm verdiğinden şikâyetçi   olmuştur.   Yargıtay, 3 Aralık 1998 tarihli kararında, itiraz edilen kararı onamıştır.   Mart 1999   tarihinde Yargıtay, başvuranın karar düzeltme talebini reddetmiştir. Kesin karar, 21 Ekim   tarihinde başvurana tebliğ edilmiştir.   Başvuran, 12 Şubat 2002 tarihinde mezkur yeri terk etmek zorunda kalmış ve daha sonra   Zarifi Köşkü’nü yasadışı işgâl ettiği gerekçesiyle tazminat ödemeye mahkûm edilmiştir. 15   Mayıs 2007 tarihinde, ödenmesi istenen tazminat tutarı 1 106 656,61 YTL’dir (yaklaşık   000 EUR).   Bugün itibariyle Zarifi Köşkü 49 yıl süreyle Đstanbul Ticaret Odası’na kiralanmıştır.   D. Başvuran tarafından açılan tazminat davaları   Temmuz 2003 tarihinde başvuran, Devlet Hazinesi’ne karşı (10 milyar eski Türk Lirası   tutarında – TRL) kısmi tazminat davası açmış ve Zarifi Köşkü’nün tazminat ödenmeden   devredilmesi sonucunda maruz kalınan zararın karşılanmasını ve aynı zamanda bu mülk   üzerinde inşa edilen ek binaların sağladığı artı değerin de tazmin edilmesini talep etmiştir..   Sarıyer Asliye Hukuk Mahkemesi, 25 Ekim 2005 tarihli kararında, Devlet Hazinesi’nin   mülkün kendine devrinden önce gerçek kişiler adına yapılan tapu kayıtlarının doğurduğu   sonuçlardan sorumlu tutulamayacağını kaydederek başvuranın talebini reddetmiştir.   Mahkemeye göre, Devlet Hazinesi adına kayıt yapan Tapu Dairesi Müdürünün de hiçbir   hatası ve sorumluluğu bulunmamaktadır; kabahatli şahıslar, mülkü yasal olmayan yollarla   başvurana satan kişilerdir ve dolayısıyla mevcut davada uğranılan zararı asıl bu kişilerin   tazmin etmesi gerekmektedir.   Mart 2005 tarihinde Yargıtay, kararın Devlet Hazinesi’nin gerçekten iddia edildiği gibi ek   binalar nedeniyle bir değer artışından yararlanıp yararlanmadığı konusuyla ilgili -belirsiz   kalan- bölümünü bozmuş, Zarifi Köşkü’nün tazmin edilmesine hükmeden bölümünü   onamıştır.   Temmuz 2006 tarihinde, iki tarafın da kararın düzeltilmesi yönündeki itirazı   reddedilmiştir.   Sarıyer Asliye Hukuk Mahkemesi, 23 Ocak 2007 tarihinde ikinci kararını vermiştir.   Mahkeme, bilirkişi raporunda belirlenen 835 173,81YTL tutarındaki değer artışını dikkate   alarak, Devlet Hazinesini, başvurana 10 000 YTL ödemeye mahkûm etmiştir.   Yargıtay, 8 Mayıs 2007 tarihinde bu kararı onamıştır.   Bu arada başvuran, 6 Mart 2007 tarihinde bu kez gecikme faizleriyle birlikte bilirkişi   raporunda belirlenen tutarın geri kalan kısmı ile 167 034, 76 YTL tutarındaki kazanç kaybının   ödenmesi talebiyle bir dava daha açmıştır. Başvuran bu talebine dayanak olarak, Zarifi   Köşkü’nün daha önceki tapu kayıtlarına işlenirken yapılan hatalardan dolayı maruz kalınan   zararda tapu sicil muhafızının yani Devlet Hazinesinin sorumluluğu olduğunu ileri   sürmektedir. Ancak, bu konuda hiçbir tazminat talebi olmamıştır.   Kasım 2007 tarihinde verdiği kararda mahkeme, başvurana 15 Şubat 2007 tarihinden   itibaren hesaplanacak gecikme faizleriyle birlikte 825 173,81YTL ödenmesine hükmederken,   diğer talepleri reddetmiştir.   Devlet Hazinesi’nin itirazı üzerine dava Yargıtay önüne gitmiş ve Yargıtay belirtilmeyen bir   tarihte büyük bir olasılıkla zamanaşımına uğradığı gerekçesiyle bu kararı bozmuştur.   1. 1 Ocak 2005 tarihinde TL’sının yerini alan YTL yürürlüğe girmiştir. 1YTL 1 milyona tekablü etmektedir.   Sözkonusu miktar ilgili dönemde yaklaşık 456 000 Euro’ya tekabül etmekteydi.   HUKUK   I. ĐHTĐLAF KONUSU   Başvuran şirket, herhangi bir kamu yararı gerekçesi olmaksızın ve tazminat ödenmeksizin   haksız yere mülkünün elinden alındığını ve dolayısıyla 1 Nolu Ek Protokol’ün 1. maddesinin   ihlâl edildiğini iddia etmektedir.   Başvuran, ayrıca AĐHS’nin 6/1, 13 ve 14. maddelerine atıfta bulunarak, davasının makul bir   sürede görülmediğini ve özellikle Sarıyer Asliye Hukuk Mahkemesi’nin Kadastro Kanunu ile   Medeni Kanunu hiçe sayarak sadece başlangıçtaki mülk sahiplerinin Yunan uyruklu olması   nedeniyle tapusunu elinden aldığını ve dolayısıyla yargılamanın adil olmadığını ileri   sürmektedir. Başvuran son olarak, AĐHS’nin 8. maddesine atıfta bulunmakta ve şirketin   merkez şubesini terk etmek zorunda kaldığını ve ortaklarının bu yüzden taşındığını iddia   etmektedir.   Hükümet, bu iddiaları reddetmektedir.   II. KABULEDĐLEBĐLĐRLĐĞE ĐLĐŞKĐN   A. Tarafların argümanları   1. Hükümet   Hükümet, Hırvatistan aleyhine Blečić davası ([GC], no 59532/00, CEDH 2006-III) ve Türkiye   aleyhine Mitap ve Müftüoğlu davasına (25 Mart 1996, Karar ve hükümlerin derlemesi   1996-II) atıfta bulunarak, önce AĐHM’nin iki açıdan ratione temporis yetkisiz olduğunu ileri   sürmektedir. Birincisi, Zarifi Köşkü’nün mülkiyetinin devredildiği dönemin yasaları 1915-   yıllarına kadar uzanmaktadır ve ikincisi bu mülk 1 Ağustos 1969 tarihinde satın   alınmıştır; oysa Türkiye bireysel itiraz hakkını ancak 28 Ocak 1987 tarihinde kabul etmiştir.   Hükümet ayrıca, iç hukuktaki itiraz yollarının tamamen tüketilmediğini, zira Devlet Hazinesi   aleyhine açılan tazminat davasının bu dava dilekçesinin AĐHM’ne sunulduğu tarihte henüz   sonuçlanmamış olduğunu kaydetmektedir. Hükümete göre, madem ki başvuran bu   yargılamanın etkisiz olduğundan emindi, o halde « şikâyet edilen olay » tarihinden itibaren   altı aylık süre içerisinde AĐHM’ye başvurusunu iletmesi gerekirdi.   Hükümetin başvuranı eleştirdiği diğer bir konu ise, herşeyi bildiği halde kendisine Zarifi   Köşkü’nü satan A. Albayrak’ın mirasçılarına tazminat davası açmamış olmasıdır.   Hükümet, 1 Haziran 2007 ve 14 Ağustos 2008 tarihli yazılarında tekrar tekrar iç hukuk   yollarının tüketilmediğini savunmakta ve başvuranın 6 Mart 2007 tarihinde Devlet Hazinesi   aleyhine yeni bir tazminat davası açtığını ve bu davanın da henüz sonuçlanmadığını   hatırlatmaktadır.   2. Başvuran   Başvuran, mevcut davadaki temel ihtilafın Zarifi Köşkü’nün satın alındığı tarihteki haliyle de   facto kamulaştırılmasına ilişkin olmasına rağmen, ihtilafın bu kısmıyla ilgili yargılamanın 13   Temmuz 2006 tarihinde Yargıtay kararıyla kesinleşmiş olmasından kaynaklandığını ileri   sürmektedir.   Zarifi Köşkü’nü satanların hukuki sorumluluklarıyla ilgili olarak başvuran, tapu kayıtlarına   güvenerek hareket eden A. Albayrak’ın varislerinin suçlanamayacağını, zaten 40 yıl sonra   tüm hukuki davaların zamanaşımına uğradığını savunmakta ve bu yönde yapılan bir itirazın   hiçbir zaman başarılı olamayacağını ileri sürmektedir.   Üstelik, AĐHM’nin ratione temporis yetkisi açısından bir sorun olmadığı gibi, ihtilaflı   yargılama 16 Şubat 1995 tarihinde başladığı ve kesin kararın tebliğ edilmesiyle 21 Ekim 1999   tarihinde sona erdiği için altı aylık süre konusunda da bir sorun bulunmamaktadır.   B. AĐHM’nin değerlendirmesi   AĐHM, daha önce de buna benzer ratione temporis yetkisizlik iddialarını reddettiğini   hatırlatmakta (bakınız, Türkiye aleyhine Fener Rum Patrikliği davası (karar), no 14340/05, 12   Haziran 2007 ; Türkiye aleyhine Turgut ve diğerleri davası, no 1411/03, prg. 75, 8 Temmuz   2008) ve mevcut davada bu görüşünü değiştirmesini gerektirecek bir neden görmemektedir.   Üstelik mevcut dava dilekçesi, ne Hükümetin atıfta bulunduğu yasaların uygulanmasına, ne   A. Albayrak’ın mirasçıları ile yapılan satış sözleşmesinin yasadışı olmasına   dayandırılmaktadır.   AĐHM, bu noktalara tekrar geri dönecektir.   Altı aylık süreye uyulmadığı iddiasına ilişkin olarak, mevcut dava dilekçesinin 11 Nisan 2000   tarihinde, yani Yargıtay’ın son kararının tebliğ edildiği 21 Ekim 1999 tarihinden itibaren altı   aylık süre sona ermeden önce sunulduğunun tespit edilmesi yeterli olacaktır.   Devlet Hazinesi aleyhine açılan ilk dava dosyasından (yukarıdaki ilgili paragraf in supra)   anlaşıldığına göre, Zarifi Köşkü’nün devredilmesi sonucu maruz kalınan zararın tazmini için   açılan dava, başvuranın karar düzeltme talebinin reddedilmesiyle 13 Temmuz 2006 tarihinde,   yani AĐHM’nin mevcut dava dilekçesinin kabuledilebilirliği üzerine hüküm vermesinden   önce, kesin olarak karara bağlanmıştır (Türkiye aleyhine Kamil Uzun davası, no 37410/97,   prg. 48, 10 Mayıs 2007). Dolayısıyla, bu dilekçe erken verilmemiş olup, altı aylık süre   kuralına da aykırı değildir.   Mart 2007 tarihinde açılan ikinci davayla ilgili olarak AĐHM, iç hukuktaki davanın   başvuran tarafından, başvuruya ilişkin görüşlerinin AĐHM’ye verilmesinden sonra açıldığını,   dolayısıyla Hükümetin altı ay kuralını ileri sürmekte haksız olmadığını kabul etmektedir   (bakınız, örneğin, Türkiye aleyhine Fener Rum Erkek Lisesi Vakfı davası, no 34478/97, prg.   33, CEDH 2007-... (alıntılar)). Bununla birlikte, yukarıda bahsi geçen 13 Temmuz 2006   tarihli karardan itibaren bu yargılama Zarifi Köşkü’ne ait arazi üzerinde sonradan   gerçekleştirilen inşaatlarla sınırlandırılmıştır. Bu yargılamanın sonucu, söz konusu mülkün   karşılıksız olarak Devlet Hazinesine devredilmesinin 1 Nolu Ek Protokolün 1. maddesine   uygun olup olmadığının incelenmesi bakımından değil, AĐHS’nin 41. maddesi anlamında   önem taşımaktadır.   Son olarak, A. Albayrak’ın mirasçılarına karşı açılabilecek bir tazminat davası konusunda ise   AĐHM, Hükümetin benzer bir durum karşısında bir kimsenin ihtilaflı olaydan onlarca yıl   sonra dava açarak haklı bulunduğunu kanıtlayan herhangi bir adli karar göstermediğini   kaydetmektedir. Teorik olarak var olduğu kabul edilse bile, başvuranın, makul ölçüde başarı   şansı sunduğu kabul edilebilecek ölçüde etkin ve erişilebilir olduğu yeterince kanıtlanamamış   bu yola başvurmak zorunda olmadığı kanatindedir (Türkiye aleyhine Akdivar ve diğerleri   davası, 16 Eylül 1996, prg. 66, Derleme 1996-IV ; mutatis mutandis, Fener Rum Patrikliği,   ilgili bölüm).   Sonuç olarak AĐHM, Hükümetin bütün itirazlarını reddetmekte ve başvuruyu   kabuledilebilir ilan etmektedir. AĐHM, başvurunun AĐHS’nin 35. maddesi anlamında başka   bir kabuledilemezlik gerekçesi bulunmadığını kaydetmektedir.   III. 1 NOLU EK PROTOKOLÜN 1. MADDESĐNĐN ĐHLÂL EDĐLDĐĞĐ ĐDDĐASI   HAKKINDA   A. Tarafların argümanları   1. Hükümet   Almanya aleyhine Liechtenstein Prensi Hans-Adam II davası ([GC], no 42527/98, CEDH   2001-VIII), Slovakya aleyhine Jantner davası (no 39050/97, 4 Mart 2003) ve Almanya   aleyhine Jahn ve diğerleri davası ([GC], no 46720/99, 72203/01 ve 72552/01, CEDH   2005-VI) kararlarına atıfta bulunan Hükümet, başvuran adına tapu kaydının yasalara aykırı   olarak yapılması nedeniyle Zarifi Köşkü sahipliğinin başından beri geçersiz olduğu, bu   nedenle de başvuranın hiçbir zaman «mülk»e sahip olmadığını ileri sürmektedir. Hükümet,   tapu sicilindeki yanlış kayıtların hiçbir gayrimenkul için mülkiyet hakkı doğurmayacağını,   ulusal mahkemelerin başvuranın tapusunu iptal ederek sadece bu yanlışı düzelttiğini ve bunu   ilgili mevzuata uygun olarak gerçekleştirdiklerini ileri sürmektedir.   Bu konuyla ilgili olarak Hükümet, Yorgo L.’nin soyundan gelen kişilerin Balkan savaşından   önce ülkeyi terkettiklerini ve 1904 yılından itibaren Türkiye nüfus sayımlarında tespit   edilmediklerini hatırlatmaktadır. Dolayısıyla bu kişilerin hukuki durumları, 1915 ve 1923   yılları arasında çıkarılan ve kaçak veya kayıp kişiler tarafından 6 Ağustos 1924 tarihinden   önce terk edilmiş mülklerin yönetimini düzenleyen yasalara tabidir. Bu tür mülklere karşı   alınan tedbirler «ülkenin kalkınmasına katkı sağlamak» amacını taşımakta ve bu son tarihe   kadar müsadereden kurtulan mülklere de uygulanmaktadır.   Hükümet, Zarifi ailesinin durumunun güvenlik soruşturmalarıyla tespit edildiğini ve mirasının   belirlenmesi için yapılan hukuki işlemlerde teyid edildiğini hatırlatmaktadır. Gerçekten, bu   ailenin fertleri 29 Nisan 1986 ve 12 Nisan 1989 tarihli kararlarla « kayıp » ilan edilmiş ve   mülkleri 743 sayılı Medeni Kanun’un 377. ve 530. maddelerinde öngörülen prosedüre göre   Devlet Hazinesi adına kaydedilmiştir.   Hükümet, özellikle 1 Ekim 1989 tarihinde Zarifi Köşkü’nün mülk ortağı olarak kayıtlı Eleni   Bonanu aleyhine verilen karara atıfta bulunmaktadır. Hükümete göre, mirasçı olduklarını   iddia edenlerin « Yorgo L.’nin varisi olmadıklarını » açık bir şekilde ortaya koyan bu kesin   karar, mevcut davanın temel sorusuna cevap vermektedir. Bu nedenle, Zarifi ailesinin terk   ettiği diğer birçok mülk gibi, Zarifi Köşkü’nün mülkiyeti de Devlet Hazinesine ipso iure   devredilmiş olarak kabul edilmelidir.   Hükümete göre, her halükârda, Zarifi Köşkü’nün ilk satış senedi, her halukarda, mirasçıların   belgeleri ile bu işlemde kullanılan diğer evraklar gibi hilelidir : bu itibarla, Yorgo L.’nin   soyundan gelen kişiler Zarifi Köşkü’nün kendilerine iade edilmesini isteyemez ve hiçbir satın   alıcı tapu kayıtlarına güvenerek hareket ettiğini yasal olarak iddia edemez. Diğer bir deyimle,     Yorgo L.’nin soyundan gelen kişiler ile A. Albayrak arasında yapılan satış sözleşmesi   geçersiz olduğundan, başvuran ile imzalanan sözleşme de aynı şekilde geçersizdir.   Son olarak Hükümet, « Devlet Hazinesine devredilen mülkler » için böyle bir imkân   tanınmadığı için, başvuranın hiçbir zaman kazandırıcı zamanaşımı yoluyla mülk sahibi olmuş   sayılamayacağını ileri sürmektedir.   2. Başvuran   Başvuran, bu argümanlara yanıt olarak, ulusal mahkemelerin Zarifi Köşkü’nün iyi niyetle   hareket edilerek kazanıldığını ve 26 yıl boyunca sahip olunduğunu dikkate almaksızın Devlet   Hazinesi adına kaydedilmesine karar vererek, AĐHM’nin yerleşik içtihadında yeralan   orantılılık ilkesine uymadığını ileri sürmektedir.   Başvuran, Hükümetin mahkeme kararlarına ve AĐHS’ye aykırı olan bir mevzuata dayanarak   yaptığı müdahaleyi meşru göstermeye çalıştığını savunmaktadır. Başvurana göre, Yorgo   L.’nin diğer bazı mülklerine daha önce el konulması kendi tapusunun iptalini haklı   gösteremez, zira satış işlemi yapılırken – diğerlerinde olduğunun aksine – Zarifi Köşkü bir   Türk vatandaşının adına kayıtlıydı.   Başvuran, söz konusu tapu kaydında bir yasaya aykırılık olduğu varsayılsa bile, eski Medeni   Kanunun 638. maddesi anlamında on yıl süreyle iyi niyetle mülkü elinde bulundurduktan   sonra kimsenin kendisine böyle bir itirazda bulunamayacağını ileri sürmektedir.   B. AĐHM’nin değerlendirmesi   AĐHM, mevcut davadanın önemli unsurlarını ve hukuki değerlendirmesini aşağıdaki   kararlarda elde edilen bilgileri dikkate alarak inceleyecektir : Apostolidi ve diğerleri (no   45628/99, 27 Mart 2007) ; Fener Rum Erkek Lisesi Vakfı, ilgili bölüm ; Nacaryan ve Deryan   (no 19558/02 ve 27904/02, 8 Ocak 2008) ; Türkiye aleyhine Fener Rum Patrikliği davası   (no 14340/05, 8 Temmuz 2008) ; Türkiye aleyhine Yedikule Surp Pırgiç Ermeni Hastanesi   Vakfı davası (no 2) (no 36165/02, 16 Aralık 2008).   1. Müdahalenin varlığı hakkında   AĐHM, 1 Nolu Ek Protokolün 1. maddesi anlamında bir müdahalenin var olup olmadığının   kanıtlanması için yerleşik içtihadına dönecektir (bakınız, diğerleri arasından, Jahn ve   diğerleri, ildili bölüm, prg. 78 ; Turgut ve diğerleri, ilgili bölüm, prg. 86, 87 ; Türkiye   aleyhine N.A. ve diğerleri davası, no 37451/97, prg. 36-37, CEDH 2005-X ; Türkiye aleyhine   Doğrusöz ve Aslan davası, no 1262/02, prg. 26-28, 30 Mayıs 2006 ; Nacaryan ve Deryan,   ilgili bölüm, prg. 44 ; Fener Rum Patrikliği , ilgili bölüm, prg. 60 ; Fener Rum Erkek Lisesi   Vakfı, ilgili bölüm, prg. 45- 46 ; Apostolidi ve diğerleri, , ilgili bölüm, prg. 66).   Bu bağlamda AĐHM, başvuran şirketin Zarifi Köşkü’nü kendi kaynaklarından ödediği bir   bedel karşılığında ve tapu sicili müdürünün önünde yapılan resmi bir satış senedi ile A.   Albayrak’ın mirasçılarından 1 Ağustos 1969 tarihinde satın aldığını gözlemlemektedir. Bu   tarihte tapu siciline kendi adına kayıt yaptıran başvuran, Türk Medeni Kanunu anlamında bu   mülkün sahibi olmuş ve en az 1 Mart 1999 tarihine kadar bu mülkü rahatça kullanmıştır. Hiç   kimse, başvuranın bu dönem süresince Zarifi Köşkü’ne ait harç ve vergilerini ödemediğini   iddia etmemektedir. (mutatis mutandis, Fener Rum Erkek Lisesi Vakfı, ilgili bölüm, prg. 47)   Başvuran, bu dönem zarfında söz konusu mülkü ipotek işlemleri için kullanmış ve arazi     üzerine imar ruhsatı olan ek binalar inşa etmiştir (mutatis mutandis, N.A. ve diğerleri, ilgili   bölüm, prg. 39 – yukarıdaki ilgili paragraflar).   Bununla birlikte son kararını vermeden önce AĐHM, kendi adına olan tapu kaydının geçersiz   olması dolayısıyla başvuranın hiçbir zaman yasal mülk sahibi olmadığı yönündeki Hükümet   iddialarını birçok bakımdan yanıtlamak gerektiği kanaatindedir.   Hükümetin iddia ettiğinin aksine, dava dosyasında, ne Zarifi Köşkü’nün 29 Ekim 1923   tarihinde Türkiye Cumhuriyetinin kuruluşundan önce yürürlükte olan yasalar uyarınca kaçak   veya kayıp olarak tanımlanması gereken Yorgo L ailesi tarafından terkedilmiş bir mülk   olduğunu, ne bu kişilerin Türk hukukunun öngördüğü gibi uygun bir araştırma sonucu   « kayıp » ilan edildiğini ispatlayacak herhangi bir inandırıcı belge bulunmamaktadır. Zarifi   Köşkü ile ilgili tapu sicili kayıtları bu konuda hiçbir bilgi içermediği gibi bu konuyla ilgili   yegâne tanıklığın inandırıcı kabul edilmemiştir (1 Ekim 1989 tarihli Adalar Mahkemesi   kararı).   Zaten, Đdare’nin de kabul ettiği gibi, büyük olasılıkla münhasıran Yorgo L. adına kayıtlı olan   mülkler, tespit edildikçe teker teker ve yukarıda belirtilen özel yasalar değil, 17 Şubat 1926   tarih ve 743 sayılı eski Medeni Kanun uygulanarak el konulmuştur.   Dolayısıyla Zarifi Köşkü’nün de, tapuda bireyler adına olan tüm kayıtlar geçersiz sayılarak   ve/veya kazandırıcı zamanaşımı yoluyla edinme kurallarından yararlanma hakkı engellenerek   ipso iure Devlete devredilen mülklerle aynı kategoriye girdiği sonucu çıkarılabilir.   Davanın unsurlarına geri dönerek AĐHM, en azından 27 Ağustos 1951 tarihli kadastro   revizyonundan itibaren Zarifi Köşkü’nün 29 Nisan 1986 tarihli mahkeme kararıyla artık ölü   ilan edilen Yorgo L.’ye ait olmadığını, köşkün açıkça mirasçıları Lili, Tiresiya ve Eleni   Bonanu, erkek kardeşleri Leon Leonidas ve Stefanos L.ve kız kardeşi Eleni Evyenidis’in   üzerine mülk ortaklığı şeklinde kayıtlı olduğunu gözlemlemektedir.   Hükümetin, yalnızca Yorgo L.’yi değil aynı zamanda yakınları Eleni Efrosini, Leon Leonidas,   Stefanos L., Eleni Evyenidis ve Konstantin Kosta’yı da kapsayan 12 Nisan 1989 tarihli başka   bir ölüm ilanı kararı sunduğu doğrudur.   Ancak, 1989 yılında öldükleri ilan edilen bu kişilerin, bir kısmının da olsa, 1978 yılında   Đstanbul Asliye Hukuk Mahkemesi önünde temsil edilmeleri çok dikkat çekicidir. Her   halükârda – münhasıran Adalar’daki bazı mülklerle ilgili olan (parsel no 4, 5, 6 ada 79 ve   parsel 14 ada 182) bu kararlar, Yorgo L.’nin yasal mirasçıları yani Lili (bu arada vefat etti –   yukarıdaki ilgili paragraf), Tiresiya ve Eleni Bonanu hakkında sessiz kalmaktadır. Daha   sonraki tarihlerde, yani 7 Eylül 1987 ile 1 Aralık 1998 arasında görülen mahkemelerde temsil   edilmelerine rağmen bu kişilerin medeni kanun gereğince ölü ilan edilebilmesi hayret   vericidir.   Hükümet, bu üç yargı kararı arasından özellikle 1 Ekim 1989 tarihinde alınan karara dikkat   çekmektedir. Bu karara göre Zarifi Köşkü’nün mülk ortaklarının, Türk hukukuna göre Yorgo   L.’nin ve dolayısıyla söz konusu mülkün mirasçısı olma sıfatları bulunmamaktadır.   Bu konuyla ilgili olarak AĐHM, herşeyden önce, söz konusu kararla reddedilen talebin   amacının Leonida ve Eleni Efrosini’nin yani Yorgo L.’nin soyundan gelenlerin adına Türk   hukukuna uygun olarak veraset ilamı almak olduğunu kaydetmektedir. Onlara böyle bir belge     verilmemesi, ilgili şahısların de cujus murislerinin mirası üzerinde maddi hakları olmadığı   anlamına gelmez. Nitekim, 8 Kasım 1948 ve 2 Mart 1954 tarihlerinde Yunanistan ve   Đsviçre’de düzenlenen iki noter belgesi, bu kişilerin miras haklarının kendi yaşadıkları   ülkelerde kabul edildiğini ve bu nedenle ailenin Türkiye’deki mülklerini yönetmek üzere   Konstantin Kosta’ya vekalet verdiklerini göstermektedir.   Zarifi Köşkü’nün 25 Mart 1954 tarihinde A. Albayrak’a Konstantin Kosta aracılığı ile satıldığı   da göz önüne alındığında, bu belgeler Hükümetin «terkedilmiş mülkler» tezini çürütür nitelik   kazanmaktadır.   Ayrıca, 1951 yılından itibaren Zarifi Köşkü’nün mülkiyeti kendi adlarına kayıtlı olduğuna   göre, ilgili şahısların ölen bir kimsenin mirasçısı sıfatıyla Zarifi Köşkü’nün kendi adlarına   kaydedilmesini isteme (bakınız, örneğin, Apostolidi ve diğerleri, ilgili bölüm, prg. 67) ve/veya   böyle bir sıfatın Türk hukukunda meşru kabul edilmesini bekleme (bakınız, örneğin,   Nacaryan ve Deryan, ilgili bölüm, prg. 45, 46) hakkına sahip olup olmadıkları üzerinde daha   fazla durmanın bir yararı olmayacaktır.   AĐHM, Türk makamlarının Zarifi Köşkü’nün ilk sahiplerini kaçaklar hakkında düzenlemeler   içeren yasalara tabi tutmalarını haklı gösterecek bazı gerekçeler olduğu farz edilse bile, Türk   Yagıtayı’nın bu uygulamanın ancak ilgili şahıslara ve onların mirasçılarına uygulanabileceği,   buna karşın üçüncü alıcılara ve dolayısıyla başvurana uygulanamayacağı yönünde hüküm   verdiğini hatırlatarak bu tartışmaya son vermektedir.   Bununla birlikte, özellikle bu nokta üzerinde Hükümet tekrar devreye girmekte ve bu ilk tapu   kaydı ile A. Albayrak’a birinci elden yapılan satışın, sahte mirasçılık belgelerine ve   vekaletnamelere dayandığını, dolayısıyla bu işlemlerin mutlaka hileli olduğunu, ayrıca   başvuranın da tapu kayıtlarına güvenerek hareket ettiğini yasal olarak iddia edemeyeceğini   savunmaktadır.   AĐHM, Hükümetin itiraz ettiği bu belgeleri veren ülkerin yetkili makamları nezdinde bu   belgelerin gerçekliğinin araştırılmadığını, yapıldığı ileri sürülen sahtekarlığın failleri aleyhine   kovuşturma başlatılmadığını, Hükümetin şimdi karşı çıktığı, tapu kayıt ve ipotek işlemlerini   yerine getirmiş olan noter veya memurlar hakkında idari bir soruşturma başlatılmamış   olmadığını gözönünde bulundurarak Hükümetin bu tezini kabul edemeyeceğini   kaydetmektedir.   AĐHM, başvuranın mülkü edinirken iyi niyetli olduğunu şüpheye düşürecek herhangi bir   geçerli neden görmemekte ve davanın esasına geri dönmektedir.   Türk hukukundaki içtihada göre, birinci elden satın alan, yani A. Albayrak, vekil Kulidi   Laskari veya noter ve ilgili diğer görevlilerle suçortaklığı yaparak Zarifi Köşkü’nü hileli bir   şekilde elde etmiş olsa da, satın alma sırasında tapu sicilindeki bilgiler uyarınca, aynı şartlar   ikinci elden satın alan başvurana karşı, sahtecilik olduğunu bilse de bilmese de, üstüne vazife   olmadığı halde devir işlemi sırasında bu konuda daha önce gerçekleşen satışların koşullarını   ve yasallığını araştırmadı diye ileri sürülemez.   Oysa, mevcut davada Hükümet, tapu kayıtlarında böyle bir bilginin bulunduğunu   kanıtlayamamaktadır (bakınız, mutatis mutandis, Türkiye aleyhine Doğrusöz ve Aslan davası,   no 1262/02, prg. 29, 30 Mayıs 2006).     Ağustos 1969 tarihli edinim sırasında başvuranın o dönemdeki Türk hukukuna göre bu   işlemlerin yasal olduğuna inanmaması ve mülkün kendi adına tapu siciline kaydedilmiş   olması dolayısıyla mülkiyetinin hukuken korunduğuna güvenmemesi için bir nedeni   bulunmamaktaydı (mutatis mutandis, Fener Rum Erkek Lisesi Vakfı, ilgili bölüm, prg. 56).   Özet olarak, Zarifi Köşkü’nün mülkiyetinin edinilmesinden yaklaşık otuz yıl sonra, Yargıtay   tarafından tapunun kesin olarak iptali, başvuranın fiilen sahip olduğu maldan yoksun   bırakıldığını ve 1 Nolu Ek Protokolün 1. maddesinin ilk cümlesinde yer alan “yoksun   bırakılma” anlamında ilgilinin mal ve mülk dokunulmazlığına saygı gösterilmesini isteme   hakkına müdahale edildiğini göstermektedir (bakınız, örneğin, Yedikule Surp Pırgiç Ermeni   Hastanesi Vakfı, prg. 28 ; Fener Rum Erkek Lisesi Vakfı, ilgili bölüm, prg. 48 ve 49 ; Turgut   ve diğerleri, ilgili bölüm, prg. 88 ; Doğrusöz ve Aslan, ilgili bölüm, ibidem ; mutatis   mutandis, Romanya aleyhine Brumărescu davası[GC], no 28342/95, prg. 77, CEDH   1999-VII).   2. Yasallık ilkesine uyum hakkında   Başvuranın mülkiyet hakkına müdahalenin yasal dayanağı olup olmadığına karar verirken   (bakınız, özellikle, Jahn ve diğerleri, prg. 81, ilgili bölüm; Nacaryan ve Deryan, prg. 58, ilgili   bölüm ; Fener Rum Patrikliği, ilgili bölüm, prg. 70 ; Fener Rum Erkek Lisesi Vakfı, ilgili   bölüm, prg. 50-52 ; Apostolidi ve diğerleri, ilgili bölüm, prg. 70), AĐHM, esas olarak iç   mevzuatı yorumlamakla birinci derecede yetkili olan Sarıyer Asliye Hukuk Mahkemesi’nin   karar gerekçesine (« mahkeme » – yukarıdaki ilgili paragraflar) bakacaktır (bakınız, örneğin,   Almanya aleyhine Wittek davası, no 37290/97,prg. 49, CEDH 2002-XI ; Almanya aleyhine   Forrer-Niedenthal davası , no 47316/99, prg. 39, 20 Şubat 2003).   Bununla birlikte, mevcut davada açıkça görülmektedir ki, söz konusu gerekçe Adalar Sulh   Mahkemesi’nin karar gerekçesinin tam bir kopyası görünümüde olup, hangi yasa ve/veya   içtihadın yorumuna ve uygulanmasına dayandığı anlaşılmayan analizlere dayanan ve muğlak   bir metindir.   Mevcut davada mahkeme, verdiği ilk kararda, Bakanlar Kurulu’nun ilgili kararlarına da   dayanarak, konuyu 2644 sayılı Tapu Kanunu ‘nun 35. maddesinde öngörülen karşılıklılık   koşulu açısından değerlendirmiştir. Bu düşünceden yola çıkan mahkeme, 3 Şubat 1988 tarih   ve 88/12592 sayılı kararnamede Yorgo L.’nin soyundan gelenlerin mirasçılık sıfatının   tanınmasına rağmen, bu kararname hükmünün geriye doğru işlemediği gerekçesiyle   uygulamanın imkânsız olduğuna karar vermiştir. Oysa, 23 Mart 1988 tarihinde Resmi   Gazete’de yayımlanan 88/12752 sayılı – mahkemenin görmezden gelemeyeceği – bir sonraki   kararname, özellikle geçmişte hukuki durumları askıya alınan Rum kökenli kimselerin   durumunu düzeltmeyi amaçlayan bir “geriye doğru işleme” hükmü içermektedir (yukarıdaki   ilgili paragraf in fine– Apostolidi ve diğerleri, ilgili bölüm, prg. 76) ; üstelik bu çözüm,   mahkeme henüz kesin kararını vermeden çok önce Yargıtay Hukuk Genel Kurulu tarafından   açıkça teyid edilmiştir.   AĐHM ayrıca, bu konuda mahkemeyle aynı fikirde olmadığını kaydetmektedir. Zaten buna   benzer durumlarda AĐHM, söz konusu karşılıklılık kuralının uygulanmasıyla yabancı uyruklu   kişilerin 1 Nolu Ek Protokolün 1. maddesi anlamında miras haklarının tanınmasına engel   olunduğuna karar vermiştir (bakınız, örneğin, ibidem, prg. 71-78, ve Nacaryan ve Deryan,   ilgili bölüm, prg. 47-57).     AĐHM, sürekli ileri sürülen «terk edilmiş mülkler» argümanına da daha önce cevap verdiği   için geri dönmeyecektir.   Üstelik, diğer gerekçeler hep Zarifi ailesiyle ilgili olaylara dayalı olup, başvuranın durumuna   tamamen yabancı birçok genelleştirme içermektedir.   Đlk olarak, Yunan Konsolosluğunun ilgili şahısların nerede olduklarını ve yaşayıp   yaşamadıklarını bilemeyeceği ve E.E.’nin 1902 yılında yani kendi doğumundan önce   meydana gelen olaylardan haberdar olamayacağı gerekçesiyle adı geçen konsolosluk   tarafından verilen belge ile E.E. isimli tanığın ifadelerinin belirleyici olmadığı yönünde alınan   bir mahkeme kararı mevcuttur. Bu olaylardan mahkemenin de tam olarak bilgi sahibi olması   sözkonusu değildir ama mahkeme yine de bu konuda karar vermiştir.   Bir başka örnek de, zamanaşımıyla mülk edinme yoluyla üçüncü bir şahıs adına kaydedilmiş   bir taşınmazın mülkiyetini alan bir kişiye karşı bu üçüncü şahsın hiçbir hak ileri sürememesi   ile Devlet Hazinesi’nin durumu arasında Hükümet tarafından yapılan analojidir. Zarifi Köşkü   hiçbir zaman Devlet Hazinesinin veya başka bir idari makamın mülkiyetine geçmediği için   AĐHM bu örneği anlamakta güçlük çekmektedir.   Bunlardan başka, eski Medeni Kanun’un 530. maddesinin uygulanabilirliği üzerine kurulu bir   genelleme daha görülmektedir : mahkemeye göre, nasıl ki Yorgo L.’ye ait olduğu belirlenen   diğer mülklere yürürlükteki yasalar gereği el konulabildiyse, Zarifi Köşkü de aynı bağlamda   « Devlet Hazinesine devredilmiş mülk» olarak kabul edilebilir. AĐHM, bu analize de   katılmamaktadır çünkü Zarifi Köşkü ne Yorgo L. adına kayıtlıdır ne terkedilmiştir. Ayrıca   530. madde uyarınca, mahkemece bir karar verilmeden önce en azından 10 yıl süreyle   kayyum tayin edilmesi gerektiğini düşünmektedir.   Son olarak, başvuranın mülkiyetini iptal etmeden önce mahkemenin « geçerli bir satış »   olmadığını öne sürmesi, kayda değer bir başka noktadır. Söz konusu mülkü edinirken   başvuranın iyi niyetli hareket ettiği kanaatinde olan AĐHM, başvuranın, mevcut davada bizi   ilgilendiren konuda 3 Şubat 1943 tarihli içtihadı birleştirme kararının, mahkemece karar   verilirken dikkate alınmasını ve mahkemenin Devlet Hazinesini Zarifi Köşkü ile ilgili tapu   belgelerinin sahte olduğunu ve başvuranın bu durumu bilerek taşınmazı satın aldığını   kanıtlama yükümlülüğünden muaf tutma nedenini gerekçelendirmesini bekleme hakkı olduğu   görüşündedir.   Karar bütünüyle ele alındığında, itiraza konu kararın içeriğinde, tarihleri itibariyle başvuran   tarafından öngörülebilir olduğu ileri sürülemeyecek ve münhasıran Zarifi ailesini ilgilendiren   birkaç hüküm dışında, başvurana hangi yasanın ve/veya içtihadın uygulandığını anlamaya   imkan veren bir unsur bulunmamaktadır (Fener Rum Erkek Lisesi Vakfı, ilgili bölüm, prg.   supra).   Zaten mahkeme, kararını yürürlükteki belirli bir yasaya ve «sarsılmaz bir gerçeğe»   dayandırmadığı gibi, başvurana zararını karşılamak üzere tazminat ödenmediğini de dikkate   almayarak, daha ziyade Devlet Hazinesinin çıkarını korumaya yönelik bir hüküm vermiştir.   Oysa burada, ancak istisnai koşullarda meşruiyet kazanabilecek bir sonuç söz konusudur ve   Hükümet bu istisnai durumun mevcudiyetini kanıtlayamamıştır (bakınız, Turgut ve diğerleri,   ilgili bölüm, prg. 91 ; N.A. ve diğerleri, ilgili bölüm, prg. 41 ; Fener Rum Patrikliği, ilgili     bölüm, prg. 84 ; Jahn ve diğerleri, ilgili bölüm, prg. 111 ; Yunanistan aleyhine Nastou davası   (no 2), no 16163/02, prg. 33, 15 Temmuz 2005).   Bu değerlendirmelerin ışığında AĐHM, Zarifi Köşkü’nün mülkiyetinin tazminat ödenmeksizin   Devlet Hazinesine devredilmesinin önceden öngörülebilir bir durum olmadığı (bakınız, bu   anlamda, Apostolidi ve diğerleri, ilgili bölüm, prg. 78 ; Nacaryan ve diğerleri, ilgili bölüm,   prg. 59, 60) ve dolayısıyla yasallık ilkesiyle bağdaşmadığı kanaatine varmaktadır.   Vardığı bu sonuç doğrultusunda AĐHM, tespit edilen müdahalenin hangi ölçülerde kamu   yararına ve özellikle « ülkenin kalkınmasına » hizmet ettiğini araştırmaya gerek   duymamaktadır.   Bu itibarla, mevcut davada, başvuranın 1 Nolu Ek Protokolün 1. maddesi anlamında mal ve   mülküne saygı gösterilmesini isteme hakkı ihlâl edilmiştir.   IV. AĐHS’NĐN DĐĞER MADDELERĐNĐN ĐHLÂL EDĐLDĐĞĐ ĐDDĐASI HAKKINDA   Geriye başvuranın dava dilekçesinde atıfta bulunduğu AĐHS’nin 6/1 ve 8. maddeleri ile 13. ve   14. maddelerin ayrı ayrı veya birleşik olarak ele alınarak incelenmesi kalmıştır.   AĐHM, mevcut dava dilekçesinin temel hukuki konusu olan 1 Nolu Ek Protokolün 1. maddesi   bakımından incelenmesini tamamlayarak karara bağladığını kaydetmektedir. Dava   dosyasındaki olguları ve tarafların argümanlarını bütünüyle değerlendiren AĐHM, diğer   şikâyetlerin incelenmesine gerek olmadığı kanaatine varmıştır (bakınız, diğerleri arasından,   Türkiye aleyhine Kamil Uzun davası, no 37410/97, prg. 64, 10 Mayıs 2007).   V. AĐHS’NĐN 41. MADDESĐNĐN UYGULANMASI HAKKINDA   A. Tarafların argümanları   Başvuran, öncelikle Zarifi Köşkü’nün iadesi ile 16 Şubat 1995 tarihinden beri yıllık 500.000   Euro’ya tekabül eden kira gelirinden yoksun kalması nedeniyle gecikme faizi ile birlikte   kendisine 5.500.000 Euro ödenmesini talep etmektedir.   Köşkün iadesi gerçekleşmediği takdirde, başvuran, kira kaybı nedeniyle istediği 5.500.000   Euro’ya ilaveten Zarifi Köşkü’nün asgari güncel değerine tekabül eden 10.060.475 Euro’yu   talep etmektedir. Bu bağlamda başvuran, sözkonusu miktarın, 28 Temmuz 2003 tarihinde   Sarıyer Asliye Hukuk Mahkemesi’nde yürütülen yargılama sırasında bilirkişiler tarafından   Euro olarak hesaplanan değere tekabül ettiğini açıklamaktadır. Piyasa verilerine göre ise   Zarifi Köşkü’nün gerçek değeri 15.000.000 Euro civarındadır ve yıllık kira bedeli yaklaşık   630.000 Euro’dur.   Başvuran ayrıca şirketin kurucusu ve asli üyesi Đsmail Günaydın’ın maruz kaldığı manevi   zarar için 1.000.000 Euro talep etmektedir.   Ayrıca Đstanbul Barosu ücret tarifesine atıfta bulunarak başvuran, 97 saatlik avukatlık ücreti   için 25.526 Euro (avukatlık saat ücreti 500 Euro’dur) talep etmekte ve beş kalemde ayrıntlı   hesap dökümünü belge olarak sunmaktadır.     Diğer masraflar için başvuran 1.000 Euro talep etmektedir.   Hükümet, iç hukukta alınan kararları ve terk edilmiş mülklere ilişkin mevzuatı göz önüne   alarak başvuranın Zarifi Köşkü’nün iadesinin talep etme hakkı bulunmadığını belirtmektedir.   Maddi tazminata ilişkin olarak, Hükümet, dava süresince değişiklik gösterebileceğinden   başvuranın ileri sürdüğü bilirkişi sonuçlarının belirleyici bir ağırlığının bulunmadığını ve her   halukarda hakimleri bağlamadığını ifade etmektedir. Đddia edilen kira geliri kaybına ilişkin   olarak Hükümet, sözkonusu iddianın belgeden yoksun ve spekülatif olduğunu savunmaktadır.   Manevi tazminata ilişkin olarak ise Hükümet, sözkonusu miktarın aşırı olduğunu   belirtmektedir.   Yargılama masraf ve giderlerine ilişkin olarak ise Hükümet, fatura, makbuz ve diğer   belgelerin sunulmaması nedeniyle bu başlık altında ödeme yapılmasına gerek olmadığı   kanaatindedir.   B. AĐHM’nin takdiri   Mevcut dava koşullarında Savunmacı Devlet ile başvuran şirket arasında olası bir uzlaşma   ihtimalini göz önünde bulunduran AĐHM, 41. maddenin uygulanmasının bu aşamada saklı   tutulmasının uygun olacağına kanaat getirmektedir.   BU GEREKÇELERE DAYALI OLARAK, AĐHM, OYBĐRLĐĞĐYLE   1. Başvurunun kabuledilebilir olduğuna;   2. 1 No’lu Ek Protokol’ün 1. maddesinin ihlal edildiğine;   3. AĐHS’nin 13 ve 14. maddeleri ile birlikte veya müstakilen AĐHS’nin 6/1 ve 8.   maddeleri kapsamında yapılan diğer şikayetlerin incelenmesine gerek olmadığına;   4. AĐHS’nin 41. maddesinin uygulanması hususunun   a. saklı tutulmasına;   b. Hükümet ve başvuranın, kararın tebliğ edilmesinden itibaren altı ay içinde bu   mesele hakkındaki görüşlerini yazıyla kendisine bildirmeye ve bilhassa   aralarında varacakları her türlü uzlaşmadan kendisini haberdar etmeye davet   edilmesine;   c. Sonraki sürecin saklı tutulmasına ve gerektiğinde daire başkanının izlenecek   süreci belirlemeye yetkili kılınmasına;   KARAR VERMĐŞTĐR.   Đşbu karar Fransızca olarak hazırlanmış ve AĐHM Đç Tüzüğünün 77. maddesinin 2. ve 3.   paragraflarına uygun olarak 2 Haziran 2009 tarihinde yazıyla bildirilmiştir.   17

© Rada Europy / Europejski Trybunał Praw Człowieka, źródło: HUDOC (hudoc.echr.coe.int), pozyskano 13.07.2026. · Źródło