73715/01
WyrokETPCz2008-04-29ECLI:CE:ECHR:2008:0429JUD007371501
Analiza orzeczenia
Sekcja wygenerowana przez AI na podstawie treści orzeczenia — nie stanowi cytatu.
Zagadnienie prawne
Czy skazanie dziennikarza za wypowiedzi łączące trzęsienie ziemi z boską karą za świeckie postawy i działania rządu, które promowały przesądy i nietolerancję, ale nie nawoływały do przemocy, stanowiło naruszenie wolności wyrażania opinii z art. 10 Konwencji?Ratio decidendi
Trybunał uznał, że ingerencja w wolność wyrażania opinii skarżącego była przewidziana prawem i służyła uzasadnionym celom ochrony porządku i praw innych. Kluczowe było jednak ustalenie, czy była ona 'konieczna w społeczeństwie demokratycznym'. Trybunał stwierdził, że choć wypowiedzi skarżącego promowały przesądy, nietolerancję i reakcjonizm oraz zawierały obraźliwy ton wobec 'niewierzących' i rządu, to jednak nie nawoływały do przemocy ani nienawiści wobec osób spoza jego wspólnoty religijnej. W konsekwencji, kara pozbawienia wolności, którą skarżący odbył, została uznana za nieproporcjonalną do realizowanego celu, co doprowadziło do stwierdzenia naruszenia art. 10 Konwencji. Trybunał odrzucił zarzut rządu dotyczący niewyczerpania krajowych środków odwoławczych, wskazując, że skarżący odbył już część kary, a trwające postępowanie krajowe nie zrekompensowało naruszenia.Stan faktyczny
Skarżący Mehmet Kutlular, dziennikarz i właściciel gazety Yeni Asya, został oskarżony o podżeganie do nienawiści na tle religijnym po tym, jak jego gazeta rozpowszechniła broszurę i on sam udzielił wywiadu, w których łączył trzęsienie ziemi z 1999 roku z boską karą za świeckie postawy i działania rządu. Broszura sugerowała, że trzęsienie ziemi było karą za nieprzestrzeganie zasad noszenia hidżabu. Skarżący został skazany na karę pozbawienia wolności i grzywnę, a następnie odbył około dziewięciu miesięcy kary, pomimo późniejszych zmian w prawie i uniewinnienia, które zostały uchylone przez sąd kasacyjny. W momencie orzekania przez ETPCz, sprawa skarżącego nadal toczyła się przed sądem krajowym.Rozstrzygnięcie
Trybunał jednogłośnie: 1. Odrzucił wstępny zarzut Rządu. 2. Uznał za dopuszczalną część skargi dotyczącą art. 10 w związku z art. 14 Konwencji, a pozostałą część za niedopuszczalną. 3. Stwierdził naruszenie art. 10 Konwencji. 4. Stwierdził, że nie ma potrzeby odrębnego badania skargi dotyczącej art. 14 w związku z art. 10 Konwencji. 5. Zasądził na rzecz skarżącego 5 000 EUR tytułem zadośćuczynienia za szkodę niemajątkową, powiększone o odsetki. 6. Oddalił pozostałe żądania dotyczące słusznego zadośćuczynienia.Pełny tekst orzeczenia
CONSEIL DE
L'EUROPE
AVRUPA
KONSEYĐ
AVRUPA ĐNSAN HAKLARI MAHKEMESĐ
DÖRDÜNCÜ DAĐRE
KUTLULAR - TÜRKĐYE DAVASI
(Baꢀvuru no: 73715/01 )
KARARIN ÖZET ÇEVĐRĐSĐ
STRAZBURG Nisan 2008
Đꢀbu karar AĐHS’nin 44/2 maddesinde belirtilen koꢀullar çerçevesinde kesinleꢀecek olup bazı
ꢀekli düzeltmelere tabi olabilir.
______________________________________________________________________________________
© T.C. Dışişleri Bakanlığı, 2008. Bu gayrıresmi özet çeviri Dışişleri Bakanlığı Avrupa Konseyi ve İnsan
Hakları Genel Müdür Yardımcılığı tarafından yapılmış olup, Mahkeme’yi bağlamamaktadır. Bu çeviri,
davanın adının tam olarak belirtilmiş olması ve yukarıdaki telif hakkı bilgisiyle beraber olması koşulu ile
Dışişleri Bakanlığı Avrupa Konseyi ve İnsan Hakları Genel Müdür Yardımcılığı’na atıfta bulunmak
suretiyle ticari olmayan amaçlarla alıntılanabilir.
USUL
Türkiye Cumhuriyeti Devleti aleyhine açılan (73715/01) no’lu davanın nedeni T.C. vatandaꢀı
Mehmet Kutlular’ın (baꢀvuran) Avrupa Đnsan Hakları Mahkemesi’ne (AĐHM) 13 Haziran tarihinde Avrupa Đnsan Hakları ve Temel Özgürlüklerin Korunması Sözleꢀmesi’nin
(AĐHS) 34. maddesi uyarınca yapmıꢀ oldukları baꢀvurudur.
Baꢀvuran, AĐHM önünde Ankara Barosu avukatlarından M. A. Aslan tarafından temsil
edilmektedir.
OLAYLAR
I. DAVANIN KOꢀULLARI
Baꢀvuran 1938 doğumlu olup Đstanbul’da ikamet etmektedir. Gazetecilikle iꢀtigal eden
baꢀvuran Yeni Asya Gazetesi’nin imtiyaz sahibidir.
Yeni Asya Gazetesi ‘Nurcu’ adı verilen Đslami bir tarikat –yahut ekolün- kurucusu olan Said-i
Nursi’nin vefatının 39. yılı münasebetiyle 10 Ekim 1999 tarihinde Ankara Kocatepe
Camiinde dini bir anma töreni düzenlemiꢀtir. Törenin baꢀlangıcında, camide bulunanlara,
‘ilahi ikaz deprem’ baꢀlıklı bir broꢀür Yeni Asya Gazetesi’nin ilavesi olarak dağıtılmıꢀtır.
Broꢀürün önsözünde Türkiye’nin kuzey-batısını vuran ve binlerce insanın ölümüne yol açan Ağustos 1999 depreminden dersler çıkarılmasına yardımcı olmanın amaçlandığı
belirtilmiꢀtir. Bu broꢀürde, Saidi Nursi tarafından yazılan Risale-i Nur’dan yapılan alıntılara
yer verilerek bazı siyasi olaylara ve deprem felaketine dair yorumlarda bulunulmuꢀtur. Bu
broꢀürde ‘musibet neden umumileꢀir?’, ‘zelzele tesadüfi ve maksatsız bir hadise değildir’,
‘zelzele tesettür ꢀiarına (hicap) açık ihanetin bir cezasıdır’, ‘deprem suistimalın neticesidir ’
‘kanuna namına kanunsuzluk umumi tokada sebep olur’ vb. alt baꢀlıklar yer almaktaydı.
Broꢀürde, depremden en çok etkilenen bölgede tesettür ꢀiarına uyulmadığı ve bu nedenle de
Risale-i Nur’un bu bölgenin yardımına koꢀmadığı belirtilmiꢀtir.
Baꢀvuran tören yapıldığı sırada ve törenin sonunda gazetecilerle soru-cevap tarzında bir
mülakat gerçekleꢀtirmiꢀtir. Soruların ekseriyeti siyasi olaylarla, bilhassa da ’28 ꢁubat süreci’
ile deprem arasındaki muhtemel bağlantıya iliꢀkindi.
Ankara Devlet Güvenlik Mahkemesi Cumhuriyet Savcısı 26 Ekim 1999 tarihli bir
iddianameyle baꢀvuranı 312. maddenin 2. fıkrası anlamında halkı din farklılığı gözeterek kin
ve düꢀmanlığa tahrik etmekle suçlamıꢀtır. Savcı iddianamesinde,
konuꢀmalarından ve sözkonusu broꢀürden alıntılara yer vermiꢀtir.
baꢀvuranın
Savcı iddianamesinde, inanan bir kiꢀinin depremi ‘Allah’ın takdiri’ olarak görmesinin son
derece tabii olduğunu, ancak baꢀvuranın halkın bir kısmını depreme neden olmakla
suçlayarak halkı inananlar ve günahkarlar ya da inananlar ve inananlara zulmedenler olmak
üzere iki gruba bölmeye çalıꢀtığını; hatta halkın bir bölümünü inananlara uygulanan zulme
karꢀı sessiz kalmakla suçlamak suretiyle bu iki grup arasında düꢀmanlık yaratmayı
amaçladığını değerlendirmiꢀtir.
Baꢀvuran 7 Aralık 1999 ve 9 Mayıs 2000 tarihlerinde Ankara DGM’ye sunduğu layihalarda
Türk Ceza Kanununun 312. maddesinde öngörülen suç unsurlarının mevcut davada
oluꢀmadığını ve anılan pasajların sözlerinin anlamını ve maksadını yansıtmaktan uzak
olduğunu belirtmiꢀtir. Baꢀvuran, öncelikle, savcının gazetecilerin sorularını zikretmeyerek
konuꢀmanın asıl yönünü gizlediğini ileri sürmüꢀtür. Baꢀvurana göre savcı, kes-yapıꢀtır
yöntemi kullanarak, konuꢀmasında sarf ettiği dini konulara iliꢀkin genel ifadeleri yalnızca
deprem konusuna iliꢀkinmiꢀ gibi yansıtmıꢀtır. Baꢀvuran iddialarını kanıtlamak için bir
televizyon kanalı tarafından yapılan ses kaseti çözümlerinden örnekler vermiꢀtir. Baꢀvuran,
haklarında eleꢀtiride bulunduğu askeri yetkililerin faaliyetleriyle deprem arasında bir bağlantı
olduğu düꢀüncesini kendisinin ileri sürmediğini, kendisine deniz üssünün bulunduğu yerin
depremin merkez üssü olduğu konusunda halk arasında yaygın söylentiler olduğu ꢀeklinde bir
soru yöneltildiğini özellikle vurgulamıꢀtır. Baꢀvuran kendisinin bu türden söylentiler
bulunduğunu teyit etmekle yetindiğini ifade etmiꢀtir.
Broꢀürün muhtevasına iliꢀkin olarak ise baꢀvuran, müspet bilimlere atıfta bulunduğu bazı
pasajların savcı tarafından kasten görmezden gelindiğini iddia etmiꢀtir.
Baꢀvuran, Yeni Asır Gazetesi’nin bedava eki olan bu broꢀürü yazanın ya da dağıtımını
yapanın kendisi olmadığını ilave etmiꢀtir. Baꢀvurana göre savcı TCK’nın 312. maddesinde
öngörülen suç unsurlarını suni bir ꢀekilde oluꢀturmak maksadıyla broꢀürün ve sözlerinin
anlamını tamamen çarpıtmıꢀtır.
Baꢀvuran ayrıca, bir demokraside hiçbir kurum, fikir ya da düꢀüncenin ne kadar ꢀiddetli
olursa olsun eleꢀtiriden kaçamayacağına ve bir gazeteci olarak kamuoyunu ilgilendiren
konularda yorumda bulunmasının son derece doğal olduğuna dikkat çekmiꢀtir. Baꢀvuran,
evrensel anlayıꢀa göre, doğal felaketlerin yalnızca bilimsel ve maddi bir boyutu değil aynı
zamanda dersler çıkarmayı gerektiren manevi bir boyutu da olduğunu ve 17 Ağustos
depremine iliꢀkin yorumunun bu manevi boyuta vurgu yaptığını, dini bilgilere dayalı
açıklamaları müspet bilimlerin ıꢀığında değerlendirmenin teknik bir hata olduğunu, sözkonusu
beyanatlarda deprem ile baꢀörtüsü yasağı ya da 28 ꢁubat süreci arasında bir illiyet bağı
kurulmuꢀ olsa dahi, bunun hiçbir ꢀekilde TCK’nın 312. maddesi anlamında kine ya da
düꢀmanlığa tahrik teꢀkil etmeyeceğini ve tüm bu eleꢀtirilerin toplumun belirli bir kesimini
değil yöneticileri hedef aldığını belirtmiꢀtir.
Baꢀvuran AĐHS’nin 10. maddesiyle güvence altına alınan ifade özgürlüğü hakkına atıfta
bulunmuꢀtur.
DGM 9 Mayıs 2000 tarihinde aldığı bir kararla, 26 Ekim 1999 tarihli iddianame temelinde
baꢀvuranı iki yıl bir gün hapis ve 352.000 TL para cezasına çarptırmıꢀtır. Sözkonusu broꢀürler
toplatılmıꢀtır. Aralık 2000 tarihinde Yargıtay baꢀvuran tarafından yapılan temyiz baꢀvurusunu
reddederek 9 Mayıs 2000 tarihli kararı onamıꢀtır. Karar gerekçesinde Yargıtay baꢀvuranın
söylemlerinin ve sözkonusu broꢀürün TCK’nın 312. maddesi anlamında kine tahrik edici
unsurlar ihtiva ettiğini değerlendirmiꢀtir. Bu karar 15 ꢁubat 2001 tarihinde tarafların dikkatine
sunulmuꢀtur.
Baꢀvuran karar düzeltme talebinde bulunmuꢀ ancak baꢀvuranın bu talebi 29 Ocak 2001
tarihinde Yargıtay tarafından reddedilmiꢀtir.
Baꢀvuran 22 Mayıs 2001 tarihinde tutuklanarak hapse konulmuꢀtur.
sayılı kanunla 19 ꢁubat 2002 tarihinde yapılan değiꢀiklikle 312. maddenin 2. fıkrası
yürürlükten kaldırılmıꢀtır.
Baꢀvuran 21 ꢁubat 2002 tarihinde serbest bırakılmıꢀtır.
Baꢀvuran kanun değiꢀikliğine istinaden mahkumiyet kararının gözden geçirilmesi talebinde
bulunmuꢀtur. Baꢀvuranın bu talebi kabul edilmiꢀtir
Kararı gözden geçiren DGM 11 Nisan 2002 tarihinde bir önceki kararını iptal ederek
baꢀvuranın beraatına karar vermiꢀtir.
Yargıtay, 4744 sayılı kanunla getirilen değiꢀikliğin Ceza Muhakemeleri Usulü Kanununun
327. maddesi bakımından bir kararın gözden geçirilmesine yönelik ‘yeni vakıa’ teꢀkil
etmediği gerekçesiyle 11 Haziran 2002 tarihinde DGM tarafından verilen son kararı
bozmuꢀtur.
Ankara DGM dosyayı yeniden inceleyerek 9 Mayıs 2000 tarihli kararında olduğu gibi
baꢀvuranı iki yıl bir gün hapis ve 352.000 TL para cezasına çarptırmıꢀtır.
Yargıtay baꢀvuranın temyiz talebini 29 Eylül 2004 tarihinde reddederek ilk derece mahkemesi
tarafından verilen kararın esasını onamıꢀtır. Yargıtay ayrıca para cezasının belirlenmesinde
yapılan bir iꢀlem hatasının düzeltilmesini istemiꢀtir.
Baꢀvuran, 5190 sayılı kanunla getirilen değiꢀiklik uyarınca dosyasının Ankara Ağır Ceza
Mahkemesine havale edilmesi ve geriye kalan on beꢀ günlük hapis cezasının infazının tehiri
talebiyle 2 Ocak 2005 tarihinde Ankara Asliye Ceza Mahkemesi’ne baꢀvurmuꢀtur. ꢁubat 2005 tarihinde verilen bir kararla, baꢀvuranın kalan cezasının yürürlüğe girecek yasal
reformdan sonra hesaplanması maksadıyla eski Ceza Muhakemeleri Kanununun 402. maddesi
uyarınca baꢀvuranın cezasının infazı tehir edilmiꢀtir.
Yeni Ceza Muhakemeleri Usulü Kanunu (5271 sayılı kanun) 1 Haziran 2005 tarihinde
yürürlüğe girmiꢀtir.
Dosyanın havale edildiği Ankara Ağır Ceza Mahkemesi 24 ꢁubat 2006 tarihinde yeni
CMUK’un 216/1 ve 218/1 maddeleri uyarınca aldığı ek kararla baꢀvuranı bir yıl altı ay hapis
cezasına çarptırmıꢀtır.
Baꢀvuran 20 Mart 2006 tarihinde bu kararı temyize götürmüꢀtür.
Dosyada bulunan bilgilere göre mevcut kararın alındığı sırada sözkonusu dava Yargıtay
önünde halen devam etmekteydi.
HUKUK
I. ĐHTĐLAF KONUSU
Baꢀvuran ceza mahkumiyetinin AĐHS’nin 9. ve 10. maddelerinde öngörülen düꢀünce ve ifade
özgürlüğü haklarını ihlal ettiğini iddia etmektedir. Baꢀvuran bu çerçevede özellikle TCK’nın
312. maddesinin karmaꢀık yazıldığını ve bu yazım karmaꢀıklığının keyfi kararlara yol açtığını
ileri sürmektedir.
Baꢀvuran ayrıca mahkumiyet kararı nedeniyle ‘devletin insan hakları ihlali oluꢀturan
uygulamalarına karꢀı muhalif kimliğ(in)e’ dayalı bir ayrımcılığa maruz kaldığından
yakınmaktadır. Baꢀvuran 9. ve 10. maddelere bağlantılı olarak AĐHS’nin 14. maddesine atıfta
bulunmaktadır. Baꢀvuran, baꢀkaları tarafından dile getirildiğinde aynı fikirlerin herhangi bir
takibata konu olmadığını belirtmektedir.
AĐHS’nin 6. maddesine atıfta bulunan baꢀvuran ulusal mahkemelerin kanıtları doğru bir
biçimde değerlendirmediğinden ve kararlarını yeterince gerekçelendirmediğinden
yakınmaktadır.
II. KABULEDĐLEBĐLĐRLĐĞE ĐLĐꢀKĐN
1. AĐHS’nin 6. maddesi
AĐHS’nin 6. maddesi yönünden gündeme getirilen ꢀikayetleri inceleyen AĐHM, halihazırda,
benzer ꢀikayetleri gündeme getiren davalarda birçok kez verdiği karardan ayrılmasını
gerektirecek özellikte dava olayı tespit etmemiꢀtir. Konuyla ilgili içtihadını esas alan AĐHM
bu ꢀikayetleri açıkça dayanaktan yoksun oldukları gerekçesiyle AĐHS’nin 35. maddesinin 3.
ve 4. fıkraları uyarınca kabuledilemez ilan eder (delillerin değerlendirilmesine dair ꢀikayete
iliꢀkin olarak, bkz., diğer birçokları arasında, Omar Kérétchachvili – Gürcistan, no: 5667/02, Mayıs 2006, ve gerekçe yetersizliğine iliꢀkin olarak, bkz. Garcia Ruiz – Đspanya, no:
30544/96, prg. 26-29).
2. AĐHS’nin 9. ve 10. maddeleriyle bağlantılı olarak 14. madde
9. ve 10. maddelerle bağlantılı olarak AĐHS’nin 14. maddesine iliꢀkin olarak Hükümet,
mevzuatta yapılan muhtelif değiꢀikliklerin ardından baꢀvuranın mahkumiyetinin
kesinleꢀmediğine ve yargılamanın Yargıtay önünde halen devam ettiğine dikkat çekmektedir.
Bu nedenle Hükümet iç hukuk yollarının tüketilmediği itirazında bulunmaktadır.
Baꢀvuran buna cevaben Ankara DGM tarafından hakkında verilen mahkumiyet kararının
ardından 276 gün hapis cezası çektiğini belirtmektedir. Baꢀvuran davanın gözden geçirilmesi
konusunun AĐHM’ye baꢀvuru yapmasından çok sonra gündeme geldiğini ve AĐHS’nin 10.
maddesinin ihlaline yol açan durumda herhangi bir değiꢀikliğe yol açmayacağını ileri
sürmektedir.
AĐHM bu meselenin AĐHS’nin 10. maddesi çerçevesinde gündeme getirilen ꢀikayetin esasıyla
sıkı sıkıya bağlı olduğuna kanaat getirmektedir. Dolayısıyla AĐHM meseleyi bu ꢀikayetin
esasıyla birlikte inceleyecektir.
III. AĐHS’NĐN 9. VE 10. MADDELERĐNĐN 14. MADDEYLE BAĞLANTILI OLARAK
ĐHLAL EDĐLDĐĞĐ ĐDDĐASI HAKKINDA
Baꢀvuran AĐHS’nin 9. ve 10. maddelerinde öngörülen düꢀünce ve ifade özgürlüğünün ihlal
edildiğinden yakınmaktadır. Buna ilaveten baꢀvuran, AĐHS’nin 14. maddesi bağlamında daha
fazla bir açıklama getirmeksizin ‘muhalif kimliği’ nedeniyle ayrımcılığa tabi tutulduğundan
yakınmaktadır. Dava olaylarını ve baꢀvuran tarafından dile getirildiği haliyle AĐHS’nin 9. ve
10. maddeleri çerçevesinde yapılan ꢀikayetleri göz önünde bulunduran AĐHM, bu ꢀikayetleri
AĐHS’nin 10. maddesi açısından incelemenin yerinde olacağı kanaatindedir.
Hükümet Yargıtay önünde yargılamanın devam ettiğine dikkat çekmekle yetinmektedir.
Hükümet ꢀikayetin esasına iliꢀkin baꢀka bir gözlemde bulunmamıꢀtır.
Baꢀvuran sözlerinin açıkça dini yorumlara dayalı olduğunu ve ifade özgürlüğü hakkı
korumasından yararlanması gerektiğini iddia etmektedir. Baꢀvurana göre evrende hiçbir ꢀey
yalnızca doğal nedenlerle oluꢀamayacağı için depremlerin de hem manevi hem tabii nedenleri
vardır. Baꢀvurana göre 14 Ağustos 1999 depreminin manevi nedenlerinden biri de Türk
Halkının çoğunluğunun devlet tarafından uygulanan haksızlıklara 28 ꢁubat 1997 süreci adı
verilen süreçte seyirci kalması olabilir. Kuran gibi dini kaynaklarda bu meyanda referanslar
bulunmaktadır. Baꢀvuran devletin eylemlerini eleꢀtirdiğini ve bu eylemlerin depremin manevi
nedeni olduğunu kabul ettiğini teyit etmektedir. Baꢀvurana göre bu olaylar dini gerekçelere
dayalı olarak halkın bir bölümüne karꢀı kine asla tahrik etmemektedir.
AĐHM, ihtilaf konusu tedbirin baꢀvuranın 10/1 maddesiyle güvence altına alınan ifade
özgürlüğü hakkına yönelik bir müdahale teꢀkil ettiği hususunda tarafların hemfikir olduklarını
kaydeder.
AĐHM, suçun iꢀlendiği dönemde yürürlükte olduğu haliyle TCK’nın 312. maddesinin
baꢀvuranın, gerektiği takdirde hukuki danıꢀmanlık da almak suretiyle, bu konudaki
davranıꢀını düzenlemesine imkan tanıyacak yeterlikte açık olduğunu ve böylelikle
öngörülebilirlik koꢀulunun yerine geldiğini değerlendirmektedir. Bu itibarla AĐHM, AĐHS’nin
10. maddesiyle baꢀvurana tanınan hakka yönelik müdahalenin yasayla öngörülmüꢀ olduğu
sonucuna varmaktadır.
AĐHM ayrıca, sözkonusu müdahalenin, düzenin ve/baꢀkalarının haklarının korunması olmak
üzere AĐHS’nin 10. maddesinin 2. fıkrasında öngörülen meꢀru amaçlardan en az birini
izlediğini gözlemlemektedir.
Dolayısıyla AĐHM, ihtilafın, müdahalenin ‘demokratik bir toplumda zorunlu’ olup olmadığı
meselesine dayandığı kanaatindedir (aynı bağlamda, bkz. Nur Radyo ve Televizyon Yayıncılığı
A.ꢁ. – Türkiye, no: 6587/03, prg. 23, 27 Kasım 2007).
AĐHM konuyla ilgili içtihadından doğan genel ilkeleri esas almaktadır (bkz., diğerleri
arasında, Handyside – Birleꢀik Krallık, 7 Aralık 1976 tarihli karar, prg. 49 ; Nur Radyo
Televizyon Yayıncılığı adıgeçen, prg. 25-29, Gündüz – Türkiye, no: 35071/97, prg. 40,
Giniewski – Fransa, no: 64016/00, prg. 44 ve 52).
Đfade özgürlüğü demokratik bir toplumun asli temellerinden olup toplumun ilerlemesinin ve her
bireyin geliꢀmesinin baꢀlıca koꢀullarından birini oluꢀturur. AĐHS’nin 10. maddesinin 2.
fıkrasına tabi olmak kaydıyla bu özgürlük, yalnızca olumlu karꢀılanan ya da zararsız veya
önemsiz olarak algılanan ‘bilgi’ ve ‘fikirler’ için değil; ꢀok edici, zedeleyici yahut kaygı verici
bilgi ve fikirler içinde geçerlidir. ‘Demokratik toplumun’ vazgeçilmezleri olan çoğulculuğun,
hoꢀgörünün ve açık fikirliliğin gerekleri bunlardır.
AĐHS’nin 10.maddesinin 2. fıkrası bağlamında ‘zorunlu’ sıfatı ile ‘acil bir toplumsal ihtiyacın’
varlığı kastedilmektedir. Đfade özgürlüğünün kullanılmasına yönelik bir müdahalenin
‘zorunluluğu’ inandırıcı bir ꢀekilde ortaya konulmalıdır. Kuꢀkusuz, müdahaleyi haklı kılacak
nitelikte bir ihtiyacın var olup olmadığını değerlendirmek ilk elde ulusal mercilerin görevidir
ve ulusal merciler din ve ahlak ile ilgili kiꢀisel mahrem inançlar alanında ifade özgürlüğü
sözkonusu olduğunda ‘daha geniꢀ’ bir takdir payına sahiptir. (bkz. Otto-Preminger-Enstitüsü –
Avusturya, 20 Eylül 1994 tarihli karar, prg. 50 ve Aydın Tatlav, adıgeçen, prg. 24). Ancak bu
takdir hakkı, AĐHM’nin hem yasa hem de yasanın uygulanmasına iliꢀkin kararlar üzerinde
uyguladığı denetime tabidir.
Denetim yetkisini kullanırken AĐHM, müdahaleyi davanın bütünlüğü içinde ve ihtilaf konusu
ifadelerin muhtevası ve yayınlandığı ortam dikkate alınmak suretiyle değerlendirmelidir.
Özellikle de nizalı tedbirin ‘izlenen meꢀru amaçlarla orantılı’ olup olmadığı ve müdahaleyi
haklı kılmak için ulusal mercilerce dile getirilen gerekçelerin ‘uygun ve yeterli’ gerekçeler olup
olmadığını belirlemek AĐHM’nin görevidir. Bu maksatla AĐHM, ulusal makamların sözkonusu
olayları makul bir ꢀekilde değerlendirmek suretiyle 10. maddede belirtilen ilkelere uygun
kuralları uyguladıklarından emin olmalıdır.
Bunu yaparken AĐHM, AĐHS’nin 10. maddesinin 1. fıkrasında belirtilen hak ve özgürlükleri
kullanan herkesin‘görev ve sorumluluklar’ üstlenmiꢀ olduğu hususunu gözden kaçırmamalıdır .
Dini inanç ve görüꢀler bağlamında bu görev ve sorumluluklar arasına baꢀkalarına karꢀı gereksiz
tarzda hakaretamiz, dolayısıyla baꢀkalarının haklarını ihlal eden ifadeler sarf etmekten mümkün
olduğunca kaçınma yükümlülüğü de haklı olarak dahil edilebilir (Gündüz, adıgeçen, prg. 37).
Bununla birlikte hoꢀgörüsüzlüğe dayalı nefreti (dini hoꢀgörüsüzlük de dahil olmak üzere) haklı
göstermeye, desteklemeye, teꢀvik etmeye ve yaymaya yönelik ifade biçimlerini
cezalandırmanın hatta önlemenin demokratik toplumlarda gerekli olduğuna hükmedilebilse
dahi, getirilen ‘formalite’ ‘koꢀul’ ‘kısıtlama’ ya da ‘yaptırımların’ izlenen meꢀru amaçla
orantılı olması lazım gelir (ibidem, prg. 40).
Halihazırda AĐHM baꢀvuranın, imtiyaz sahibi olduğu gazete tarafından dağıtılan bir broꢀürde
yer alan metinlerden ve dini bir tören sırasında gazeteciler tarafından sorulara cevap verirken
sarf ettiği sözlerden dolayı mahkum edildiğini tespit etmektedir. AĐHM baꢀvuranın, deprem ve ꢁubat süreci olarak adlandırılan dönemde yetkili makamlarca alınan tedbirler gibi bütün
toplumu ve kamu menfaatini ilgilendiren iki konuya değindiğini tespit etmektedir. Đhtilaf
konusu konuꢀmanın hususiyeti bu konuların muhtevasıyla değil bu konular arasında sebep
sonuç iliꢀkisi kurulmasıyla ilgilidir. Baꢀvuran, bilhassa camideki anma törenine katılan
topluluk olmak üzere Türk toplumunun bir bölümü gibi inançları gereği depremi manevi bir
fenomen olarak değerlendirmiꢀtir. AĐHM, doğal bir felakete dini bir anlam yüklemek ve
bilhassa da felaketle Hükümetin kimi eylemlerine karꢀı halkın çoğunluğunun sessiz kalması
arasında bir illiyet bağı kurmak suretiyle bu konuꢀmanın batıl inançları, hoꢀgörüsüzlüğü ve
gericiliği (Nur Radyo ve Televizyon Yayıncılığı, ibidem) telkin ettiğini tespit etmektedir. Belli
bir inancı yaymaya çalıꢀan bu konuꢀma bütününde ‘inanmayanları’ ve Hükümeti hedef alan
hakaretamiz bir ton barındırmaktadır.
AĐHM, bu görüꢀ ve inançların muhatap aldığı topluluğun görüꢀ ve inançlarını paylaꢀmayanlar
için her ne kadar ꢀok edici ve hakaretamiz olursa olsun, baꢀvuranın sözlerinin ꢀiddete teꢀvik
etmediğini ve kendi dini topluluğuna mensup olmayan insanlara karꢀı kine kıꢀkırtmadığını
değerlendirmektedir (Nur Radyo ve Televizyon Yayıncılığı, ibidem). AĐHM ayrıca,
müdahalenin orantılılığı tespit edilirken verilen cezaların niteliğinin ve ağırlığının da dikkate
alınması gerektiğine dikkat çekmektedir. AĐHM mevcut davada, mahkumiyet kararının gözden
geçirilmesinin ardından Yargıtay önündeki yargılamanın devam ettiğini gözlemlemektedir.
Bununla beraber AĐHM bu yargılama nasıl sonuçlanırsa sonuçlansın baꢀvuranın yaklaꢀık dokuz
ay hapis cezası çekmek suretiyle bu ceza mahkumiyetinin sonuçlarına zaten maruz kaldığını
kaydetmektedir.
AĐHM ayrıca, ancak yetkili makamların AĐHS’nin ihlalini açıkça ya da özü itibarıyla kabul
ederek bu ihlali telafi yoluna gitmeleri durumunda baꢀvuran hakkında verilebilecek lehte bir
kararın ‘mağdur’ sıfatını ortadan kaldırabileceğini anımsatır (mutatis mutandis Amuur –
Fransa, 25 Haziran 1996 tarihli karar, prg. 36, Ergin – Türkiye (no:5), no: 63925/00, prg. 24, Haziran 2005. Hükmün infazının ertelenmesi konusunda bkz. Yaꢀar Kaplan – Türkiye, no:
56566/00, prg. 32-34, 24 Ocak 2006, ve cezaların infazının ertelenmesi hakkında bkz. Aslı
Güneꢀ – Türkiye, no: 53916/00, prg. 26, 27 Eylül 2005)
Hükümet devam eden yargılamanın ‘ihlalin varlığını açıkça ya da özü itibarıyla kabul ederek
AĐHS’nin bu ihlalini telafi etme’ gereklerini yerine getirip getiremeyeceği ya da nasıl yerine
getireceği hususunda bir izahat vermemektedir.
Yukarıda ifade olunanlar göz önünde bulunulduğunda, ulusal mevzuatta izlenen amaçla makul
bir oran iliꢀkisi bulunmadığı cihetle ihtilaf konusu müdahale ‘demokratik bir toplumda
zorunlu’ olarak addedilemez.
Bu itibarla AĐHM Hükümetin iç hukuk yollarının tüketilmediğine dair itirazını reddederek
AĐHS’nin 10. maddesinin ihlal edildiği hükmüne varır.
Bu hükmü göz önünde bulunduran AĐHM AĐHS’nin 14. maddesi yönünden yapılan ꢀikayeti
ayrıca incelemeye yer olmadığı kanaatindedir.
IV. AĐHS’NĐN 41. MADDESĐNĐN UYGULANMASI HAKKINDA
A. Tazminat
Baꢀvuran maruz kaldığını iddia ettiği manevi zararın tazmini için 250.000 Euro talep
etmektedir. Đꢀadamı olduğuna dikkat çeken baꢀvuran önemli kayıplar yaꢀadığını ve hapiste
olması nedeniyle yatırım yapamadığını belirterek 80.000 Euro maddi tazminat talep etmektedir.
Ancak baꢀvuran uğradığı zarar ve kayıplara iliꢀkin olarak ne bir izahat vermiꢀ ne de herhangi
bir belge sunmuꢀtur.
Manevi zararlarına iliꢀkin olarak baꢀvuran, kendisinin milyonlarca takipçisi olan bir fikir
ekolünün liderliğini yapan yaꢀlı bir adam olduğunu, iki gün gözaltında tutulduğunu ve ‘bir
terörist gibi’ dokuz ay hapiste yattığını ve bu durumdan ailesinin zarar gördüğünü belirtmiꢀtir.
Hükümet mesnetsiz gördüğü bu taleplere itiraz etmektedir.
AĐHM, baꢀvuranın maddi zarara dair iddiasına iliꢀkin herhangi bir kanıt sunmadığını
kaydettiğinden bu talebi reddeder. Buna karꢀın AĐHM vardığı kararı göz önünde bulundurarak
hakkaniyet gereği manevi zararının tazmini için baꢀvurana 5.000 Euro ödenmesine hükmeder.
B. Yargılama masraf ve giderleri
Ayrıca ulusal mahkemeler ve AĐHM önünde yaptığı masraf harcamaların iadesini talep eden
baꢀvuran tutarın belirlenmesini AĐHM’nin takdirine bırakmaktadır. Baꢀvuran bu çerçevede
hakkında açılan davalar için sekiz avukat tuttuğunu belirtmektedir.
Hükümet bu taleplere itiraz etmektedir.
AĐHM’nin içtihadı uyarınca yargılama masraf ve giderlerinin iadesi ancak bu masraf ve
giderlerin gerçekliği, gerekliliği ve de makul oranda olduğu ortaya konulduğu müddetçe
mümkündür. Baꢀvuranın taleplerini desteklemek üzere herhangi bir belge sunmadığını göz
önünde bulunduran AĐHM bu talebi reddeder.
C. Gecikme faizi
AĐHM, Avrupa Merkez Bankası’nın marjinal kredi kolaylıklarına uyguladığı faiz oranına üç
puanlık bir artıꢀın ekleneceğini belirtmektedir.
BU GEREKÇELERE DAYANARAK AĐHM, OYBĐRLĐĞĐ ĐLE
1. Hükümetin esasa eklenen ilk itirazının reddine ;
2. Baꢀvurunun AĐHS’nin 14. maddesiyle bağlantılı olarak 10. madde yönünden yapılan
ꢀikayete iliꢀkin kısmının kabuledilebilir, geriye kalanınınsa kabuledilemez ilan edilmesine ;
3. AĐHS’nin 10. maddesinin ihlal edildiğine ;
4. AĐHS’nin 10. maddesiyle bağlantılı olarak 14. madde yönünden yapılan ꢀikayetin ayrıca
incelenmesine gerek olmadığına ;
5. a) AĐHS’nin 44/2 maddesi gereğince kararın kesinleꢀtiği tarihten itibaren üç ay içinde,
ödeme tarihindeki döviz kuru üzerinden YTL’ye çevrilmek üzere, miktara yansıtılabilecek
her türlü vergiden muaf tutularak Savunmacı Devlet tarafından baꢀvurana 5.000 Euro (beꢀ
bin Euro) ödenmesine ;
b) sözkonusu sürenin bittiği tarihten itibaren ödemenin yapılmasına kadar Hükümet
tarafından, Avrupa Merkez Bankası’nın o dönem için geçerli olan faiz oranının üç puan
fazlasına eꢀit oranda basit faiz uygulanmasına;
6. Adil tatmine iliꢀkin diğer taleplerin reddine;
Karar vermiꢀtir.
Đꢀbu karar Fransızca olarak hazırlanmıꢀ ve AĐHM’nin iç tüzüğünün 77. maddesinin 2. ve 3.
paragraflarına uygun olarak 29 Nisan 2008 tarihinde yazılı olarak bildirilmiꢀtir.
Đꢀbu karara AĐHS’nin 74. maddesinin 2. fıkrası ve AĐHM iç tüzüğünün 45. maddesinin 2.
fıkrasına uygun olarak Yargıç Türmen’in kısmi mutabakat ꢀerhi eklenmiꢀtir.
YARGIÇ TÜRMEN’ĐN KISMĐ MUTABAKAT ꢀERHĐ
Çoğunlukla birlikte AĐHS’nin 10. maddesinin esası bakımından ihlal edildiği sonucuna
vardım. Zira kararda ifade edilen görüꢀe uygun olarak, baꢀvuranın hakkında verilen iki yıl
hapis cezasının - ki baꢀvuran bu cezanın dokuz aylık kısmını çekmiꢀtir, izlenen amaçla
orantılı olmadığı kanaatindeyim. Bununla birlikte kararın arka planındaki muhakeme tarzını
benimsememekteyim.
Baꢀvuran konuꢀmasında ve dağıtılan broꢀürde 17 Ağustos 1999 tarihinde Đzmir ilini vuran
ve on binlerce insanın ölümüne yol açan depremin sorumluluğunu inanmayanların eylem ve
hatalarına bağlamıꢀtır. Baꢀvurana göre bu deprem Đslami baꢀörtüsünün takılması yasağına ve
baꢀka hatalara karꢀı ‘ilahi bir ikaz’ idi.
Depremi ilahi bir müdahalenin sonucu olarak takdim etmek AĐHS’nin 10. maddesi
açısından bir sorun yaratmamaktadır. Bununla birlikte, bir ülkenin halkını inananlar,
‘inanmayanlar’ ya da ‘günahkarlar’ ꢀeklinde bölerek cumhuriyetin laiklik ilkesine ve
AĐHS’ye aykırılık arz etmeyen bazı eylemlerden dolayı (baꢀörtüsü takma yasağı gibi)
‘inanmayanlara’ karꢀı düꢀmanlığa tahrik etmek bana göre hoꢀgörüsüzlüğe dayalı nefret
söylemi tanımının içine girer. Olayın, güçlü dini duyguların ifade edildiği ve her zaman büyük
bir dindar kitlenin akın ettiği Ankara’nın en büyük camiinde meydana gelmiꢀ olması bu
konuꢀmayı daha da tehlikeli hale sokmaktadır. Bakanlar Komitesi’nin R (97) 20 sayı ve 30
Ekim 1997 tarihli tavsiye kararında ‘nefret söylemi’ ifadesi,
“ırksal nefreti, yabancı düꢀmanlığını, anti-semitizmi veya hoꢀgörüsüzlüğe dayalı baꢀka nefret biçimlerini
yayan, teꢀvik eden, destekleyen ya da haklı çıkarmaya çalıꢀan her türlü ifade tarzı olarak anlaꢀılmalıdır ”
(cümlenin altını biz çizdik)
ꢀeklinde tanımlanmıꢀtır.
Irkçılık ve Hoꢀgörüsüzlüğe Karꢀı Avrupa Komisyonu 13 Aralık 2002 tarihli tavsiye kararında,
üye devletlerin ırkçılık ve hoꢀgörüsüzlükle mücadeleye yönelik mevzuatlarındaki ana
unsurlara iliꢀkin olarak
“ a) ꢀiddet, nefret ya da ayrımcılığa alenen teꢀvik,
b) alenen hakaret veya iftira
c) tehdit ”
gibi davranıꢀların kasti olmaları halinde yasayla cezalandırılması gerektiği belirtilmiꢀtir.
Yukarıda zikredilen metinlerde, nefrete teꢀvikin yanında ayrıca ꢀiddete teꢀvikin de
bulunmasının öngörülmediğini belirtmek gerekir. Bu konu AĐHM içtihadınca teyit edilmiꢀtir
(bkz., sözgelimi, Jersild – Danimarka, 23 Eylül 1994).
Bunun nedeni ayan beyan ortadadır. Zira nefret söylemi ꢀiddeti zaten içinde
barındırmaktadır.
Nefrete teꢀvikin hoꢀgörüsüzlüğe dayalı olabileceğini de ayrıca hesaba katmak gerekir.
Mevcut kararda baꢀvuranın söyleminin “batıl inancı, hoꢀgörüsüzlüğü ve gericiliği telkin
ettiği” ve “ ‘inanmayanları’ hedef alan hakaretamiz bir ton barındırdığı” kabul edilmiꢀtir.
Buna rağmen bir sonraki paragrafta AĐHM baꢀvuranın sözlerinin ꢀiddete teꢀvik etmediği ve
kine kıꢀkırtmadığı gerekçesiyle 10. maddenin ihlal edildiği hükmüne varmıꢀtır.
Oysa daha önce de ifade ettiğimiz üzere nefret söylemi hoꢀgörüsüzlükten doğabilmekte ve
zaten bu söylem içinde ꢀiddet barındırdığından açıkça ꢀiddete teꢀvik etmesine gerek
kalmamaktadır.
Bu nedenle AĐHM içtihadının da teyit ettiği haliyle genel olarak kabul görmüꢀ nefret
söylemi tanımına uymayan ve daha önceki paragrafla çeliꢀki arz eden kararın sözkonusu
paragrafına katılmamaktayım.
11
© Rada Europy / Europejski Trybunał Praw Człowieka, źródło: HUDOC (hudoc.echr.coe.int), pozyskano 13.07.2026. · Źródło