74243/01

WyrokETPCz2008-01-08ECLI:CE:ECHR:2008:0108JUD007424301

Analiza orzeczenia

Sekcja wygenerowana przez AI na podstawie treści orzeczenia — nie stanowi cytatu.

Zagadnienie prawne
Czy zakaz dystrybucji gazety w regionie stanu wyjątkowego, wydany bez uzasadnienia i bez możliwości skutecznej kontroli sądowej, naruszył wolność wyrażania opinii (art. 10) oraz prawo do skutecznego środka odwoławczego (art. 13) Konwencji?
Ratio decidendi
Trybunał uznał, że zakaz dystrybucji gazety stanowił ingerencję w wolność wyrażania opinii skarżącego. Ingerencja ta nie była „niezbędna w społeczeństwie demokratycznym”, ponieważ władze nie przedstawiły żadnego uzasadnienia dla zakazu, a przepisy krajowe (ustawa nr 2935 i dekret nr 430) dawały gubernatorowi regionu stanu wyjątkowego zbyt szerokie uprawnienia bez możliwości skutecznej kontroli sądowej. Brak możliwości zaskarżenia decyzji gubernatora do sądu, co uniemożliwiało uchylenie zakazu, naruszył prawo do skutecznego środka odwoławczego gwarantowane przez art. 13 Konwencji, ponieważ brak kontroli sądowej nad takimi decyzjami jest niezgodny z zasadą praworządności.
Stan faktyczny
Skarżący, Fevzi Saygılı, jest właścicielem gazety „Günlük Evrensel” wydawanej w Stambule. W dniu 23 lipca 2001 r., w dniu wydania pierwszego numeru gazety, gubernator regionu stanu wyjątkowego w południowo-wschodniej Turcji (Diyarbakır, Tunceli, Hakkari i Şırnak) zakazał jej wjazdu i dystrybucji na podległych mu terenach. Gubernator uznał, że „Günlük Evrensel” przyjęła tę samą linię wydawniczą co gazeta „Yeni Evrensel”, której dystrybucja została wcześniej zakazana. Decyzja o zakazie została przekazana przedstawicielowi gazety w Diyarbakırze bez podania jakiegokolwiek uzasadnienia.
Rozstrzygnięcie
Trybunał jednogłośnie: stwierdza dopuszczalność skargi; stwierdza naruszenie art. 10 Konwencji; stwierdza naruszenie art. 13 Konwencji; stwierdza brak naruszenia art. 14 Konwencji; zasądza na rzecz skarżącego 2 500 EUR tytułem zadośćuczynienia za szkodę niemajątkową; oddala pozostałe żądania dotyczące słusznego zadośćuczynienia.

Pełny tekst orzeczenia

COUNCIL   AVRUPA   OF EUROPE   KONSEYİ   AVRUPA İNSAN HAKLARI MAHKEMESİ   İKİNCİ DAİRE   FEVZİ SAYGILI – TÜRKİYE DAVASI   (Başvuru no: 74243/01)   KARAR   STRAZBURG   Ocak 2008   İşbu karar AİHS’nin 44/2. maddesinde belirtilen koşullar çerçevesinde kesinleşecektir. Şekli   düzeltmelere tabi olabilir.   __________________________________________________________________________________________   © T.C. Dışişleri Bakanlığı, 2008. Bu gayrıresmi özet çeviri Dışişleri Bakanlığı Avrupa Konseyi ve İnsan   Haklan Genel Müdür Yardımcılığı tarafından yapılmış olup, Mahkeme'yi bağlamamaktadır. Bu çeviri, davanın   adının tam olarak belirtilmiş olması ve yukarıdaki telif hakkı bilgisiyle beraber olması koşulu ile Dışişleri   Bakanlığı Avrupa Konseyi ve İnsan Hakları Genel Müdür Yardımcılığı'na atıfta bulunmak suretiyle ticari   olmayan amaçlarla alıntılanabilir.   USUL   Türkiye Cumhuriyeti Devleti aleyhine açılan 74243/01 no’lu davanın nedeni, T.C.   vatandaşı Fevzi Saygılı’nın (başvuran), Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne, 24 Temmuz   tarihinde, Temel İnsan Hakları ve Özgürlüklerini güvence altına alan Avrupa İnsan   Hakları Sözleşmesi’nin (“AİHS”) 34. maddesi uyarınca yapmış olduğu başvurudur.   Başvuran, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) önünde İstanbul Barosu   avukatlarından K. T. Sürek tarafından temsil edilmektedir.   OLAYLAR   I. DAVANIN KOŞULLARI   Başvuran 1966 doğumludur ve İstanbul’da ikamet etmektedir.   Başvuran, İstanbul’da basılan Günlük Evrensel adlı gazetenin sahibidir.   Günlük Evrensel gazetesinin ilk sayısı 23 Temmuz 2001 tarihinde çıkmıştır. Aynı gün,   Türkiye’nin güneydoğusundaki olağanüstü hal bölge valisi, yetkisi altında bulunan illerde   (Diyarbakır, Tunceli, Hakkari ve Şırnak) gazetenin girişini ve dağıtımını yasaklamıştır. Vali,   Günlük Evrensel gazetesinin, girişi ve dağıtımı 4 Ocak 1999 tarihinde yasaklanan Yeni   Evrensel gazetesiyle aynı yayın çizgisini benimsediği kanaatine varmıştır.   Valinin hiçbir gerekçe göstermeksizin Günlük Evrensel gazetesini yasaklama kararı,   Temmuz 2001 tarihinde gazetenin Diyarbakır temsilcisine bildirilmiştir. Temsilci, aynı   gün bu yasağın kendisine bildirildiğini teyit etmiş ve yasak yürürlüğe girmiştir.   Gazete olağanüstü hal bölgesinde yasaklanmış olmasına rağmen, Türkiye’nin diğer   yerlerinde özgürce dağıtılmaktaydı.   HUKUK   I. HÜKÜMET’İN ÖN İTİRAZI   Hükümet, 27 Temmuz 2004 tarihli ve 5233 sayılı Terör ve Terörle Mücadeleden   Doğan Zararların Karşılanması Hakkındaki Kanun’un sunduğu hukuk yolundan   yararlanmamış olması nedeniyle, başvuranın iç hukuk yollarını tüketmediğini iddia etmiştir.   Bu bağlamda, Hükümet, başvuranın ilgili valiliğe başvurarak gazeteye konulan yasaktan   doğan zararın karşılanmasını sağlayabileceğini ileri sürmüştür. Hükümet, AİHM’nin İçyer /   Türkiye davasında (no. 18888/02) vermiş olduğu karara gönderme yaparak, AİHM’nin   sözkonusu hukuk yolunun etkililiğini kabul ettiğini iddia etmiştir.   Başvuran, olağanüstü hal valisinin kararlarına itiraz edebileceği bir iç hukuk yolu   bulunmadığını savunmuştur.   AİHM, AİHS’nin 35/1 maddesinde öngörülen iç hukuk yollarının tüketilmesi   kuralının, başvuranların öncelikle yerel adli sistemin sağladığı hukuk yollarını kullanmalarını   gerektirdiğini, dolayısıyla devletlere AİHM karşısında savunma yapmak durumunda   kalmadan önce, kendi adli sistemleri içinde sorunu halletme imkanı tanıdığını   hatırlatmaktadır. Bu kural, iç hukuk sisteminin iddia edilen ihlalle ilgili etkili bir hukuk yolu   sağladığı varsayımına dayanmaktadır. Sözkonusu zamanda teoride ve pratikte etkili bir hukuk   yolu bulunduğu konusunda AİHM’yi ikna etmek üzere ispat yükümlülüğü Hükümet’e aittir.   Bir başka deyişle, hukuk yolunun erişilebilir, başvuranın şikayetlerine ilişkin zararı   karşılayabilir ve makul bir başarı olasılığı sunuyor olduğunun ispatı gereklidir (Çetin ve   Diğerleri / Türkiye, no. 40153/98 ve 40160/98).   AİHM, ilk olarak, sözkonusu zamanda Türk hukukunun olağanüstü hal valisinin   kararını bozacak herhangi bir hukuk yolu sunmadığını kaydetmektedir. Hükümet’in 5233   sayılı kanunun sağladığı hukuk yolunun etkililiğini inceleyen İçyer kararına göndermede   bulunmasıyla ilgili olarak, AİHM, Hükümet’in o davada bir kimsenin başvuranın anlattığına   benzer koşullarda başarılı bir şekilde tazminat elde ettiği bir örnek sunmadığını   hatırlatmaktadır.   Bu nedenle, AİHM, Hükümet’in gösterdiği hukuk yolunun başvuranın mağduriyetini   telafi edemediği görüşündedir. Esas itibariyle, başvuranın mağdur statüsünün ortadan   kalkması için yalnızca maddi tazminat ödenmesi yeterli değildir. Her halükarda, yerel   makamların tazminat sağlamanın yanı sıra, AİHS’nin ihlal edildiğini, açıkça veya esas   itibariyle, kabul etmeleri gerekir (bkz, mutatis mutandis, Öztürk / Türkiye, no. 22479/93).   AİHM, yukarıdaki gerekçelere dayanarak, Hükümet’in itirazını reddeder. AİHS’nin   35/3 maddesi çerçevesinde başvurunun dayanaktan yoksun olmadığını kaydeden AİHM,   ayrıca, başka açılardan bakıldığında da kabuledilemezlik unsuru bulunmadığını tespit eder.   II. AİHS’NİN 10. MADDESİ’NİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI   Başvuran, 23 Temmuz 2001 tarihinde olağanüstü hal bölgesinde Günlük Evrensel   gazetesinin dağıtımının vali tarafından yasaklanmasının, bilgi veya görüşlerini açıklama   hakkının uygulanmasına haksız müdahale oluşturduğu konusunda şikayetçi olmuş ve bu   şikayetini AİHS’nin 10. maddesine dayandırmıştır.   Hükümet, başvuranın ifade özgürlüğüne yapılan müdahalenin 25 Ekim 1983 tarihli ve   sayılı kanunun 11 (e) maddesinde öngörüldüğünü ve bunun AİHS’nin 10/2 maddesinde   belirtildiği şekilde kargaşanın ve suç işlenmesinin önlenmesi ve ulusal bütünlüğün korunması   gibi meşru amaçlarla yapıldığını iddia etmiştir. Hükümet, gazeteye karşı alınan önlemin   makamların takdir marjı içerisinde olduğunu ve davanın özel koşulları dikkate alındığında   bunun haklı bir gerekçeye dayandığını ileri sürmüştür. Hükümet, bu bağlamda, devletin hayati   önem taşıyan menfaatlerinin tehlikede olduğunu, yasaklama kararının acil bir sosyal ihtiyaca   cevap vermek için alındığını ve bunun izlenen meşru amaçlarla orantılı olduğunu   savunmuştur.   Başvuran, gazetenin sirkülasyonunun ve dağıtımının yasaklanması kararının haksız ve   orantısız olduğunu ileri sürmüştür.   AİHM, başvuru konusu olan müdahalenin, başvuranın 10/1 maddesince güvence altına   alınan ifade özgürlüğü hakkına müdahale oluşturduğuna dair taraflar arasında ihtilaf   olmadığını kaydetmektedir. Ayrıca, müdahalenin kanun tarafından öngörüldüğüne, 10/2   maddesi çerçevesinde kargaşanın ve suç işlenmesinin önlenmesi ve ulusal bütünlüğün   korunması gibi meşru amaçlar izlendiğine de itirazda bulunulmamıştır. Sözkonusu davada   ihtilaf konusu, müdahalenin “demokratik bir toplumda gerekli olup olmadığıdır”.   AİHM, ilk olarak, 10. maddenin ifade özgürlüğü hakkını “herkese” tanıdığını   belirtmektedir. Bu özgürlüğün uygulanmasında gerçek veya tüzel kişiler tarafından izlenen   amacın veya oynanan rolün niteliğine göre herhangi bir ayrım yapılmamıştır (bkz, mutatis   mutandis, Casado Coca / İspanya, A Serisi no. 285-A). 10. madde, yalnızca bilginin içeriğine   değil, aynı zamanda bilginin yayılma şekline uygulanmaktadır; çünkü bilginin yayılmasına   getirilen herhangi bir kısıtlama, ister istemez bilginin alınması ve verilmesi hakkına müdahale   oluşturmaktadır (bkz, mutatis mutandis, Autronic AG / İsviçre, A Serisi no. 178). AİHM,   sözkonusu davada, yasağın, diğer haberlerin yanı sıra bölgesel haberlere de yer veren, bu   haberler üzerine yorumda bulunulan ve başvuran tarafından yayımlanan Günlük Evrensel   gazetesini etkilediği için, başvuranın olağanüstü hal bölgesinde yaşayanlara görüş ve bilgi   verme özgürlüğünü uygulama yeteneğini doğrudan kısıtlamış olduğu kanaatindedir.   AİHM, olağanüstü hal bölgesinde bir gazetenin dolaşımına ve dağıtımına getirilen bir   diğer yasakla ilgili olan Çetin ve Diğerleri davasındaki kararında, karşı çıkılan önlemin yerel   mahkemeler tarafından adli incelemeye tabi tutulmaması ve olağanüstü hal bölge valisinin   kararı için herhangi bir gerekçe göstermemesi nedeniyle, sözkonusu zamanda yürürlükte olan   yerel kanunları (özellikle 2935 sayılı Olağanüstü Hal Kanunu’nun 11 (e) bölümü ile 430 sayılı   Kanun Hükmünde Kararname’nin 1 (a) maddesi) ve Hükümet’in iddialarını incelediğini   hatırlatmaktadır.   AİHM, Olağanüstü Hal Kanunu’nun 11 (e) bölümü ile 430 sayılı Kanun Hükmünde   Kararname’nin 1 (a) maddesinin çok genel ifadeler içerdiğini ve olağanüstü hal bölge valisine   yayımların basılmasına ve dağıtımına idari yasaklamalar getirmesi için geniş yetkiler   verdiğini gözlemlemiştir.   AİHM, ayrıca, valinin, doğası itibarıyla yalnızca çok özel koşullarda haklı   görülebilecek istisnai yetkilerinin kapsamını ve uygulamadaki muhtemel suiistimallerine karşı   ne tür teminat sağlandığını dikkatlice inceledikten sonra, bu tür yetkileri dikkatli ve etkili bir   adli kontrol ile denetim altında tutmak ve dengelemek mümkün iken, hem olağanüstü hal   bölge valisine yetki veren hükümlerin hem de kuralların uygulanış şeklinin böylesi bir   kontrolden muaf tutulduğunu gözlemlemiştir. Bu bakımdan, Anayasa Mahkemesi tarafından   dile getirilen kaygıyı paylaşan AİHM, olağanüstü hal bölge valisinin sergilediği hareketlerin   adli incelemeye tabi tutulmasının önüne geçen hükmü hukukun üstünlüğü ilkesi ile   bağdaştırmanın mümkün olmadığı kanaatine varmıştır.   Yerel halkın çok sayıda düşünce ve bilgi kaynağına sahip olduğu, gazeteciler olarak   başvuranların çeşitli gazetelerin yayımlanmasında söz sahibi oldukları ve bu nedenle de   ülkenin geri kalan kısmına düşünce ve bilgilerini ulaştırabildikleri yönünde Hükümet’in   iddialarıyla ilgili olarak, AİHM, demokratik bir toplumda basının önemli bir rol oynadığını   hatırlatmıştır. Bilgiyi alan taraf olarak pasif bir rol oynayan vatandaşların çeşitli mesajları   almalarına, bunlar arasında seçim yapmalarına, açıklanan çeşitli görüşlerle ilgili olarak kendi   fikirlerini oluşturmalarına izin verilmelidir; çünkü demokratik bir toplumun ayırıcı özelliği bu   fikir ve bilgi çeşitliliğidir.   Sözkonusu davayı Çetin ve Diğerleri davasındaki saptamaları ışığında inceleyen   AİHM, bu davada farklı bir sonuca varması için Hükümet’in herhangi bir delil veya iddia   ortaya koymadığı görüşündedir.   Bu anlatılanlara karşı, AİHM, mahkemelerin yayımlara getirilen idari yasakları   yeniden incelemek üzere herhangi bir yetkilerinin bulunmaması ve Günlük Evrensel   gazetesinin sirkülasyonuna ve dağıtımına getirilen yasak için olağanüstü hal bölge valisinin   hiçbir gerekçe sunmaması nedeniyle, başvuranın suiistimale karşı korunmak üzere yeterli   teminattan mahrum bırakıldığını gözlemlemektedir. Dolayısıyla, AİHM, Olağanüstü Hal   Kanunu’nun 11 (e) bölümü ile 430 sayılı Kanun Hükmünde Kararname’nin 1 (a)   maddesinden kaynaklanan müdahalenin ve bu hükümlerin sözkonusu davada uygulanma   şeklinin “demokratik bir toplumda gerekli olduğunun” söylenemeyeceği ve izlenen meşru   amacın gereklerinin dışına çıktığı kanaatindedir. Buna göre, AİHS’nin 10. maddesi ihlal   edilmiştir.   II. AİHS’NİN 13. MADDESİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI   Başvuran, gazeteye yasak getirilmeden önce herhangi bir mahkeme kovuşturması   yapılmaması nedeniyle adil yargılanma hakkından mahrum bırakıldığı konusunda şikayetçi   olmuştur. Başvuran, ayrıca, ulusal bir makam huzurunda valinin kararına itiraz edebileceği   etkili bir hukuk yolundan mahrum bırakıldığını ileri sürmüştür.   AİHM, bu şikayetlerin başvuranın etkili bir hukuk yoluna ulaşma hakkıyla ilgisi   olması nedeniyle, AİHS’nin 13. maddesi bağlamında incelenmesi gerektiği görüşündedir.   Hükümet, başvuranın Tazminat Kanunu’na başvurarak gazetesine konulan yasak   sonucu gördüğü zararın telafisi için tazminat talebinde bulunabileceğini ileri sürmüştür.   AİHM’nin yerleşik içtihadına göre, 13. madde AİHS hak ve özgürlüklerinin özünün   uygulanması için, ulusal düzeyde etkili bir iç hukuk yolu bulunmasını teminat altına   almaktadır. Ancak, 13. maddenin hükmü uyarınca, bu zorunluluk, AİHS bağlamında   “savunulabilir bir şikâyet” sözkonusu olduğunda geçerlidir (bkz, Boyle ve Rice / İngiltere, A   Serisi no. 131).   10. maddenin ihlaline dair yukarıda yer alan saptamanın ışığında, şikayetin açık bir   biçimde “savunulabilir” olduğu görülmektedir. Bu nedenle, AİHM’nin, AİHS tarafından   korunan haklarının özünün uygulanması için başvuranın ulusal düzeyde etkili bir iç hukuk   yoluna sahip olup olmadığını belirlemesi gerekmektedir.   AİHM, başvuranın şikayetinin iç hukukta tazminat talebinde bulunamamasıyla değil,   olağanüstü hal bölge valisi tarafından Günlük Evrensel gazetesine getirilen yasağı bozmak   için kovuşturma başlatamamasıyla ilgili olduğunu gözlemlemektedir. AİHM, 285 sayılı   Kanun Hükmünde Kararname’nin 7. maddesinin, idari mahkemeler tarafından incelenemeyen   kararlar çıkarabilen olağanüstü hal bölge valisine istisnai yetkiler verdiğini kaydetmektedir.   Anayasa Mahkemesi tarafından gözlemlendiği gibi, adli incelemeden muaf tutulma, özgür ve   demokratik bir toplumda hukukun üstünlüğü kuralına ters düşmekte ve AİHM’ye göre 13.   madde tarafından teminat altına alınan hakkı geçersiz kılmaktadır.   AİHM, yukarıdaki değerlendirmelerinin ışığında, olağanüstü hal bölge valisi   tarafından Günlük Evrensel gazetesine getirilen yasağa karşı Türk hukukunun etkin hukuk   yolları sağlamadığı sonucuna varmıştır. Dolayısıyla, AİHS’nin 13. maddesi ihlal edilmiştir.   III. AİHS’NİN 14. MADDESİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI   Başvuran, Günlük Evrensel gazetesine getirilen yasağın ayrımcılık oluşturduğu   konusunda şikayetçi olmuş ve bu şikayetini AİHS’nin 14. maddesine dayandırmıştır.   Başvuran, siyasi tutumu nedeniyle gazetesinin ayrımcılığa tabi tutulduğunu iddia   etmiştir.   Hükümet, başvuranın iddiasının dayanaktan yoksun olduğunu ileri sürmüştür.   AİHM, AİHS’nin 10. maddesinin ihlalini saptadığını hatırlatmaktadır. Ancak, AİHM   demokratik bir toplumda konulan bu yasağın gereksiz olduğu sonucuna varırken, karşı çıkılan   bu önlemin kargaşanın ve suç işlenmesinin önlenmesi ve ulusal güvenliğin korunması gibi   meşru amaçlar izlediği konusunda ikna olmuştur. Başvuranın ifade özgürlüğüne getirilen   kısıtlamaların, başvuranın ulusal kökeni veya siyasi görüşlerine dayanan bir farklılığa   bağlanabileceğine inanmak için hiçbir sebep bulunmamaktadır.   AİHM, yukarıdaki değerlendirmelerinin ışığında, başvuranın iddialarının dayanaktan   yoksun olduğu kanaatindedir. Dolayısıyla, bu başlık altında herhangi bir ihlal durumu   sözkonusu değildir.   IV. AİHS’NİN 41. MADDESİNİN UYGULANMASI   AİHS’nin 41. maddesine göre “AİHM işbu Sözleşme ve Protokollerinin ihlal   edildiğine karar verirse ve ilgili Yüksek Sözleşmeci Tarafın iç hukuku bu ihlali ancak kısmen   telafi edebiliyorsa, AİHM, gerektiği takdirde, hakkaniyete uygun surette, zarar gören tarafın   adil tatminine hükmeder.”   A. Tazminat   Başvuran, maddi tazminat olarak 10,000 Euro, manevi tazminat olarak 3,000 Euro   talep etmiştir.   Hükümet, bu başlık altında herhangi bir ödeme yapılmaması gerektiğini ileri   sürmüştür. Hükümet, AİHM’nin tazminat ödenmesine karar vermesi halinde, bunun haksız   zenginleşmeye meydan vermemesi gerektiğini belirtmiştir.   Talep edilen maddi tazminat ile tespit edilen ihlal arasında illiyet bağı bulunmadığını   kaydeden AİHM, bu talebi reddeder. Ancak, AİHM, hakkaniyete uygun olarak, manevi   tazminat olarak başvurana 2,500 Euro ödenmesine karar verir (bkz, Çetin ve Diğerleri,   yukarıda kaydedilen).   B. Yargılama masraf ve giderleri   Başvuran, ayrıca, AİHM huzurunda yapmış olduğu yargılama masraf ve giderleri için   2,000 Euro talep etmiştir.   Hükümet, başvuranın talebinin dayanaktan yoksun olduğunu ileri sürmüştür.   AİHM’nin içtihadına göre, bir başvuran gerçekliğini ve gerekliğini kanıtladığı makul   miktarlardaki yargı giderlerini elde edebilir. AİHM, sözkonusu davada, yukarıdaki ölçütler ile   başvuranın talebini doğrulamadığını dikkate alarak, bu başlık altında herhangi bir ödeme   yapılmasını öngörmemektedir.   BU GEREKÇELERE DAYANARAK AİHM, OYBİRLİĞİ İLE   1. Başvurunun kabuledilebilir olduğuna;   2. AİHS’nin 10. maddesinin ihlal edildiğine;   3. AİHS’nin 13. maddesinin ihlal edildiğine;   4. AİHS’nin 14. maddesinin ihlal edilmediğine;   5. (a)AİHS’nin 44. maddesinin 2. paragrafı gereğince kararın kesinleştiği tarihten itibaren   üç ay içinde, ödeme tarihindeki döviz kuru üzerinden Yeni Türk Lirası’na çevrilmek   üzere ve her türlü vergi ve kesintiden muaf tutularak Savunmacı Hükümet tarafından   başvurana manevi tazminat olarak 2,500 Euro (iki bin beş yüz Euro) ödenmesine;   (b)Yukarıda belirtilen üç aylık sürenin sona erdiği tarihten itibaren ödemenin   yapılmasına kadar, Avrupa Merkez Bankası’nın o dönem için geçerli olan marjinal   kredi kolaylığı oranının üç puan fazlasına eşit oranda basit faiz uygulanmasına;   6. Adil tatmine ilişkin diğer taleplerin reddedilmesine karar vermiştir.   İşbu karar İngilizce olarak hazırlanmış ve AİHM İçtüzüğü’nün 77/2. ve 3. maddeleri   gereğince 8 Ocak 2008 tarihinde yazılı olarak bildirilmiştir.   7

© Rada Europy / Europejski Trybunał Praw Człowieka, źródło: HUDOC (hudoc.echr.coe.int), pozyskano 13.07.2026. · Źródło