72000/01
WyrokETPCz2006-10-17ECLI:CE:ECHR:2006:1017JUD007200001
Analiza orzeczenia
Sekcja wygenerowana przez AI na podstawie treści orzeczenia — nie stanowi cytatu.
Zagadnienie prawne
Czy zatrzymanie i przesłuchanie bez adwokata, połączone z zarzutami złego traktowania i wykorzystaniem wymuszonych zeznań w procesie przed sądem wojskowym, naruszyło prawa skarżącego do zakazu tortur, skutecznego środka odwoławczego oraz rzetelnego procesu, w tym prawa do niezawisłego i bezstronnego sądu oraz rozpoznania sprawy w rozsądnym terminie?Ratio decidendi
Trybunał stwierdził naruszenie art. 3 Konwencji, ponieważ skarżący doznał obrażeń podczas zatrzymania przez policję, a rząd nie przedstawił wiarygodnego wyjaśnienia ich pochodzenia. Naruszenie art. 13 wynikało z braku skutecznego dochodzenia w sprawie zarzutów złego traktowania, pomimo zgłaszania ich w postępowaniu krajowym i poparcia dowodami medycznymi. Sąd uznał, że obecność sędziego wojskowego w Sądzie Bezpieczeństwa Państwa (DGM) w sprawie cywilnej naruszyła art. 6 § 1 w zakresie niezawisłości i bezstronności sądu. Ponadto, wykorzystanie zeznań uzyskanych pod przymusem i bez pomocy prawnej, w kontekście naruszenia art. 3, sprawiło, że proces był nierzetelny, co stanowiło naruszenie art. 6 §§ 1 i 3. Trybunał uznał również, że prawie ośmioletni czas trwania postępowania karnego był nadmierny, naruszając art. 6 § 1 w zakresie rozsądnego terminu.Stan faktyczny
Skarżący, Sabahattin Göçmen, został aresztowany w grudniu 1992 roku pod zarzutem członkostwa w nielegalnej organizacji PKK i przetrzymywany przez 14 dni bez dostępu do adwokata. Po zatrzymaniu stwierdzono u niego liczne obrażenia ciała, mimo że początkowe badanie policyjne nie wykazało śladów przemocy. Skarżący twierdził, że był źle traktowany i zmuszony do złożenia zeznań, które później wykorzystano przeciwko niemu w procesie. Jego sprawa była prowadzona przed Sądem Bezpieczeństwa Państwa (DGM), w którego składzie zasiadali sędziowie wojskowi, a postępowanie trwało prawie osiem lat. Skarżący został skazany na 18 lat i 9 miesięcy więzienia.Rozstrzygnięcie
Trybunał jednogłośnie: 1. Uznał pozostałą część skargi za dopuszczalną. 2. Stwierdził naruszenie art. 3 Konwencji. 3. Stwierdził naruszenie art. 13 Konwencji. 4. Stwierdził naruszenie art. 6 § 1 Konwencji, ponieważ skarżący nie był sądzony przez niezawisły i bezstronny sąd. 5. Stwierdził naruszenie art. 6 § 1 Konwencji w związku z art. 6 § 3, ponieważ skarżący nie korzystał z rzetelnego procesu. 6. Uznał, że nie ma potrzeby rozpatrywania innych skarg dotyczących rzetelności procesu w odniesieniu do art. 6 Konwencji. 7. Stwierdził naruszenie art. 6 § 1 Konwencji w odniesieniu do długości postępowania karnego. 8. Zasądził na rzecz skarżącego 20 000 EUR za wszystkie szkody oraz 2 000 EUR za koszty i wydatki, pomniejszone o 715 EUR otrzymane w ramach pomocy prawnej. 9. Oddalił pozostałe roszczenia o słuszne zadośćuczynienie.Pełny tekst orzeczenia
AVRUPA İNSAN HAKLARI MAHKEMESİ
GÖÇMEN - TÜRKİYE DAVASI
(Başvuru no: 72000/01)
KARARIN ÖZET ÇEVİRİSİ
STRAZBURG Ekim 2006
İşbu karar AİHS'nin 44 § 2 maddesinde belirtilen koşullar çerçevesinde kesinleşecektir. Sekli bazı
düzeltmelere tabi olabilir.
© T.C. DıĢiĢleri Bakanlığı. Bu gayrıresmi özet çeviri Dışişleri Bakanlığı Avrupa Konseyi ve İnsan Hakları Genel Müdür Yardımcılığı
tarafından yapılmış olup, Mahkeme'yi bağlamamaktadır. Bu çeviri, davanın adının tam olarak belirtilmiş olması ve yukarıdaki telif hakkı
bilgisiyle beraber olması koşulu ile Dışişleri Bakanlığı Avrupa Konseyi ve İnsan Hakları Genel Müdür Yardımcılığı'na atıfta bulunmak
suretiyle ticari olmayan amaçlarla alıntılanabilir.
Türkiye Cumhuriyeti aleyhine açılan ve (72000/01) başvuru no'lu davanın nedeni bu
ülke vatandaşı olan Sabahattin Göçmen'in (başvuran) Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'ne
(AİHM) 24 Mayıs 2001 tarihinde, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin (AİHS) Temel İnsan
Haklarını güvence altına alan 34. maddesi uyarınca yapmış olduğu başvurudur.
Adli yardımdan faydalanması kabul edilen başvuran, AİHM önünde Diyarbakır Barosu
avukatlarından M. Ayzit tarafından temsil edilmektedir.
OLAYLAR
I. OLAYIN KOġULLARI
Başvuran, 1966 yılında doğmuştur ve halen Bursa Cezaevinde tutulu bulunmaktadır. Aralık 1992 tarihinde saat 20.45'e doğru, başvuran A.I. adlı kişi yanmdayken polis
tarafından yakalanmış ve İstanbul Emniyet Müdürlüğü Terörle Mücadele Şubesi'nde gözaltına
alınmıştır. Başvuran, yasadışı bir örgüt olan PKK (Kürdistan İşçi Partisi) üyesi olmaktan
suçlanmıştır. Ocak 1993 tarihinde, başvuranın evinde kendisi de hazır bulunduğu sırada arama
yapılmıştır. Arama sırasında, 7.65 mm. çapında bir silah, yasadışı örgüt dokümanı olarak
nitelendirilen yazılar ve propaganda amaçlı olan video kasetleri ele geçirilmiştir. Ocak 1993 tarihinde, bir bilirkişi raporu, başvuranın yazısının, evinde ele geçirilen
bazı dokümanların üzerindeki yazıya uyduğu sonucuna varmıştır.
Pişman olan A.I, Emniyet Müdürlüğü birimlerinde 7 Ocak 1993 tarihinde alman
ifadesinde başvuranla beraber yasadışı eylemlere katıldığını itiraf etmiştir. A.I. başvuranın
sözkonusu örgütün sorumlularından olduğunu ve bu örgüt adına para toplama kampanyası
yürüttüğünü belirtmiştir. A.I. aynı şekilde, 7.65 mm. çapında bir silahın ve propaganda amaçlı
video kasetlerin başvuranda bulunduğunu belirtmiştir.
Başvuran, 8 Ocak 1993 tarihinde Emniyet Müdürlüğü birimlerinde alman ifadesinde,
PKK üyesi olduğunu kabul etmiş ve yasadışı eylemlere katıldığını itiraf etmiştir. Başvuran,
özellikle silah bulundurduğunu, örgüt adına para topladığını ve propaganda yaptığını kabul
etmiştir.
Olayların gerçekleştiği dönemde yürürlükte olan mevzuat uyarınca, başvuran gözaltı
sırasında bir avukat yardımından yararlanamamıştır.
Ocak 1993 tarihinde, başvuran, İstanbul Devlet Güvenlik Mahkemesi (DGM)
Cumhuriyet Savcısı tarafından dinlenmiştir. Başvuran, Emniyet Müdürlüğü'nde verdiği
ifadeyi kısmen onaylamıştır ve video kasetlerinin ve silahın kendi evine "Gözlük?' kod adlı bir
kişi tarafından bırakıldığını belirtmiştir. Başvuran, söz konusu örgütün üyesi olmadığını ama
bu örgütle ilişkisi olduğunu beyan etmiştir.
-•'
'
Aynı tarihte, Cumhuriyet Savcısı içlerinde başvuranın da olduğu on beş şüphelinin
İstanbul Adli Tıp Kurumu'nun bir doktoru tarafından muayene edilmelerini emretmiştir. Aynı
günkü raporunda, adli tabip, incelenen kişilerin vücutlarında hiçbir şiddet izine rastlamadığını
belirtmiştir.
Yine, 12 Ocak 1993 tarihinde, başvuran, kendisini sırası gelince dinleyen ve tutuklu
yargılanmasına hükmeden DGM yedek hâkimi önüne çağrılmıştır. Başvuran, hâkim önünde,
savcı önünde verdiği ifadesini yinelemiştir. Ocak 1993 tarihinde, başvuran, İstanbul Cezaevi doktoru tarafından incelenmiştir. Ocak 1993 tarihinde Eyüp Adli Tıp Kurumu üyesi bir doktor tarafından düzenlenen rapora
göre, acıyla birlikte ilgilinin omuzlarında, dirseklerinde, bileklerinde hareket azalması
bulunmaktadır. Başvuran aynı şekilde, omuzlarının elle muayenesinde ve de sırt bölgesinde
özellikle el parmaklarını bükerken acı duymaktaydı. Aynı şekilde, aşağıdaki izler belirtilmişti:
Kalçalarında yayılmış ekimozlar, oyluklarının ön tarafında 1 - 3 cm. ebadında kabuklu
yaralar, rengi açılmaya başlayan biri diğerine paralel, 0,5 - 2 cm. genişliğinde koltukaltlarının
ön taraflarında ve sağ tarafta daha belirgin olmak üzere iki sıra kahverengimsi ekimoz, sol
uyluk kemiğinin iç ve dış taraflarında başka dağınık ve kahverengimsi renkte ekimoz, iki
kalça üzerinde yayılmış renk değiştirmeye başlayan ekimoz, özellikle sağ dizin 2 - 3 cm.
üzerinde, her iki dizin altında, iki oyluk üzerinde ön ve orta bölgede bazı yerlerde kabuğu
düşmeye başlayan sıyrıklar. Başvuran, bunun dışında, bacağındaki ağrılardan, kasların
devindirmesinde önemli bir azalma hatta aktif olarak iki omuz, kollar, önkollar ve bileklerin
hareketlerini gerçekleştirmemekten sıkıntı çekiyordu. Aynı şekilde, başvuran, bir uyuşma
hissettiğini ve genel olarak his kaybı olduğunu iddia etmektedir. Başvurana on beş günlük iş
göremezlik raporu verilmiş ve bu raporda, ilgilinin hayati tehlikesi olmadığı sonucuna
varılmıştır. Ocak 1993 tarihinde sunulan bir iddianameyle, Cumhuriyet Savcısı, Devlete ve
kamu güçlerine karşı suç işleyebilecek silahlı örgüt oluşumunu cezalandıran Türk Ceza
Kanunu'nun (TCK) 168. maddesine dayanarak başvuran aleyhinde bir ceza davası açmıştır.
Cumhuriyet Savcısı, bu bağlamda, kişilerin güvenliğinin hedef alınması, adam öldürme, adam
öldürmeye teşebbüs ve iştiraken adam öldürmeye ilişkin düzenlemelerin ve Terörle
Mücadeleye ilişkin 3713 sayılı Kanun'un 5. maddesinin uygulanmasını talep etmiştir.
DGM önündeki 19 Mart 1993 tarihli ilk duruşmada, başvuran masumiyetini ileri
sürmüş, gözaltı sırasında kötü muameleye maruz kaldığını ve polisler tarafından itiraflar
içeren ifadeyi imzalamaya zorlandığını iddia etmiştir. Başvuran, kötü muamele iddialarını
desteklemek için, 15 Ocak 1993 tarihli sağlık raporunu sunmuştur. Başvuran, bununla birlikte,
gözaltı sırasında avukat yardımından faydalanmadığını beyan etmektedir. Bunun dışında,
başvuran, Cumhuriyet Savcısı ve DGM yedek hâkimi önünde verdiği ifadeyi kabul etmiştir. Nisan 1993 tarihinde, DGM, mahkeme heyeti yeniden oluşturularak, başvuranın,
evindeki arama sırasında ele geçirilen silahın kendisine ait olmadığını ve bundan da öte
silahın çalışıp çalışmadığını bilmediğini beyan ettiği bir duruşma düzenlemiştir. Başvuran, bu
silahın evine, dinlemesini talep ettiği A.I. adlı kişi tarafından konmuş olabileceğini ileri
sürmüştür. 5 Ocak 1993 tarihli bilirkişi raporu hakkında sorgulanan başvuran, gözaltı
sırasında bazı belgeler yazmaya zorlandığını beyan etmiştir. Başvuran, aynı zamanda,
yakalama ve arama tutanaklarını düzenleyen kişilerin dinlenmesini talep etmiştir. Haziran 1993 tarihli duruşmada, başvuranın avukatı, A.I. adlı kişinin dinlenmesi
talebini yinelemiştir. DGM, A.I. adlı kişi Diyarbakır'da yargılandığı için söz konusu kişinin
dinlenmesine istinabe ile başlanmasına karar vermiştir. Bununla birlikte, DGM, yakalama ve
arama tutanaklarım tutanların dinlenmeleri için çağrılmalarına hükmetmiştir. DGM, bunun
dışında, dosyaya delillerin, özellikle başvuranın evinde ele geçirilen video kasetlerin
eklenmesini talep etmiştir. Temmuz 1993 tarihli duruşmada, bünyesinde yeni bir hâkim bulunan DGM,
Diyarbakır Devlet Güvenlik Mahkemesinin A.I. adlı kişinin istinabe ile dinlenme talebi
hakkında cevap vermediğini tespit etmiştir. DGM, başvuranın ve A.I. adlı kişinin ifadeleri
akabinde, suç ortaklarının evlerinde yapılan aramalara katıldığını beyan eden bir polis
memurunu dinlemiştir. DGM, yeniden, başvuranın evinde ele geçirilen video kasetlerin
dosyaya eklenmesine hükmetmiş ve suçun niteliğini ve kanıtların durumunu göz önüne alınca,
başvuranın tutuklu yargılanmasına devam edilmesine karar vermiştir. Eylül 1993 tarihinde, DGM bir duruşma düzenlemiştir. DGM, bu duruşma sırasında
dosyaya video kasetlerin eklendiğim tespit etmiştir. DGM, A.I. adlı kişinin istinabe ile
dinlenme talebinin cevabını beklemeye karar vermiştir ve tanığın güvenliği gerekçesiyle
davada hazır bulunmasının gerekli olmadığı kanaatindedir. Kasım 1993 tarihinde, DGM, yeni bir hâkimle toplanmıştır. Bu duruşma sırasında,
başvuran, DGM'nin dikkatini A.I. adlı asıl tanıkla karşılaşılmasının ve onun dinlenmesinin
önemi üzerine çekmektedir. DGM, bununla birlikte, güvenlik güçlerinin, Diyarbakır
Cezaevi'nden Bitlis Emniyet Müdürlüğü birimlerine naklini talep ettikleri başvuranın, A.I. adlı
kişinin salıverilmesinin koşulları hakkındaki ek bilgi talebini dinlemiştir. Aralık 1993 ve 25 Şubat 1994 tarihlerindeki duruşmalarda, her seferinde farklı bir
heyetle toplanan DGM, A.I. adlı kişinin salıverildiğini tespit etmiş ve istinabe yoluyla alınan
ifadeyi tekrar okumuştur. Başvuran, A.I. adlı kişinin beyanlarını, onu, yasadışı örgütün idare
kadrosunda bulunmakla suçlayarak reddetmiştir. Nisan 1994 tarihli duruşmada, DGM, başvuranın evindeki aramaya katılan polis
memurlarından birini dinlemiştir. Söz konusu polis memuru başvuranın evinde video
kasetlerin ve bir silahın ele geçirildiğini teyit etmiştir. Öte yandan, DGM, başvuranın
avukatının yeni bir bilirkişi raporu alınmasına ilişkin talebini reddetmiştir. DGM, aynı
zamanda, başvuranın A.I. adlı kişiyle yüzleştirilmesi talebini reddetmiş ve atılı suçun niteliği
ve delillerin durumunu göz önüne alarak başvuranın tutuklu yargılanmasına devam edilmesine
karar vermiştir. Haziran, 22 Temmuz, 26 Ağustos ve 19 Ekim 1994 tarihlerinde, DGM başvuranın
hazır bulunmadığı dört duruşma düzenlemiştir. Bu duruşmalar sırasında, DGM, özellikle,
başvuranı yakalayan polislerden birini dinlemiştir. Bu duruşmalar sırasında, DGM, iki kez
başka bir heyetle toplanmıştır ve suç ortaklarından biri olan M.A. adlı kişinin doğru adresinin
belirlenmesine hükmetmiştir. Kasım 1994 tarihli duruşmada, başvuran, yakalandığı zaman, ailesi ve vergi
dairesine beyan edilmiş mesleği olan öğrenci olduğunu ileri sürerek yasadışı bir örgütle tüm
ilişkilerini inkâr etmiştir. Başvuran, pişman olmuş bir kişinin ifadeleri temelinde
yakalandığını beyan etmiştir. Ocak ve 15 Aralık 1995 tarihli duruşmalarda, DGM, her seferinde oluşumunu
değiştirmiştir ve M.A. adlı kişinin istinabe yoluyla dinlenme talebinin cevapsız kaldığını tespit
etmiştir. Bu sırada, başvuranın avukatı, tanıkların dinlenmemesinden dolayı davanın uzadığını
açıklamıştır ve yeniden yazı incelemesi talep etmiştir. Ekim 1995 tarihinde, Savcı, iddianamesini sunmuştur. Savcı, başvurana karşı
TCK'nm 125. maddesinin uygulanmasını talep etmiştir. Bir sonraki duruşmada, 15 Aralık tarihinde, başvurana savunmasını hazırlaması için ek süre verilmiştir. Öte yandan yazı
incelemesi talebi tekrardan reddedilmiştir. Şubat, 15 Nisan ve 19 Haziran 1996 tarihli duruşmalar sırasında, başvuran esasa
ilişkin savunmasını, A.I. adlı kişi kendi esasa ilişkin savunmasını sunduktan sonra sunacağını
beyan etmiştir. Bu beklemeyi haklı göstermek için başvuran, A.I. adlı kişinin ifadelerinde yer
alanların dışında, isnat edilen suçların gerçekleşmediğini ve aleyhte tanık olmadığını
vurgulamıştır. Ağustos 1996 tarihli duruşmada, başvuran savunmasını sunduğunu beyan etmiş ve
öğrenci olması dolayısıyla durumunun kendisine özel olarak zarar verdiğini eklemiştir. Son
olarak, başvuran, tutuksuz yargılanmasını talep etmiş, bu talebi reddedilmiştir. Ekim 1996 tarihinden 14 Kasım 1997 tarihine kadar olan dönem boyunca, DGM,
dokuz duruşma düzenlemiştir ve bu duruşmalar sırasında altı kez oluşum değiştirmiştir. Bu
duruşmalar sırasında, DGM, A.I. adlı kişinin esasa ilişkin savunmasının bulunmadığını tespit
etmiştir ve gıyaben yakalanmasına hükmetmiştir. Eylül ve 14 Kasım 1997 tarihlerinde, DGM, iki duruşma düzenlemiştir. DGM, bu
duruşmalar sırasında, suç ortaklarından biri açısından davanın başka bir ceza davasıyla
birleştirilmesine karar vermiştir. Aralık 1997 tarihli duruşma sırasında, başvuranın avukatı davanın bütünü ve
aleyhteki kanıtların durumundan dolayı, başvurana isnat edilen suçun TCK'nun 125.
maddesine aykırılık olarak nitelendirilemeyeceğini vurgulamıştır. Başvuranın avukatına göre,
davada, sadece TCK'nun 169. maddesinin uygulanabilmesi mümkündür. Mart ve 6 Kasım 1998 tarihleri arasında, DGM, beş duruşma düzenlemiştir. Bu
duruşmalardan ikisinde başvuran hazır bulunmamıştır. Bu dönem boyunca, DGM dört kez
farklı bir oluşumla toplanmıştır ve suç ortaklarından biri açısından dosyayı tamamlamıştır. Ocak 1999 tarihli duruşma sırasında, dosyayla ilgilenen yeni Cumhuriyet Savcısı
iddianamesini sunmuştur. Yeni Cumhuriyet Savcısı, temel suçlamaları, TCK'nun 168 § 1, 31,
33, 40 maddesi ve 3713 sayılı Kanunun 5. maddesine dayanarak yinelemiştir.
Aynı gün, başvuranın avukatı, TCK'nun 168 § 1 maddesiyle öngörülen suçun kurucu
unsurlarının birleştirilmiş olmadığı gerekçesiyle, TCK'nun 168 § 2 ve 169 maddeleri uyarınca
suçun cezai bakımdan yeniden tanımlanmasını talep etmiştir. Ocak 1999 tarihinde, Cumhuriyet Savcısı yeni bir iddianame sunmuştur.
Cumhuriyet Savcısı, bu iddianamenin sonunda başvuranın Türk Ceza Kanununun 168 § 1
maddesinin uygulanması uyarınca mahkûm edilmesini talep etmiştir. Şubat 1999 tarihinde, başvuran suçsuz olduğunu ileri sürmüştür. Başvuran,
gözaltından sorumlu güvenlik güçlerinin gözetimindeyken işkencelere maruz kaldığını ileri
sürerek, polis önünde verdiği ifadelerin bütününü inkâr etmiştir. Aynı şekilde, başvuran,
pişman olan A.I. adlı kişinin beyanlarında bulunan unsurların, söz konusu kişinin diğerlerini
suçlayarak beraat ettirilmeyi amaçladığı ölçüde, güvenilir kanıtlar olarak kabul
edilemeyeceğini ileri sürmüştür. Bununla birlikte, başvuran, gözaltında bulunduğu sırada, 8
Ocak 1993 tarihinde, sekiz sayfasının dört sayfası 7 Ocak 1993 tarihinde alman A.I. adlı
kişinin ifadesindekilerle tamamen aynı olan bir ifade imzalamaya zorlandığına dikkat
çekmiştir. Öte yandan, başvuran, talep edilen karşılaştırmanın gerçekleşmediğinin altını
çizmiştir. Böylece, başvuran, 168. maddenin uygulanmasına itiraz etmiştir ve tutuksuz
yargılanmasını talep etmiştir. Nisan 1999 tarihli duruşmada, oluşumunda bir askeri hâkim bulunan DGM,
başvuranın esasa ilişkin savunmasını almıştır. DGM, özellikle isnat edilen suçların niteliği ve
dosyanın içeriği bakımından başvuranın serbest kalma talebini reddetmiştir. Haziran 1999 tarihli duruşmada, oluşumunda son kez askeri bir hâkim bulunan
DGM, başvuranın son görüşlerini almış ve başvuranın tutuksuz yargılanma talebini, suçun
niteliğini, dosyanın içeriğini ve kanıtların durumunu göz önünde bulundurarak reddetmiştir. Ağustos 1999 tarihinde, üç sivil hâkimden oluşan DGM, bir duruşma
düzenlemiştir ve başvuranın tutuklu yargılanmasının devamına karar vermiştir. Ekim 1999 tarihli duruşmada, üç sivil hâkimden oluşan DGM, başvuranın, TCK'nm
168. maddesinin öngördüğü suçu işlediğini beyan etmiş ve kanıt yetersizliğinden dolayı
başvuranı adam öldürme suçundan beraat ettirmiştir ve başvuranı on sekiz yıl dokuz ay hapis
cezasına mahkûm etmiştir.
Bu sonuca ulaşmak için, DGM, ilk önce, başvurana isnat edilen olaylara ilişkin olarak
diğer suç ortaklarının beyanlarının tutarlı olduklarım tespit etmiştir. Bunun dışında, özellikle
sözkonusu beyanlara, bilirkişi raporlarına, arama tutanaklarına ve başvuranın evinde ele
geçirilen belgelere ve silaha dayanarak, DGM, başvuranın suçluluğunun kesin olduğuna
kanaat getirmiştir. Öte yandan, DGM, ilgilinin gözaltı sırasında verdiği ifadeleri, N.G., H.T.
ve özellikle A.I. adlı kişiler içeriğini teyit etikleri için, aleyhte kanıt olarak göz önüne almıştır. Kasım 2000 tarihinde, Yargıtay, 20 Ekim 1999 tarihli kararı onamıştır.
HUKUK AÇISINDAN
I.
KABULEDĠLEBĠLĠRLĠK HAKKINDA
Hükümet, bir yandan iç hukuk yollarının tüketilmediğine ve diğer yandan da altı aylık
süreye uyulmadığına ilişkin kabul edilemezlik defilerini ileri sürmektedir.
İlk önce, Hükümet, AİHM'nin içtihadına atıfta bulunarak {Cardot-Fransa, 19 Mart tarihli, A serisi 200 noTu karar) başvuranın, davadan haberdar olan hukuk makamlarının
önünde hiçbir zaman, mahkemenin bağımsız ve tarafsız olmadığına ve davanın süre0sine
ilişkin şikâyette bulunmadığı ölçüde, iç hukuk yollarının tüketilmesi zorunluluğuna uymadığı
kanaatindedir.
AİHS'nin 3 ve 13 maddelerine ilişkin şikâyet hakkında, Hükümet, başvuranın, bir iç
hukuk yolunun bulunmadığını iddia ettiğine göre, gözaltına almışının sona erdiği 12 Ocak tarihini takip eden altı aylık süre zarfında başvurusunu yapması gerektiğini ileri
sürmektedir.
AİHM, davanın süresine ilişkin olarak, daha önce, Türk Hukuk Sisteminin
yargılanabilir kişilere bir dava süresince şikâyette bulunmalarına imkân sağlayacak, AİHS'nin maddesi uyarınca etkin bir başvuru yolu sunmadığını tespit etme fırsatı olduğunu
hatırlatmaktadır (Tendik ve diğerleri-Türkiye, 23188/02 no Tu, 22 Aralık 2005 tarihli karar).
Sonuç olarak, başvuranın, şikâyetine çare olacak nitelikte bir başvuru yoluna sahip olduğu
kesin değildir. Buradan, Hükümetin itirazının kabul edilemeyeceği sonucu çıkmaktadır.
Mahkemenin bağımsız ve tarafsız olmadığına ilişkin şikâyet için, AÎHM, DGM’lerin
oluşumunda askeri bir hâkimin varlığını dönemin bir anayasal düzenlemesinden
kaynaklandığını hatırlatmaktadır. Dolayısıyla, bu itirazın kabul edilmesi mümkün değildir.
Altı aylık sürenin ihlal edilmesine ilişkin olarak, AİHM, başvuran, gözaltından
sorumlu polis memurları aleyhinde kötü muamelelere maruz kaldığı gerekçesiyle resmi olarak
şikâyette bulunmamış olsa da, hemen, birçok kez DGM önünde şikâyetini ileri sürdüğünü
tespit etmektedir. Bu iddia tıbbi kanıtlarla desteklenmiş olsa da, ulusal mahkemelerin dikkatini
çekmemiştir. Sonuç olarak, AİHM, Yargıtay kararını, başvuranın, iddiaları için iç hukuk
yollarının bundan böyle faydasız olacağını düşünmesine imkân verecek nitelikte bir durum
olarak dikkate almaktadır (bkz, aynı şekilde, Ö.Ö. ve S.M.-Türkiye, 31865/96 no Tu, 28 Mayıs tarihli karar ve Önder-Türkiye, 39813/98 no'lu, 1 Nisan 2003 tarihli karar, a contrario,
Kabasakal ve Atar-Türkiye, 70084/01 no'lu, 1 Temmuz 2003 tarihli karar). Yargıtay kararım Kasım 2000 tarihinde verdiğine göre, mevcut davanın 24 Mayıs 2001 tarihinde açılması
AİHS'nin 35 § 1 maddesinde belirtilen altı aylık süre zarfında gerçekleşmiştir.
AİHM, AİHS'nin 3, 6 ve 13 maddelerine ilişkin şikâyetlerin AİHS'nin 35 § 3 maddesi
uyarınca belirgin olarak kötü temellendirilmiş olmadıklarını ve esasa ilişkin bir inceleme
konusu olmaları gerektiğini tespit etmektedir. Öte yandan, AİHM, bu şikâyetlerin başka hiçbir
kabul edilemezlik gerekçesine takılmadıklarım tespit etmektedir.
II.
AĠHS'NĠN 3. MADDESĠNĠN ĠHLAL EDĠLDĠĞĠ ĠDDĠASI HAKKINDA
Başvuran, AİHS'nin 3. maddesinin ihlal edildiğini iddia etmektedir.
Hükümet, bu iddiaya karşı çıkmaktadır. Hükümet, özellikle, 12 Ocak 1992 tarihli tıbbi
incelemenin başvuranın vücudunda şiddet izini ortaya çıkarmaya imkân vermemesinin
başvuranın gözaltı sırasında hiçbir işkenceye maruz kalmadığının kanıtı olduğunu ileri
sürmektedir.
AİHM, bir kişi gözaltı sırasında, tamamen polis memurlarının kontrolünde olduğu
sırada yaralandığı zaman, bu dönem boyunca meydana gelen her yaranın güçlü maddi
karinelere yer verdiğini hatırlatmaktadır (bkz. Salman-Türkiye, 21986/93 no'lu karar).
Dolayısıyla, söz konusu yaraların menşei hakkında makul açıklama yapmak ve mağdurun
iddiaları hakkında, özellikle de bu iddialar tıbbi belgelerle desteklenmişse, şüphe uyandıracak
olayları ortaya çıkaran kanıtlan temin etmek Hükümete' düşmektedir ( bkz, diğerleri
arasından, Selmouni-Fransa, 25803/94 no'lu karar ve Altay-Türkiye, 22279/93 no'lu, 22 Mayıs tarihli karar).
Davada, başvuran, ilk önce, 12 Ocak 1993 tarihinde, gözaltı sona erdiğinde
incelenmiştir. Bu inceleme, başvuranın vücudunda şiddet izleri olduğunu ortaya çıkarmaya
imkân verememiştir. Bununla birlikte, başvuranın tutuklu yargılanmak üzere cezaevine
konmasının ardından, 13 Ocak tarihinde, cezaevi doktoru tarafından düzenlenen rapora göre,
ilgilinin vücudunda birçok şiddet izi bulunmaktaydı (hareket azalması ve vücudunun değişik
yerlerinde acılar ve birçok ekimoz). Bu izlere dayanarak, 15 Ocak tarihinde, bir Adli Tıp
doktoru, başvurana on beş gün iş görmemesini salık vermiştir.
Dosyadaki hiçbir unsur söz konusu izlerin başvuranın yakalanışıyla veya daha önceden
üçüncü kişiler tarafından gerçekleştirilen eylemlerle meydana gelen olaylardan
kaynaklandığım göstermemektedir. Öte yandan, bu izlerin başvuranın yakalanmasından
önceki döneme ait olabilecekleri iddia edilmemiştir.
Bu eylemlerin, başvuranın polis memurlarının kontrolünde bulunduğu sırada meydana
gelip gelmediği sorusuna ilişkin olarak, AİHM, 12 Şubat tarihli sağlık raporunun, on beş
şüpheliye ilişkin, incelenen kişiler hakkında hiçbir belirginlik olmayan çok özet bir belgeden
ibaret olduğu için güvenilir olduğuna ikna olmamıştır. Öte yandan, kabuk tutmuş birçok yara
izinin gözaltının sona ermesinden sonra çok kısa bir zaman zarfında ortaya çıkmış olması
AİHM' ye mantıksız gelmektedir.
Sonuç olarak, değerlendirmesine sunulan unsurların bütününü göz önüne alınca
AİHM, davada, 15 Ocak 1993 tarihli sağlık raporunda belirtilen izlerin Hükümetin
sorumluluğunu taşıdığı bir muameleden kaynaklandıklarının kesin olduğuna karar
vermektedir.
Bu nedenle, AİHS'nin 3. maddesi ihlal edilmiştir.
III.
AĠHS'NĠN 13. MADDESĠNĠN ĠHLAL EDĠLDĠĞĠ ĠDDĠASI HAKKINDA
Başvuran, yetkililerin, kendisinin ileri sürdüğü kötü muamele iddiaları karşısında etkin
şekilde harekete geçmediklerini iddia etmektedir. Başvuran, AİHS'nin 13. maddesine atıfta
bulunmaktadır.
AİHM, kendi nezdinde oluşturulan kanıtlar temelinde, Savunmacı Devletin AİHS'nin
3. maddesi bakımından sorumlu olduğuna karar vermiştir. Bundan dolayı, ilgili tarafından dile
getirilen şikâyet, AİHS'nin 13. maddesinin hedefleri doğrultusunda "savunulabilir"
niteliktedir. Dolayısıyla, yetkililerin, bu düzenlemenin yükümlülüklerine cevap verecek etkin
bir soruşturma açmak ve yürütmek zorunlulukları bulunmaktaydı {Batı ve diğerleri-Türkiye,
33097/96 ve 57834/00 no'lu kararlar).
Davada, AİHM, başvuranın, aleyhinde açılan dava kapsamında, iddialarına destek
olarak 15 Ocak 1993 tarihli sağlık raporunu sunarak birçok kez, yetkilileri AİHS'nin 3.
maddesine aykırı muamelelere maruz kaldığı hususunda bilgilendirdiğini gözlemlemektedir.
Bununla birlikte, bu durum dikkate alınmamıştır. Hâlbuki Türk Hukukuna göre, bu şekil bir
ihbardan haberdar olan savcıların hemen harekete geçmeleri gerekirdi. Öte yandan, AİHM,
"etkili başvuru" kavramının, gerçek anlamda bir şikâyet oluşturulmadığı zaman bile, işkence
veya kötü muamele durumunun varlığını düşündürecek nitelikte f eterince açık belirtiler varsa
soruşturma açmanın yerinde olduğunu içerdiğini beyan ettiğini hatırlatmaktadır (bkz Bati ve
diğerleri).
Her soruşturma eksikliği, AİHM'nin, başvuranın, AİHS'nin 13. maddesi uyarınca etkin
bir başvuru yolundan faydalanmadığı sonucuna ulaşması için yeterlidir. Bu nedenle, bu
düzenleme ihlal edilmiştir.
IV.
AĠHS'NĠN 6. MADDESĠNĠN ĠHLAL EDĠLDĠĞĠ ĠDDASI HAKKINDA
Başvuran, birçok bakımdan, aleyhinde başlatılan ceza kovuşturmaları sırasında, adil
yargılanmadan yoksunluk ve savunma hakları ihlallerine maruz kaldığını ileri sürmektedir.
Başvurana göre, kendisini yargılayan ve mahkûm eden DGM, oluşumuna bir askeri
hâkim kısmen katıldığı için "tarafsız ve bağımsız" bir mahkeme teşkil etmemektedir. Aynı
zamanda, başvuran, davasının makul bir sürede görülmediğinden yakınmaktadır.
Öte yandan, başvuran, gözaltı sırasında, baskı altında kendisine zorla ettirilen itirafların
ulusal mahkemelerce dikkate alınmasının sadece hakkaniyetle yargılanma hakkının ihlalini
değil fakat aynı zamanda masumiyet karinesine saygı gösterilmesi hakkının ihlalini teşkil
ettiğini ileri sürmektedir.
Başvuran, AİHS'nin 6 §§ 1,2 ve 3 b, c, d maddesine atıfta bulunmaktadır.
A. Mahkemenin bağımsızlığı ve tarafsızlığı
Hükümet, AİHS'nin 6 § 1 maddesinin ihlal edilmediğini savunmaktadır.
AİHM, (Öcalan-Türkiye, 46221/99 no'lu karar) davada, bir sivilin sadece kısmen de
olsa askerlerden oluşmuş bir mahkeme heyeti önüne çıkması gerektiği duruma önem verdiğini
ve bu şekil bir durumun demokratik bir toplumda ulusal mahkemelerin uyandırmayı görev
bildikleri güveni ciddi şekilde sorguladığına kanaat getirdiğini hatırlatmaktadır. Daha sonra,
itiraz edilen mahkemenin davanın tahkikat, duruşma, karardan oluşan üç aşamasının her
birinde yürütme ve yasama güçlerinden bağımsız görünmesi gerektiğinin altını çizerek,
AİHM, askeri hâkimin, ilgili ceza davasının devamında geçerli olan bir veya birçok adli
muamelede yer aldığı zaman, akabinde mahkeme önünde görülen davanın bu şüpheleri
yeterince ortadan kaldırdığı kesinleşmedikçe, sanığın makul olarak davanın bütününün
adilliğine ilişkin olarak şüphe duyabileceği sonucuna varmıştır. Daha açık olarak, askeri
hâkimin, bir sivile karşı düzenlenen duruşmada, davaya bağlı bir adli muameleye katılmış
olması davanın bütününü bağımsız ve tarafsız bir mahkeme tarafından yürütülmüş olma
görüntüsünden yoksun bırakmaktadır.
Davada, AİHM, 25 Ocak 1993 tarihinde, iki sivil ve bir askeri hâkimden oluşan bir
DGM önünde başvurana karşı bir ceza davası başlatıldığını tespit etmektedir. 27 Ağustos tarihinde askeri yerine sivil hâkim gelmesinden önce - kovuşturmaların başlamasından
yaklaşık altı yıl yedi ay sonra -, esasa ilişkin, diğerleri arasında, tanıkların dinlenmesine,
başvuranın beyanlarının oluşturulmasına ayrılan birçok duruşma düzenlenmiştir ve birçok adli
muamele benimsenmiştir. Daha sonra yenilenmeyen bu muameleler, yeni hâkim tarafından
oldukları şekliyle geçerli kılınmışlardır.
Bu koşullarda, mevcut dava adı geçen Öcalan davasından hiçbir farkı yoktur ve AİHM,
davanın sona ermesinden önce askeri hâkimin yerine sivil hâkimin getirilmesinin başvuranın
kendisini yargılayan mahkemenin bağımsızlığı ve tarafsızlığına ilişkin makul şüphelerini
ortadan kaldırdığım kabul etmesi mümkün değildir.
Bu nedenle, AİHS'nin 6 § 1 maddesi ihlal edilmiştir.
B. Davanın hakkaniyeti
AİHM, başvuranın, aleyhinde başlatılan ceza kovuşturması sırasında, birçok bakımdan
adil yargılanmadan yoksunluk ve savunma hakları ihlallerine maruz kaldığım ileri sürdüğünü
tespit etmektedir. Özellikle, başvuran kendisi hakkında verilen mahkûmiyet kararında polisin
işkence altında ve bir avukat olmaksızın kendisine zorla ettirilen itiraflar ve kendisinden zorla
alman ifadelerin kullanılmasından, kendisinin ek bir bilirkişi raporu alınmasına yönelik
talebinin reddedilmesinden ve asıl aleyhte tanığı sorgulamaya ve sorgulanmasını sağlama
imkânı olmadığından yakınmaktadır.
AİHM, hemen, özellikle, ceza davası kapsamında AİHS'nin 3. maddesi ihmal edilerek
toplanan kanıt unsurlarının kullanılmasına bağlı bir soru söz konusu olması bakımından (Hulki
Güneş-Türkiye, 28490/95 no'lu karar), bu davanın sonunda başvuran, on sekiz yıl dokuz ay
süreli hapis cezasına çarptırıldığı için, DGM'lerin üyelerinin statüsü sorusundan bağımsız
olarak davanın hakkaniyetten yoksun olmasına ilişkin şikayetin incelemesini sürdürmesi
gerektiği kanaatindedir. Sonuç olarak, AİHS'nin 6. maddesinin 2 ve 3 paragraflarının
gereklilikleri 1. paragrafla garanti altına alman adil yargılanma hakkının özel yönleriyle ilgili
oldukları için, AİHM, davada tespit edilen soruları birbiriyle ilintili olan bu iki metin açısından
inceleyecektir (bkz, diğerleri arasından, Van Mechelen ve diğerleri Hollanda, 23 Nisan 1997
tarihli karar, Hüküm ve Kararların Toplamı 1997-III).
Hükümet, söz konusu davanın adil olduğunu ileri sürmektedir. Başvuranın suçluluğunu
ortaya koymak için, DGM, sadece sanığın itiraflarına ve beyanlarına değil ama diğer suç
ortaklarının itiraf ve beyanlarına, başvuranın yakalanması sırasında polis tarafından ele
geçirilen silah ve propaganda video kasetlerine dayanmıştır. Hükümet, DGM önünde olduğu
gibi Yargıtay önünde de bir avukat tarafından temsil edilen ilgilinin esasa bakan mahkemeler
önünde oluşturulan kanıtlara ve ön soruşturma sırasında vermiş olduğu ifadelere itiraz edecek
fırsatı olduğunu tespit etmektedir.
AİHM, kanıtların yönetimi ilk başta iç hukuk kurallarının yetki alanına girdiğini ve ilke
olarak kanıtlarla toplanan unsurları değerlendirmenin ulusal mahkemelerin görevi olduğunu
hatırlatmaktadır. AİHS'nin AİHM'ye atfettiği görev, bütünü ele alınarak incelenen davanın
kanıt unsurlarının, sunum şekli de buna dâhil olmak üzere, adil bir niteliğe bürünüp
bürünmediğini araştırmaktan ibarettir (bkz, diğerleri arasında, Edwards-İngiltere, 16 Aralık tarihli, A serisi 247-B no'lu karar). Bunun dışında, AİHM, AİHS'nin 6. maddesi bunu
açık olarak belirtmese de, susma hakkı ve - onun bileşenlerinden biri olan - kendi
suçlanmasına katkıda bulunmama hakkının genel olarak kabul edilen, bu maddeyle ele alman
adil yargılanma kavramının içinde bulunan uluslararası kurallar olduklarım hatırlatmaktadır.
Bunların varlık nedeni, özellikle, sanığın makamlar tarafından bir usulsüz zorlamaya karşı
korunmasıdır ve bu, hukuki hataları önler ve AİHS'nin 6. maddesinin amaçlarına ulaşmaya
imkân verir (John Murray-îngiltere, 8 Şubat 1996 tarihli karar ve Funke-Fransa, 25 Şubat tarihli, A serisi 256-A no'lu karar).
J ''■
Aynı şekilde, kendi suçlanmasına katkıda bulunmama hakkı bir ceza davasında
suçlamanın argümantasyonunu, sanığın isteği hiçe sayılarak zorla veya baskılarla elde edilen
kanıt
unsurlarına
başvurmadan
temellendirmeye
çalıştığım
varsaymaktadır
(Shannon-îngiltere, 6563/03 no'lu, 4 Ekim 2005 tarihli karar).
AİHM, davada, başvuranın gözaltında iken yaklaşık on dört gün boyunca güvenlik
güçleri tarafından, daha sonra tutulmasının sonunda savcı ve yardımcı hâkim tarafından
sorgulandığını tespit etmektedir. Bu dönem boyunca, bir avukat yardımından faydalanmayan
ilgili, kendisini suçlu duruma düşüren birçok beyanda bulunmuştur. Bu beyanlar daha sonra,
diğerleri arasında, DGM'nin mahkûmiyet kararının gerekçeleri içinde kanıt unsurları
olmuşlardır.
AİHM, başvuranın gözaltında tutulmasının içinde gerçekleştiği koşulların AİHS'nin 3.
maddesinin ihlal edilmesine yol açtığı sonucuna ulaştığını hatırlatmaktadır. AİHM'nin
Jalloh-Almanya, 54810/00 no Tu, 11 Temmuz 2006 tarihli kararında belirttiği gibi, "bir ceza
davası kapsamında AİHS'nin 3. maddesi ihmal edilerek toplanan kanıt unsurlarının
kullanılması davanın hakkaniyetine ilişkin olarak ciddi sorular ortaya çıkarmaktadır". Bu
bağlamda, Türk Hukuk Mevzuatının sorgulamalar sırasında elde edilen fakat hâkim önünde
inkâr edilen itiraflara savunmanın perspektifleri açısından hiçbir belirleyici sonuç atfeder
görünmediğini gözlemlemek uygundur (Hulki Güneş). AİHM, ceza hukukunda kanıtların
kabul edilebilirliği sorusunu soyut olarak incelemek görevi olmasa da, davada, DGM'nin
davanın esasına ilişkin incelemeye başlamadan evvel, ilkönce bu soru üzerinde görüş
bildirmemesinin üzücü olduğuna karar vermektedir. Bu şekil bir ön incelemenin ulusal
mahkemelerin aleyhte kanıtların elde edilmesi için kullanılan yasak yöntemleri
cezalandırmalarına imkan vereceği açıktır (karşılaştırınız Hulki Güneş). Bu bağlamda, AİHM,
dava boyunca, savunmanın, boş yere uyuşmazlık konusu itirafların ve ifadelerin doğruluğuna
itiraz etmeye çalıştığını tespit etmektedir (bkz Örs ve diğerleri-Türkiye, 46213/99 no Tu, 20
Haziran 2006 tarihli karar).
Öte yandan, AİHM, Hükümet uyuşmazlık konusu mahkûmiyetin bir demet kanıta
dayandığını ileri sürdüğü zaman, Hükümeti takip edememektedir. AİHM, daha önce,
başvuranın mahkûmiyetinin belirleyici şekilde baskı altında polise verdiğini ileri sürdüğü
ifadelere dayanıp dayanmadığını araştırmanın gerekli olmadığı kanaatindedir. Ceza
mahkemelerince olayların ortaya konması işleminin bir bölümünün, başvuranın kötü
muamelelere maruz kalmasının akabinde ve de bir avukat yardımı olmaksızın elde edilen
beyanlarına dayandığını tespit etmek AİHM için yeterlidir (Örs ve diğerleri).
AİHM, davada sunulan yargılama usulüne ilişkin garantilerin, sözde işkence altında,
bir avukat yardımı olmaksızın ve başvuranın kendisini suçlandırmamak hakkı ihlal edilerek
elde edilen itirafların kullanımını engelleyecek şekilde rol oynamadıkları görüşündedir.
Yargıtay bu kusurlara çözüm getirmediği için, AİHM, uyuşmazlık konusu davada, AİHS'nin
6. maddesiyle istenen sonuca ulaşılmadığını gözlemlemektedir. Bu nedenle, AİHM, AİHS'nin §§ 1 ve 3 maddesinin ihlal edildiği sonucuna varmaktadır.
AİHS'nin 6. maddesi bakımından ele alman diğer şikâyetlere ilişkin olarak, AİHM,
ulusal mahkemeler önünde başvuran aleyhinde izlenen davayla ilgili şikâyetlerin başlıca
bölümüne daha önce cevap verdiği kanaatindedir. Dolayısıyla AİHM, AİHS'nin 6. maddesine
ilişkin davanın hakkaniyeti hakkındaki diğer şikâyetleri incelemenin gerekli olmadığına karar
vermektedir.
C. Davanın süresi
AİHM, davanın, başvuranın yakalanmasıyla 29 Aralık 1992 tarihinde başladığım ve
Yagıtaym karar günü olan 28 Kasım 2000 tarihinde sona erdiğini tespit etmektedir. Böylece,
dava, iki duruşma için yaklaşık yedi sene ve on bir ay sürmüştür.
Hükümet, davanın koşulları göz önüne alınınca, davanın süresinin makul olmadığının
kabul edilemeyeceği kanaatindedir. Hükümet, davanın karmaşıklığının ve başvuran
aleyhindeki suç kanıtlarının niteliğinin altım çizmektedir. Uyuşmazlık konusu ceza davası
uzun ve zahmetli incelemeler gerektirmişti. Buna ilaveten, ek iddianamenin akabinde ek
incelemeler gerekmiştir. Sonunda, ulusal makamlara hiçbir eylemsizlik veya ihmal dönemi
isnat edilemez.
Başvuran, bu sava itiraz etmektedir.
Bir davamn süresinin makul niteliği davanın koşullarına göre ve AİHM'nin içtihadının
öngördüğü kriterler bakımından, özellikle davanın karmaşıklığı, başvuranın ve yetkili
makamların davranışına göre değerlendirilmektedir (bkz, diğerleri arasında, Pelissier ve
Sassi-Fransa, 25444/94 no'lu karar).
Bu ivedilik zorunluluğu, başvuran altı yıl dokuz aydan daha fazla süre boyunca tutuklu
yargılandığından onun için özel bir önem taşımaktaydı (Kalachnikov-Rusya, 47095/99 no'lu
karar). Kuşkusuz, başvuranın veya avukatının birçok duruşmaya katılmamış olması, davamn
biraz yavaşlamasına sebep olmaya elverişlidir. Bununla birlikte, başvuranın savunmasını
sunduğu 12 Ağustos 1996 tarihiyle dosya hakkında görevli olan yeni savcının iddianamesini
sunduğu 29 Ocak 1999 tarihi arasında dava önemli bir ilerleme kaydetmemiştir. DGM
bünyesindeki hâkimlerin ardı ardına değişmeleri ve bazı tanıkların ifadelerinin beklenmesine
ayrılan süre davayı hatırı sayılır şekilde yavaşlatmışlardır.
AİHM, kendisine sunulan bütün verileri inceledikten sonra ve konuyla ilgili içtihadını
göz önüne alarak, olayda, uyuşmazlık konusu davanın süresinin aşırı olduğu ve "makul süre"
yükümlülüğünü yerine getirmediği kanaatindedir.
Bu nedenle, AİHS'nin 6 § 1 maddesi ihlal edilmiştir.
V.
AĠHS'NĠN 41. MADDESĠNĠN UYGULANMASI HAKKINDA
A. Zarar
Başvuran, maddi zarar adı altında 150 000 Euro ve manevi zarar için de aynı miktarı
talep etmektedir.
Hükümet bu iddialara itiraz etmektedir.
AİHM, başvuranın gözaltında bulunduğu sırada AİHS'nin 3. maddesine zıt
muamelelerle ve AİHS'nin 6 §§ 1 ve 3 d) maddesiyle garanti altına alman hakkının ihlal
edilmesiyle mağdur olduğu sonucuna vardığım hatırlatmaktadır. AİHM, eğer ilgili AİHS'nin
6. maddesinin öngördüğü garantilerden yararlansaydı davanın sonucunun ne olacağı hakkında
düşünemeyeceğini kabul ederek, başvuranın gerçek şansları yitirmeye maruz kaldığını
düşünmenin mantıksız olmadığı kanaatindedir (bkz, diğer birçokları arasından, Hulki Güneş).
Bu duruma, mevcut kararda bulunan ihlal tespitlerinin çare bulmaya yeterli olmadıkları bir
manevi zarar eklenmektedir. AİHM, AİHS'nin 41. maddesinin öngördüğü gibi hakkaniyetle
karar vererek, bütün zararlar için 20.000 Euro ödenmesine karar vermektedir.
Bunun dışında, AİHM için, davadaki gibi, bir kişi AİHS'nin zorunlu kıldığı bağımsızlık
ve tarafsızlık koşullarını yerine getirmeyen bir mahkeme tarafından mahkûm edildiği zaman,
ilgililerin talebi üzerine, yeni bir dava veya davanın yeniden açılması ilke olarak tespit edilen
ihlali telafi etmek için uygun bir yoldur (Öcalan).
B. Masraf ve harcamalar
Başvuran, miktarlarını belirtmeksizin, AİHS'nin organları önünde üstlenilen masraf ve
harcamaların geri ödenmesini talep etmektedir.
Hükümet, bu talebe itiraz etmektedir.
AİHM, başvuranın ulusal mahkemeler ve AİHS'nin organları önünde yapılan
harcamalara ilişkin olarak hiçbir belge sunmadığını tespit etmektedir. Bununla birlikte,
AİHM, kendi önünde bir avukat tarafından temsil edilen başvuranın, muhakkak, bazı
masraflar yapmış olduğu görüşündedir. AİHM, davanın koşullarını göz önünde bulundurarak,
başvurana bu ad altında, Avrupa Konseyinden adli yardım adı altında alman 715 EuroTuk
miktar düşülmek üzere, 2.000 Euro ödenmesinin makul olduğuna karar vermiştir.
C. Gecikme Faizi
Gecikme faizi olarak, Avrupa Merkez Bankası'nın marjinal kredi kolaylıklarına
uyguladığı faiz oranına üç puan eklenecektir.
BU NEDENLERLE, AĠHM, OYBĠRLĠĞĠYLE,
1. Başvurunun geri kalan kısmının kabuledilebilir olduğuna;
2. AİHS'nin 3. maddesinin ihlal edildiğine;
3. AİHS'nin 13. maddesinin ihlal edildiğine;
4. Başvuran, bağımsız ve tarafsız bir mahkeme tarafından yargılanmadığı için AİHS'nin § 1 maddesinin ihlal edildiğine;
5. Başvuran, adil yargılanmadan faydalanmadığı için, AİHS'nin 6 § 3 maddesiyle ilintili
olarak AİHS'nin 6 § 1 maddesinin ihlal edildiğine;
6. Davanın hakkaniyetine ilişkin AİHS'nin 6. maddesine atıfta bulunarak yapılan
şikayetleri incelemeye gerek olmadığına;
7. Ceza davasının süresine ilişkin olarak AİHS'nin 6 § 1 maddesinin ihlal edildiğine;
8. a) AİHS'nin 44 § 2 maddesi gereğince kararın kesinleştiği tarihten itibaren üç ay
içinde, ödeme tarihindeki döviz kuru üzerinden Y.T.L.'ye çevrilmek üzere Savunmacı
Hükümet tarafından başvurana:
i. Bütün zararlar için 20.000 Euro (yirmi bin Euro);
ii. Avrupa Konseyinden adli yardım adı altında alman 715 EuroTuk
miktar düşülmek üzere masraf ve harcamalar için 2.000 Euro (iki bin
Euro);
iii. Sözkonusu miktarların, yansıtılabilecek her türlü vergiden muaf
tutulmasına;
b) Sözkonusu sürenin bittiği tarihten itibaren ödemenin yapılmasına kadar
Hükümet tarafından, Avrupa Merkez Bankası'mn o dönem için geçerli olan
faiz oranının üç puan fazlasına eşit oranda faiz uygulanmasına;
9. Adil tazmine ilişkin diğer taleplerin reddine;
karar vermiştir.
İşbu karar Fransızca olarak hazırlanmış ve AİHM'nin iç tüzüğünün 77 §§ 2 ve maddesine uygun olarak 17 Ekim 2006 tarihinde yazıyla bildirilmiştir.
(
17
© Rada Europy / Europejski Trybunał Praw Człowieka, źródło: HUDOC (hudoc.echr.coe.int), pozyskano 12.07.2026. · Źródło