72194/01
WyrokETPCz2008-07-08ECLI:CE:ECHR:2008:0708JUD007219401
Analiza orzeczenia
Sekcja wygenerowana przez AI na podstawie treści orzeczenia — nie stanowi cytatu.
Zagadnienie prawne
Czy skarżąca doznała nieludzkiego lub poniżającego traktowania w trakcie zatrzymania przez policję, naruszając art. 3 Konwencji? Czy władze krajowe przeprowadziły skuteczne dochodzenie w sprawie zarzutów złego traktowania, zgodnie z proceduralnym aspektem art. 3 Konwencji?Ratio decidendi
Trybunał stwierdził, że wszelkie obrażenia powstałe, gdy osoba znajduje się pod wyłączną kontrolą policji, budzą poważne wątpliwości, a państwo ma obowiązek przedstawić wiarygodne wyjaśnienia. W niniejszej sprawie, pomimo raportu medycznego potwierdzającego obrażenia, rząd nie przedstawił przekonującego wyjaśnienia ich pochodzenia ani dowodów podważających twierdzenia skarżącej, co doprowadziło do stwierdzenia naruszenia materialnego art. 3. Co do aspektu proceduralnego, Trybunał uznał, że władze krajowe, posiadając informacje o zarzutach złego traktowania i raporcie medycznym już w lutym 1999 r., zbyt długo zwlekały z wszczęciem postępowania karnego przeciwko funkcjonariuszom (do stycznia 2000 r., po skardze skarżącej), co naruszyło wymóg niezwłocznego i skutecznego dochodzenia wynikający z art. 3.Stan faktyczny
Skarżąca, Nurgül Doğan, została zatrzymana w Stambule 22 lutego 1999 r. i oskarżona o członkostwo w organizacji zbrojnej. W trakcie zatrzymania zgłosiła złe traktowanie, w tym bicie, polewanie wodą pod ciśnieniem i przetrzymywanie między blokami lodu. Raport medyczny z 25 lutego 1999 r. potwierdził obecność siniaków i orzekł jednodniową niezdolność do pracy. Pomimo tych dowodów, postępowanie karne przeciwko funkcjonariuszom policji zostało wszczęte dopiero 5 stycznia 2000 r., po skardze skarżącej. Sąd krajowy uniewinnił policjantów z powodu braku dowodów, a skarżąca nie mogła odwołać się od tej decyzji, ponieważ nie była stroną postępowania.Rozstrzygnięcie
1. Stwierdza, większością głosów, że skargi dotyczące art. 3 i 13 Konwencji są dopuszczalne, a pozostałe niedopuszczalne.
2. Stwierdza, sześcioma głosami do jednego, naruszenie art. 3 Konwencji w aspekcie materialnym.
3. Stwierdza, sześcioma głosami do jednego, naruszenie art. 3 Konwencji w aspekcie proceduralnym.
4. Stwierdza, sześcioma głosami do jednego, że:
a) Rząd pozwany ma zapłacić skarżącej, w terminie trzech miesięcy od daty uprawomocnienia się wyroku, następujące kwoty, przeliczone na liry tureckie według kursu wymiany obowiązującego w dniu płatności i wolne od wszelkich podatków:
i. 5 000 (pięć tysięcy) euro tytułem zadośćuczynienia za szkody niemajątkowe;
ii. 2 500 (dwa tysiące pięćset) euro tytułem kosztów i wydatków, pomniejszone o 850 euro otrzymane w ramach pomocy prawnej od Rady Europy.
b) Od upływu wspomnianego terminu do dnia zapłaty, odsetki proste będą naliczane od powyższych kwot według stopy równej krańcowej stopie oprocentowania Europejskiego Banku Centralnego powiększonej o trzy punkty procentowe.
5. Oddala, jednomyślnie, pozostałe żądania słusznego zadośćuczynienia.Pełny tekst orzeczenia
_ _ _ _ _ _ _ _ _ _ _ _ _ _ _
f a
f a
_______________
C O N S E I L
^
^
AVRUPA
D E L ’E U R O P E * ^ fa
KONSEYİ
AVRUPA İNSANHAKLARI MAHKEMESİ
İKİNCİ DAİRE
NURGÜL DOĞAN -TÜRKİYE DAVASI
(Başvuru no:72194/01)
KARARIN ÖZET ÇEVİRİSİ
STRAZBURG T e m m u z 2 0 0 8
İşbu karar AÎHS’nin 44§2 maddesinde belirtilen koşullar çerçevesinde kesinleşecektir. Şekli
düzeltmelere tabi olabilir.
____________________________________________________________________________________________
© T .C . D ış i ş l e r i B a k a n l ı ğ ı , 2 0 0 8 . Bu gayrıresmi özet çeviri Dışişleri Bakanlığı Avrupa Konseyi ve İnsan Hakları Genel
Müdür Yardımcılığı tarafından yapılmış olup, Mahkeme’yi bağlamamaktadır. Bu çeviri, davanın adının tam olarak
belirtilmiş olması ve yukarıdaki telif hakkı bilgisiyle beraber olması koşulu ile Dışişleri Bakanlığı Avrupa Konseyi
ve İnsan Hakları Genel Müdür Yardımcılığı’na atıfta bulunmak suretiyle ticari olmayan amaçlarla alıntılanabilir.
USUL
Türkiye Cumhuriyeti Devleti aleyhine açılan (72194/01) noTu davanın nedeni T.C. vatandaşı
Nurgiil Doğan’ın (başvuran), Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne 10 Mayıs 2001 tarihinde
Temel İnsan Haklan ve Özgürlüklerini güvence altına alan Avrupa İnsan Haklan
Sözleşmesinin (AİHS) 34. maddesi uyarınca yapmış olduğu başvurudur.
Adli yardımdan yararlanan başvuran, İstanbul Barosu avukatlarından G. Tuncer tarafından
temsil edilmektedir.
OLAYLAR
I. DAVANIN UNSURLARI
Başvuran, 1965 doğumludur ve İstanbul’da ikamet etmektedir.
A. Başvuranın yakalanması ve suçlanması Şubat 1999 tarihinde saat 21.30’a doğru başvuran İstanbul’da, kimlik kontrolü sırasında
yakalanmış ve gözaltına alınmıştır. Şubat 1999 tarihinde, saat 0.55’e doğru, başvuran, Haydarpaşa Devlet Hastanesi’ne sevk
edilmiş ve muayeneden geçirilmiştir. Düzenlenen rapor, “muayene sonrasında, hiçbir lezyon
tespit edilmediğini” göstermektedir.
23, 24 ve 25 Şubat 1999 tarihlerinde, başvuran, açlık grevi yapmıştır. Şubat 1999 tarihinde başvuran, Emniyet Müdürlüğü Terörle Mücadele Şubesi’nde görev
yapan polis memurları tarafından sorgulanmıştır. Dosyadan, başvuranın sessiz kalma hakkını
kullandığı anlaşılmaktadır.
Aynı gün kanaması olan başvuran, hastaneye kaldırılmıştır. Doktor, başvuranın kanamasının
hamileliğinden kaynaklandığını belirtmiştir.
Aynı gün, başvuran, Adli Tıp Kurumu mensubu bir doktor tarafından muayene edilmiştir. 25
Şubat 1999 tarihli raporda başvuranın buz kalıpları arasına konulduğunu ifade ettiği
belirtilerek şu tespitler yapılmıştır: sağ el bileğin ön kısmında 3 cm çapında bir ekimoz, sol
üst kol dış yanda 1 cm çapında iki ekimoz, sol üst bacak dış yanda 2 cm çapında bir ekimoz.
Raporda darp ve cebir izinin mevcudiyeti tespit edilmiş ve bir günlük işgöremez raporu
verilmiştir.
Aynı gün, başvuran, İstanbul Devlet Güvenlik Mahkemesi Savcısına ifade vermiş ve gözaltı
sırasında kötü muameleye maruz kaldığını ileri sürmüştür. Başvuran özellikle, yirmi dört saat
boyunca iki buz kalıbının arasında tutulduğunu ifade etmiştir. Başvuran ayrıca kendisine
tazyikli su verildiğini ve haksız yere tutulduğu kanaatinde olduğundan protesto etmek için
hiçbir şey yiyip içmediği belirtmiştir.
Yine aynı gün, başvuran, nöbetçi hakim karşısına çıkarılmış ve özellikle Emniyet Müdürlüğü
Terörle Mücadele Şubesindeki gözaltı sırasında kendisini sorgulayan polis memurları
tarafından kötü muameleye uğradığım beyan etmiştir. Başvuran ayrıca sözkonusu şiddet
eylemleri nedeniyle hastaneye kaldırıldığını belirtmiştir. Hakim başvuranın tutuklanmasına
karar vermiştir. Mart 1999 tarihinde, Savcı, EKİM-TKİB’ya üye olmaktan, başvuranı, Devlet Güvenlik
Mahkemesi nezdinde, silahlı örgüt üyeliğinin cezalandırılmasına ilişkin Türk Ceza
Kanunu’nun 168. maddesine atıfta bulunarak suçlamıştır. Eylül 1999 tarihinde, başvuran, Devlet Güvenlik Mahkemesi’ne çıkarılmış ve polis
memurları tarafından hakkında düzenlenen ifadenin kötü muamele ile zorla alındığım ileri
sürerek tüm suçlamalara itiraz etmiştir. Devlet Güvenlik Mahkemesi, başvuranın serbest
bırakılmasına karar vermiştir. Kasım 2002 tarihinde, Devlet Güvenlik Mahkemesi, 23 Nisan 1999 tarihinden önce
işlenen bazı suçların hükme bağlanmasının teciline ilişkin 22 Aralık 2000 tarihli 4616 sayılı
yasa uyarınca kararın ertelenmesine karar vermiştir.
Savcı, temyiz başvurusunda bulunmuştur. Ağustos 2003 tarihli bir karar ile Yargıtay, yargılamanın kusurlu olması nedeniyle, itiraz
edilen kararı bozmuş ve davayı ilk derece mahkemesine havale etmiştir. Nisan 2004 tarihinde, Devlet Güvenlik Mahkemesi, zamanaşımı nedeniyle kamu davasının
sonlandığım ilan etmiştir.
Savcı, sözkonusu karara karşı bir kez daha temyiz başvurusunda bulunmuştur. Mart 2006 tarihinde, Yargıtay, suçun hukuki tanımlamasının hatalı olması nedeniyle,
alınan kararı yeniden bozmuş ve davayı ilk derece mahkemesine havale etmiştir.
Dosya unsurlarına göre, işbu başvurunun kabul edildiği tarihte, dava halen İstanbul Ağır Ceza
Mahkemesi’nde derdest bulunmaktadır.
Buna paralel olarak , başvuran hakkında 1995 tarihinde başka bir cezai kovuşturma daha
başlatılmıştır. Bu davanın sonunda özgürlüğünden mahrum bırakıldığı bir ceza almıştır. 4
Ekim 1999 tarihinde, Yargıtay, alman karan onamıştır. Bu mahkumiyet kararı nedeniyle
başvuran hakkında tevkif müzekkeresi çıkarılmıştır.
B. Polis memurları aleyhindeki şikayet Eylül 1999 tarihinde, başvuran avukatı aracılığıyla, kendisini sorgulayan Terörle Mücadele
Şubesine bağlı polis memurları hakkında Fatih Cumhuriyet Savcılığına şikayette
bulunmuştur. Başvuran, Terörle Mücadele Şubesindeki gözaltı esnasında kendisini sorgulayan
polis memurları tarafından kötü muameleye maruz kaldığım ileri sürmüştür. İddialarını
desteklemek için başvuran, Adli Tıp Kurumu tarafından düzenlenen 25 Şubat 1999 tarihli
sağlık raporuna atıfta bulunmuştur. Ocak 2000 tarihinde, Savcı, İstanbul Ağır Ceza Mahkemesi’nde gözaltından sorumlu iki
polis memuru hakkında cürümü söyletmek amacıyla devlet görevlilerinin kötü muamele
uygulamalarını cezalandıran Türk Ceza Kanunu’nun 243/1 maddesi uyarınca dava açmıştır.
Ocak ve 14 Mart 2000 tarihlerinde, İstanbul Ağır Ceza Mahkemesi, mahkemede ifade
vermesi için başvurana iki kere celp göndermiştir. Bu karşın dosyandan sözkonusu celplerin
sonuçsuz kaldığı sonucuna ulaşılmaktadır. Mart 2000 tarihli duruşmada, ne başvuranın ne de avukatının hazır bulunması üzerine Ağır
Ceza Mahkemesi, Savcılıktan başvuranın adresinin teyit edilmesini talep etmiştir.
Ağır Ceza Mahkemesi 20 Kasım 2000 tarihinde aleyhlerinde yeterli delil olmadığı
gerekçesiyle polisler hakkında beraat kararı vermiştir. Mahkeme, her ne kadar 25 Şubat 1999
tarihli doktor raporu başvurana şiddet uygulandığını göstermekteyse de tespit edilen bu izlere
sanıkların sebep olduğu hükmüne varılmayacağını değerlendirmiştir. Mahkeme ayrıca,
kendisine gönderilen celplere rağmen başvuranın davaya katılmasının ya da ifadesinin
alınmasının mümkün olamadığı tespitinde bulunmuştur. Mahkeme ilgilinin gözaltında
bulunduğu sırada ifade vermeyi reddettiğine dikkat çekmiştir.
Her ne kadar bu karara itiraz yolu açık olsa da başvuran davaya müdahil olmadığından temyiz
etmesi mümkün değildi. Bu nedenle ilk derece mahkemesinin kararı temyize gidilmemesi
nedeniyle CMUK’un 310. maddesi uyarınca açıklanmasından bir hafta sonra 28 Kasım 2000
tarihinde kesinleşmiştir.
HUKUK
I. AİHS’NİN 3. VE 13. MADDELERİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI HAKKINDA
Başvuran, Terörle Mücadele Şubesindeki gözaltı sırasında kötü muameleye maruz
kalmasından ve sözkonusu muameleleri dile getirme olanağı sağlayan etkili iç hukuk yolunun
bulunmayışından şikayetçidir. Başvuran, müstakilen ve AİHS’nin 13. maddesi ile birlikte
AİHS’nin 3. maddesine atıfta bulunmaktadır.
A. Kabuledilebilirliğe ilişkin
Hükümet, Öncelikle ne başvuranın ne de avukatının polis memurları hakkında yürütülen
yargılamaya katılmamaları nedeniyle başvuru yollarının tüketilmediğini ileri sürmektedir;
başvuranlar, müdahil tarafı oluşturmak için çaba göstermemişler böylece ilgili kararın
kendilerine tebliğ edilmesi ve temyiz başvurusunda bulunma imkanlarının tamamını da
oıtadan kaldırmışlardır. Hükümet, başvuranın, tevkif müzekkeresinin infazı korkusu ile
duruşmalara katılmamış ve müdahil tarafı oluşturamamış olsa dahi iki kere yasal hükümlere
uygun olarak duruşmalara çağrılan başvuranın avukatının pekâlâ İstanbul Ağır Ceza
Mahkemesindeki davaya katılma imkanın bulunduğu kanaatindedir. Sonuç olarak, İddialarını
ileri sürmek ve son aşamada temyiz başvurunda bulunabilmek için sahip olduğu hukuki
yolları kullanmayarak başvuran iç hukuk yollarını tüketmemiştir.
Hükümet ayrıca, tazminat elde edebilmek için başvuranın iç hukuk tarafından öngörülen
hukuki ve idari başvuru yollarını kullanmadığını belirtmektedir.
Son olarak Hükümet, başvurunun gecikmeli yapıldığını savunmaktadır. Hükümet’e göre, altı
ay süresi, başvuran hakkında 1995 tarihinde başlatılan başka bir cezai soruşturma vesilesiyle
alınan Yargıtay kararının tarihi olan 4 Ekim 1999 tarihinden itibaren işlemeye başlamıştır.
Bu nedenle Hükümet, iç hukuk yollan tüketilmediğinden ve altı ay süresine riayet
edilmediğinden AİHS’nin 35. maddesinin 1. ve 4. paragrafları uyarınca AİHM’ye sözkonusu
başvumnun kabuiedilemez ilan edilmesi çağrısında bulunmaktadır.
Başvuran, AİHS’nin 35. maddesinin gereklerine riayet ettiği kanaatindedir. Başvuran
özellikle hakkında çıkarılan tevkif müzekkeresini ileri sürmektedir, şayet duruşmalara
katılmış olsaydı, başvuranın yakalanma ve cezaevine nakledilme riski bulunmaktaydı.
Duruşmalara katılmayan başvuran avukatının duruşmalarda hazır bulunmasının bir faydasının
olmayacağını da ileri sürmektedir.
İç hukuk yollarının tüketilmediğine dair itirazın birinci kısmına ilişkin olarak, AİHM,
AÎHS’nin 35/1 maddesinin amacının, Sözleşmeye taraf olan devletlere, haklarındaki iddialar
AİHS organlarına sunulmadan önce ileri sürülen ihlalleri önleme ya da telafi etme imkanı
sağlamak olduğunu hatırlatmaktadır (Bkz, örneğin, Hentrich-Fransa, 22 Eylül 1994 tarihli
karar; Remli-Fransa, 23 Nisan 1996 tarihli karar, Derleme Kararlar ve Hükümler). Ayrıca
AİHM’ye sunulan şikayetin, önce, iç hukuk tarafından belirlenen yöntem ve sürelerde, en
azından esas bakımından, ilgili ulusal mahkemelere sunulması gerekmektedir (Cardot-
Fransa, 19 Mart 1991 tarihi).
Mevcut davada, AİHM, başvuranın yetkili Savcılığa şikayetini sunmuş olsa da şiddet
olaylarından sorumlu oldukları ileri sürülen kişiler hakkında başlatılan cezai yargılamaya
bizzat katılmadığını ve müdahil tarafı oluşturmadığını, şayet müdahil olsaydı, ilk derece
mahkemesinin kararma karşı temyiz başvunısunda bulunabileceğini belirtmektedir.
Bununla birlikte AİHM, AİHS’nin 35. maddesinin 1. paragrafının yalnızca işlenen ihlallere
ilişkin müsait ve uygun başvuru yollarının tüketilmesini öngördüğünü hatırlatmaktadır. Bu
başvuru yolları sadece teoride değil uygulamada da yeterli düzeyde emniyeti hasıl olmalıdır,
aksi takdirde arzu edilen etkililik ve ulaşılabilirlikten uzak kalırlar; bütün bu şartların bir arada
bulunduğunu gösterme yükümlülüğü Savunmacı Devlet’e düşmektedir (VerniUo-Fransa, 20
Şubat 1991 tarihli karar; Akdivar ve diğerleri-Türkiye, 16 Eylül 1996 tarihli karar; Dalida-
Frarışa> 19 Şubat 1998 tarihli karar) Ayrıca “genel olarak tanınan uluslararası hukuk
ilkelerine göre” istisnai bazı koşullar, başvuranı, kendisine sunulan iç hukuk yollarını tüketme
yükümlülüğünden muaf tutabilir (Henaf-Fransa> başvuru no: 65436/01).
Bu bağlamda AİHM, başvuranın gözaltı sona erdiği andan itibaren yani 25 Şubat 1999
tarihinde, ileri sürülen şiddet eylemlerinin tam tasvirini yapmasını ve maruz kaldığı kötü
muameleden sorumlu kişiler olarak sorgusu ile görevli polis memurlarını belirtmesini önemli
bulmaktadır. Ayrıca bir doktor raporuyla da desteklenen bu İddialar en azından re’sen bir ceza
soııışturması açılması için yeterince açık emareler teşkil etmekteydi (bkz., bu anlamda, Batı
ve diğerleri, adıgeçen, prg. 133). Ancak yetkili makamlar, olaylardan 11 ay sonra 5 Ocak
2000’de başvuranın Savcılığa şikayette bulunmasından sonra polisler aleyhinde kovuşturma
başlatmışlardır. Oysa ki başvuranın gözaltına alındığı 25 Şubat 1999’dan serbest bırakıldığı 1
Eylül 1999 tarihleri arasında başvuranın ifadesini almak ve dosyayı tamamlamak imkanları
bulunmaktaydı.
AİHM, AİHS’nin 3. maddesinde konulan yasaklar sözkonusu olduğunda, yetkili savcılığa
yapılan resmi suç duyurusunun ya da takipsizlik kararma karşı yapılan itirazın Türk Hukuku
bağlamında ilke olarak AİHS’nin 35/1 maddesi bakımından uygun ve yeterli olduğunu daima
vurgulamıştır (Bkz, diğerleri arasından, Acar-Türkiye, başvuru no: 24940/94, 3 Mayıs 2001;
karşılaştırınız, Kaygmz-Türkiye, başvuru no: 44032/98, 29 Ağustos 2006).
Yukarıdaki veriler ışığında, AİHM, mevcut davada başvuranın ceza davasının seyrinde
kusuru bulunsa da, yetkili makamların şiddet eylemlerinden sorumlu oldukları iddia edilen
sanıklar aleyhinde açılan ceza davasının bir sonuca ulaşması için şartların gerektirdiği pozitif
önlemleri almadıkları kanaatine varmaktadır. Bu çerçevede AİHM’ye göre şayet yetkili
makamlar başvuranın kendisine şiddet uygulandığı yolunda şikayette bulunduğu 25 Şubat tarihinden sonra derhal harekete geçmiş olsalardı ilgilinin soruşturma sürecine katılımını
temin etmeleri mümkün olabilirdi.
Bu itibarla Hükümetin iç hukuktaki başvuru yollarının tüketilmediği yolundaki itirazı kabul
edilemeyecektir.
Hükümetin, başvuranların iç hukuktaki medeni ve idari başvuru yollarını tüketmediği
yolundaki itirazına ilişkin olarak AİHM geçmişte bu itiraza ilişkin olarak müteaddit defalar
görüş bildirerek reddettiğini anımsatır (bkz., diğerleri arasında, Karayiğit - Türkiye, no:
63181/00, 5 Ekim 2004). AİHM, mevcut davada evvelce verdiği kararlardan ayrılmasını
gerektirecek herhangi bir durum tespit etmemiştir.
Altı ay süresi kuralına riayet edilmediği yolundaki itiraza ilişkin olarak ise AİHM, AİHS’nin
35/1 maddesinde öngörülen sürenin kesin iç hukuk kararından itibaren işlemeye başladığını
ve İstanbul Ağır Ceza Mahkemesi tarafından 20 Kasım 2000 tarihinde verilen kararın kesin iç
hukuk kararı teşkil ettiğini tespit etmektedir. Dolayısıyla 10 Mayıs 2001 tarihinde sunulan bu
başvuru AİHS’nin 35/1 maddesi anlamında geç sunulmamıştır. Bu itibarla Hükümet
tarafından konuyla ilgili olarak yapılan itiraz kabul edilmeyecektir.
AİHM, AİHS’nin 3. ve 13. maddelerine dayandırılan şikayetlerin AİHS’nin 35/3 maddesi
anlamında açıkça dayanaktan yoksunluk sebebiyle reddedilemeyeceği kanaatine varmaktadır.
AİHM ayrıca bu şikayetlerin başka herhangi bir kabuledilemezlik gerekçesinin bulunmadığını
tespit etmektedir. Dolayısıyla bu şikayetleri kabuledilebilir ilan etmek yerinde olacaktır.
B. Esasa ilişkin
1. Polisin elinde kötü muameleye maruz kalındığı yönündeki iddia hakkında
AİHM, bir kimsenin tamamıyla polis memurlarının denetimi altında gözaltında tutulduğu
sırada meydana gelen her türlü yaralanmanın ciddi kuşkulara yol açtığını hatırlatır {Salman -
Türkiye, no: 21986/93, prg. 100). Dolayısıyla bu yaraların nedeni hakkında makul bir izahatta
bulunarak başvuranın iddialarına, hele ki bu iddialar tıbbi belgelerle desteklenmiş ise, şüphe
düşüren delilleri sunma görevi Hükümete ait olmaktadır (bkz., diğerleri arasında, Selmouni -
Fransa, no: 25803/94, prg. 87 ; Ayşe Tepe - Türkiye, no: 29422/95, prg. 35, 22 Temmuz
2003).
Mevcut davada AİHM başvuran tarafından yapılan suç duyurusunun sanık polisler aleyhinde
olduğunu ve sözkonusu sanıkların suçluluğu hakkında karar verme yetkisinin başta ceza
mahkemeleri olmak üzere Türk mahkemelerine ait olduğunu gözlemlemektedir. İç hukuk
düzeyinde başlatılan sürecin sonucu ne olursa olsun, polislerin suçlu ya da suçsuz bulunmuş
olması Savunmacı Devletin AİHS’den doğan sorumluluğunu ortadan kaldırmaz {Selmouni,
adıgeçen, prg. 87). Bu itibarla AİHM başvuranın yaralarının nedeni hakkında mantıklı bir
açıklama yapma görevinin Devlete ait olduğu hükmüne varmaktadır.
Bu çerçevede AİHM kötü muamelelere ilişkin olarak başvuranın gözaltı koşullarının ilgiliyle
Hükümet arasında bir ihtilafa yol açtığını tespit etmektedir. Esasen başvuran bu meyanda
gözetim altında tutulduğu sırada, kendisine vurulduğunu, üzerine tazyikli su sıkıldığını ve
saatlerce buz kalıpları arasında çıplak halde bırakıldığım iddia etmektedir.
Hükümet ise, vücudundaki ekimozların başvuranın fenalaşmasına ve muhtemel bir düşmeye
bağlı olabileceğine dikkat çekmektedir. Hükümet, başvuranın sağ el bileğinin ön kısmında
bulunan izlerin ellerin arkadan kelepçelenmesinden kaynaklanan ize benzediğini ve devlet
hastanesinden emniyet müdürlüğüne sevk edildiği sırada meydana gelmiş olabileceğini ileri
sürmektedir. Hükümet başvuranın hastaneye sevk edildiği sırada içinde bulunduğu duruma
dikkat çekmektedir. Başvuran hamile olduğu halde açlık grevi yapmış, rahatsızlanması
üzerine de devlet hastanesine sevk edilerek burada kendisine gerekli tedavi uygulanmıştır.
Ayrıca Hükümete göre, başvuran gerçekten saatlerce iki buz kalıbı arasında tutulmuş olsaydı
vücudunda donmalar tespit edilmesi gerektiği cihetle maruz kaldığını iddia ettiği kötü
muamele ile adli tabip tarafından düzenlenen sağlık raporu arasında illiyet bağı
bulunmamaktadır.
AİHM, adli tabip tarafından tam bir bağımsızlık içinde tanzim edilmiş olan sağlık raporunun
başvuranın vücudunda darp ve cebir izleri bulunduğunu gösterdiğini tespit etmektedir. Bu
yönde başka bir inandırıcı tıbbi delil olamaması nedeniyle AİHM dava konusu olayda
devletin sorumluluğu olup olmadığını incelemelidir.
Bu maksatla AİHM, dosyanın tamamı ışığında Hükümetin izahatlarını incelemelidir. Bu
doğrultuda AİHM, Ağır Ceza Mahkemesinin 20 Kasım 2000 tarihli kararında sözkonusu
yaraların nedenine değinmeden delil yetersizliği gerekçesiyle sanıklar hakkında beraat kararı
vermiştir. Hükümet ise sadece, sağlık raporunda belirtilen ekimozlardan bir tanesinin
nedenine ilişkin bir varsayımını sunmaktadır. Hükümete göre, sağ el bileğindeki iz
kelepçelerin arkadan bağlanması nedeniyle başvuranın bileğini sıkmasından dolayı meydana
gelmiş olabilir. Diğer izlere ilişkin olarak ise Hükümet bu izlerin ilgilinin açlık grevi yapmış
olmasından ya da düşmesinden kaynaklanmış olabileceği varsayımında bulunmakla
yetinmektedir. Buna karşın Hükümet, başvuranın davaya katılmamasından bağımsız olarak bu
varsayımlarını destekleyen ve başvuranın iddiasına şüphe düşürecek nitelikte herhangi bir
delil başlangıcı sunmamıştır.
AİHM, başvuranın tüm iddialarının kanıtlanmış olarak mütalaa edilemeyeceğini ve iddiasının
yukarıda anılan tıbbi raporda varılan sonuçlarla tam anlamıyla örtüşmediğini kabul eder.
İlgilinin davaya katılmamasının mahkemenin dava konusu olayları ortaya koyma kapasitesini
azalttığı da doğrudur. Bununla birlikte AİHM bu unsurlara belirleyici önem atfedemez. Zİra
adli tabip raporunda tespit edilen bereleri belirttikten sonra, başvuranın vücudunda darp ve
cebir izlerini teyid etmiş ve bir gün işgöremezliğine karar vermiştir. Öte taraftan AİHM
başvuranın bir suç duymuşunda bulunduğunu ve müteaddit defalar maruz kaldığını iddia
ettiği kötü muameleleri ayrıntılarıyla anlattığını tespit etmektedir.
Yukarıda ifade olunanları göz önünde bulunduran AİHM Hükümetin ne başvuranın gözaltı
süresinin bitiminde düzenlenen tıbbi rapor hakkında ne de tespit edilen yaraların nedeni
hakkında makul bir izahat verdiğini değerlendirmektedir. Bu itibarla AİHM, Savunmacı
Devletin belirtilen yaraların sorumluluğunu taşıdığı kanaatine varmaktadır.
Dolayısıyla AİHM, AİHS’nin 3. maddesinin bu gerekçeyle esası bakımından ihlal edildiğine
hükmeder.
2. Yürütülen soruşturmaların etkili olup olmadığı hakkında
Başvuran yetkililer tarafından sürdürülen soruşturmanın etkili olmadığını öne sürmekte,
AİHS’nin 3. ve 13. maddelerine göndermede bulunmaktadır.
Kendisine yapılan başvurudaki olayların hukuki tanımlamasını yapmakta müstakil yetkisi
olduğunu hatırlatan (Bkz. diğerleri arasında Guerra vd.-İtalya karan, 19 Şubat 1998) AİHM, bu
şikayetin AİHS’nin 3. maddesi çerçevesinde değerlendirilmesi gerektiğine itibar etmektedir
(Bkz. son olarak Fazıl Ahmet Tamer vd.-Tiirkiye kararı, no: 19028/02, 24 Temmuz 2007).
Hükümet başvuranın yetkililerin kötü muamele iddiaları karşısında etkisiz kaldığı yönündeki
iddiasına karşı çıkmakta, başvuranın 14 Eylül 1999 tarihli şikayetinin akabinde polisler
hakkında ceza kovuşturması başlatıldığını belirtmektedir. İfadelerinin alınmasının ardından
savcılık İstanbul Ağır Ceza Mahkemesi’nde ilgili polisler hakkında TCK’nm 243/1 maddesine
muhalefetten dava açmıştır. Hükümet başvuranın ve avukatının duruşmalara katılmamaları
nedeniyle ne sanık polislerin ifadelerine itiraz ettiğini ne kendi iddiaları ile rapor arasındaki
tutarsızlıkları açıkladığını söylemektedir. Ağır Ceza Mahkemesi elindeki unsurlar ışığında delil
yetersizliğinden polislerin serbest bırakılmasına karar vermiştir. Hükümet iç hukuk
mercilerinin dikkatlerine sunulan kötü muamele iddiaları karşısında etkisiz kalmadıklarını,
başvuranın işbirliği yapmamasına rağmen etkili ve derinlemesine bir soruşturma
gerçekleştirdiklerini savunmaktadır.
AİHM, başvuranın resmi adli bir işlem başlatmakla yetindiğini, polisler hakkında açılan ceza
davası sürecine katılmadığını ve davaya müdahil olma talebinde bulunmadığını
gözlemlemektedir. Buna karşılık, AİHM’nin yukarıda da tespit ettiği üzere, yetkili merciler 25
Şubat 1999 itibariyle, maruz kalınan kötü muamelenin ayrıntılı tasviri, polis memurlarının
teşhisi ve sağlık raporu olmak üzere bir kötü muamele olayı ile karşı karşıya olunduğunu
düşündürecek yeterince açık verileri ellerinde bulundurdukları halde, 11 ay sonra 5 Ocak
2000’de, o da başvuranın şikayeti üzerine kovuşturma başlatmışlardır.
AİHM, belirli bir durumda soruşturmanın ilerlemesi önünde kimi engel ve güçlüklerin
oluşabileceğini, ancak, , yetkililer tarafından ivedilikle soruşturma başlatılmasının
kamuoyunun güvenini sürdürmek, hukuk devletine olan inancı korumak ve yasadışı eylemler
ve suçların işlenmesine müsamaha gösterildiği kanısının oluşmasını önlemek bakımından çok
önemli olduğunu hatırlatır (Bkz. sözü edilen Batı vd. kararı).
Bu nedenle AİHM, AİHS’nin 3. maddesinin usul bakımından ihlal edildiği sonucuna
varmaktadır.
II. BAŞVURAN TARAFINDAN ÖNE SÜRÜLEN DİĞER İDDİALAR HAKKINDA
A. AİHS’nin 5. maddesiyle birlikte ve ayrı olarak 14. maddesinin ihlal edildiği iddiası
hakkında
Başvuran AİHS’nin 5. maddesiyle birlikte ve ayrı olarak 14. maddesine göndermede
bulunarak tutukluluk süresinin aşırı uzunluğundan şikayetçi olmaktadır.
AİHM, başvuranın 1 Eylül 1999 tarihinde serbest bırakıldığını-dosyada daha sonrasında
yeniden tutuklandığını gösterir bir ibareye rastlanmadığından- altı ay kuralının dışına çıkarak
AİHM’ye 10 Mayıs 2001 tarihinde başvuruda bulunduğunu gözlemlemektedir.
Başvurunun bu kısmı gecikmeli olarak yapılmıştır ve AİHS’nin 35. maddesinin 1. ve 4.
paragraflarının uygulanmasına istinaden reddedilmelidir.
B. AİHS’nin 5. maddesiyle birlikte 13. ve 14. maddesinin ihlal edildiği iddiası hakkında
AİHS’nin 5. maddesiyle birlikte 13. ve 14, maddelerine göndermede bulunan başvuran 22
Aralık 2000 tarih ve 4616 sayılı Kanun’a karşı etkili başvuru yollarının mevcut olmadığını
öne sürmektedir. Başvuran mezkur Kanun’un kendisine uygulanmadığını, bu bağlamda
ayrımcılığa manız kaldığından şikayetçi olmaktadır. Af kanunu olarak da adlandırılan bu
Kanun kesinleşmiş mahkumiyet kararlarının ertelenmesine imkan tanıdığı gibi bazı hükümlü
kategorilerinin şartlı salıverilmelerini öngörmektedir.
AİHM öncelikli olarak AİHS’nin 5. maddesinin, salt bu haliyle, bir mahkumun af
kanunundan yararlanmasını, şartlı salıverilmesini veya kesin tahliyesini güvence altına
almadığını hatırlatır (Bkz. kalan-Türkiye kararı, no; 73561/01, 2 Ekim 2001). Kaldı ki
AİHM’nin daha önce pek çok kez dile getirdiği üzere başvuranın şikayetçi olduğu ayrımcılık
kişi veya kişi gruplarına karşı değil kanun koyucunun ağırlığını takdir ettiği çeşitli suç
tiplerine uygulanmaktadır. AİHM, bu başvuruda AİHS’ye aykırı olarak bir «ayrımcılığın»
mevcut olduğunu gösterir herhangi bir unsurun yer almadığını kaydetmektedir (Bkz. Gerger-
Tüıkiye kararı, no: 24919/94, 8 Temmuz 1999, mutatis mutandis Yılmaz-Tüıkiye kararı, iıo:
48992/99,17 Mayıs 2001).
Başvurunun bu kısmı AİHS’nin 35. maddesinin 3. paragrafı uyarınca dayanaktan yoksun
bulunmaktadır ve 35. maddesinin 4. paragrafının uygulanması doğrultusunda reddedilmelidir.
C. AİHS’nin 5. ve 6. maddelerinin münferiden ve 13. veya 14. maddeyle bağlantılı ihlal
edildiği iddiası hakkında
Başvuran ilk olarak yakalanma gerekçelerinden ve hakkında yapılan suçlamalardan hemen
haberdar
edilmediğinden,
gözaltı
sırasında
avukat
bulundurma
hakkından
yararlanamadığından şikayetçi olmakta, AİHS’nin 5. maddesiyle birlikte 14. maddesine atıfta
bulunmaktadır.
Başvuran kendisini kısmen yargılayan bir yandan davanın bir bölümünde mahkeme heyetinde
askeri hakim bulunması, öte yandan sivil hakimlerin Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu’na
bağımlılığı nedeniyle Devlet Güvenlik Mahkemesinin bağımsız ve tarafsız bir mahkeme
olarak nitelendirilemeyeceğini savunmaktadır. Başvuran kendisine yapılan İthamlarla ilgili
yürütülen ön soruşturmanın pek çok kuralsızlığı içerdiğinden ve davanın hakkaniyete uygun
gerçekleşmediğinden şikayetçi olmakta, AİHS’nin 6. maddesini münferiden ve 13. veya 14.
madde ile birlikte ileri sürmektedir.
AİHM, gözaltı koşullarına değin (bilgi edinememe, avukat yardımı) şikayetlerin AİHS’nin
35/1 maddesine uygun yapıldığı farz edilse dahi, bu şikayetlerin AİHS’nin 6/3 a) ve c)
fıkraları ile sağlanan güvencelerle karıştığını gözlemlemektedir. AİHM bu bağlamda, elindeki
veriler ışığında başvuran hakkında açılan davanın işbu kararın kabul edildiği tarihte İstanbul
Ağır Ceza Mahkemesinde halen sürdüğünü hatırlatmaktadır. Bu şikayetler erken yapılmıştır
ve iç hukuk yollarının tüketilmemesi nedeniyle AİHS’nin 35. maddesinin 1. ve 4.
paragraflarına uygun olarak reddedilmelidir.
III. AİHS’NİN 41. MADDESİ’NİN UYGULANMASI
AİHS’nin 41. maddesine göre “Mahkeme işbu Sözleşme ve Protokollerinin ihlal edildiğine
karar verirse ve ilgili Yüksek Sözleşmeci Tarafın iç hukuku bu ihlali ancak kısmen telafi
edebiliyorsa, AİHM, gerektiği takdirde, hakkaniyete uygun surette, zarar gören tarafın adil
tatminine hükmeder.”
A. Maddi ve manevi tazminat
Başvuran 25.000 Euro manevi tazminat talep etmekte, uğradığı maddi zarar konusunda takdiri
AİHM’ye bırakmaktadır.
Hükümet bu miktarlara karşı çıkmaktadır.
AİHM iddia edilen maddi zararın dayanağının olmadığını hatırlatarak bu talebi
reddetmektedir. Buna karşın, başvurana uğradığı manevi zarar için 5.000 Euro tazminat
ödenmesini kararlaştırmıştır.
B. Yargılama masraf ve giderleri
Başvuran iç hukukta ve AİHM önünde yapmış olduğu yargı giderleri için 18.600 YTL
(yaklaşık 9.300 Euro) talep etmektedir bu miktarın dağılımı şu şekildedir: avukatlık ücreti için
17.800 YTL ve AİHM’deki süreçte yapılan posta ve tercüme masrafları için 800 YTL.
Başvuran bu amaca yönelik İstanbul barosunun avukatlık ücret tarifesini ve avukatının
ücretini gösterir belgeyi sunmaktadır.
Hükümet bu meblağlara karşı çıkmaktadır.
AİHM’nin yerleşik içtihadına göre bir başvuran gerçekliğini, gerekliğini kanıtladığı makul
miktarlardaki yargı giderlerini elde edebilir. Mahkemeye sunulan deliller ve sözü edilen
kıstaslar ışığında AİHM yargı gider ve masrafları için başvurana 2,000 Euro’dan Avrupa
Konseyi tarafından adli yardım başlığı altında verilen 850 Euro düşülerek kalan kısmın
ödenmesine karar vermiştir.
C. Gecikme Faizi
Gecikme faizi Avrupa Merkez Bankası’nın marjinal kredi faizlerine uyguladığı orana üç
puanlık bir artış eklenerek belirlenecektir.
BU GEREKÇELERE DAYALI OLARAK, AİHM,
1. Oyçoklıığuyla, AİHS’nin 3. ve 13. maddesine yönelik şikayetlerin kabuledilebilir, bunun
dışında kalanların kabuledilemez olduğuna;
2. Altıya karşı bir oyla, polis tarafından uygulanan kötü muamele sonucunda AİHS’nin 3.
maddesinin esas bakımından ihlal edildiğine;
3. Altıya karşı bir oyla, 3. maddenin ıısulü bakımından etkili resmi bir soruşturmaya ilişkin
şikayetin incelenmesi gerektiğine ve bu hükmün ihlal edildiğine;
4. Altıya karşı bir oyla,
a) AİHS’nin 44/ 2 maddesi gereğince kararın kesinleştiği tarihten itibaren üç ay içinde, ödeme
tarihindeki döviz kuru üzerinden YTL’ye çevrilmek ve her türlü vergiden muaf tutulmak
üzere Savunmacı Hükümet tarafından:
i.
ii.
başvurana 5.000 (beş bin) Euro manevi tazminat ödenmesine;
yargılama gider ve masrafları için Avrupa Konseyi tarafından verilen 850 Euro’luk
adli yardım miktarı 2.500 (iki bin beş yüz) Euro’dan düşülerek kalan meblağın
ödenmesine’,
b) sözkonusu sürenin bittiği tarihten itibaren ödemenin yapıldığı tarihe kadar Hükümet
tarafından, Avrupa Merkez Bankasinın o dönem için geçerli olan faiz oranının üç puan
fazlasına eşit oranda faiz uygulanmasına;
5. Oybirliğiyle, adil tatmine ilişkin diğer taleplerin reddine;
KARAR VERMİŞTİR.
İşbu karar Fransızca olarak hazırlanmış ve AİHM’nin iç tüzüğünün 77. maddesinin 2. ve 3.
fıkralarına uygun olarak 8 Temmuz 2008 tarihinde yazıyla bildirilmiştir.
Mevcut karar ekinde, AİHS’nin 45/2 ve İçtüzüğün 74/2 maddesi uyarınca Yargıç Popovic’in
kısmı ayrı oy görüşü yer almaktadır.
11
© Rada Europy / Europejski Trybunał Praw Człowieka, źródło: HUDOC (hudoc.echr.coe.int), pozyskano 13.07.2026. · Źródło