74307/01

WyrokETPCz2009-07-28ECLI:CE:ECHR:2009:0728JUD007430701

Analiza orzeczenia

Sekcja wygenerowana przez AI na podstawie treści orzeczenia — nie stanowi cytatu.

Zagadnienie prawne
Czy skarżący byli poddani złemu traktowaniu w areszcie, czy postępowanie krajowe w tej sprawie było skuteczne, oraz czy mieli prawo do niezawisłego i bezstronnego sądu oraz rzetelnego procesu, w szczególności w kontekście zeznań uzyskanych bez obecności adwokata?
Ratio decidendi
Trybunał uznał, że brak jest wystarczających dowodów, aby stwierdzić naruszenie art. 3 Konwencji w aspekcie materialnym, ponieważ dowody przedstawione przez skarżących nie spełniały standardu 'ponad wszelką wątpliwość'. Jednakże, Trybunał stwierdził naruszenie art. 3 w aspekcie proceduralnym, ponieważ władze krajowe nie przeprowadziły skutecznego śledztwa w sprawie wiarygodnych zarzutów złego traktowania, co doprowadziło do przedawnienia. W odniesieniu do art. 6, Trybunał orzekł naruszenie prawa do niezawisłego i bezstronnego sądu ze względu na obecność sędziego wojskowego w składzie Sądu Bezpieczeństwa Państwa, nawet jeśli został on później zastąpiony, ponieważ kluczowe dowody zebrano wcześniej. Ponadto, Trybunał uznał, że wykorzystanie zeznań uzyskanych od skarżących w areszcie policyjnym bez obecności adwokata, które później odwołali, nieodwracalnie naruszyło ich prawo do rzetelnego procesu.
Stan faktyczny
Orhan Gök i Mazhar Güler zostali aresztowani w listopadzie 1995 roku pod zarzutem przynależności do nielegalnej organizacji PKK. W areszcie policyjnym, bez obecności adwokata, złożyli zeznania obciążające, które później odwołali, twierdząc, że byli poddani złemu traktowaniu, w tym elektrowstrząsom i falace. Badania lekarskie po aresztowaniu wykazały drobne obrażenia. Zostali skazani przez Sąd Bezpieczeństwa Państwa w Stambule na 12 lat i 6 miesięcy więzienia, a ich wyrok został utrzymany w mocy przez Sąd Kasacyjny. Skarżący zarzucali, że ich zeznania były podstawą skazania, mimo że zostały uzyskane pod przymusem i bez adwokata.
Rozstrzygnięcie
Trybunał jednogłośnie: 1. Uznał za dopuszczalne skargi skarżących dotyczące złego traktowania oraz prawa do niezawisłego i bezstronnego sądu oraz rzetelnego procesu, a pozostałą część skargi za niedopuszczalną. 2. Stwierdził brak naruszenia art. 3 Konwencji w aspekcie materialnym. 3. Stwierdził naruszenie art. 3 Konwencji w aspekcie proceduralnym. 4. Stwierdził naruszenie art. 6 ust. 1 Konwencji z powodu braku niezawisłości i bezstronności Sądu Bezpieczeństwa Państwa w Stambule. 5. Stwierdził naruszenie art. 6 ust. 1 Konwencji w związku z art. 6 ust. 3 lit. c Konwencji. 6. Zasądził na rzecz każdego ze skarżących kwotę 6 500 (sześć tysięcy pięćset) euro tytułem zadośćuczynienia za szkody niemajątkowe, powiększoną o wszelkie należne podatki, płatną w lirach tureckich po kursie obowiązującym w dniu płatności, w terminie trzech miesięcy od daty uprawomocnienia się wyroku. 7. Zasądził odsetki za zwłokę według stopy równej krańcowej stopie oprocentowania Europejskiego Banku Centralnego powiększonej o trzy punkty procentowe, od upływu terminu płatności do dnia uregulowania należności. 8. Oddalił pozostałe żądania dotyczące słusznego zadośćuczynienia.

Pełny tekst orzeczenia

COUNCIL   OF EUROPE   KONSEYĐ   EUROPEAN COURT OF HUMAN RIGHTS   AVRUPA ĐNSAN HAKLARI MAHKEMESĐ   DÖRDÜNCÜ DAĐRE   GÖK VE GÜLER – TÜRKĐYE DAVASI   (B a ꢀvuru no. 74307/01)   KARAR   STRAZBURG   Temmuz 2009   Đꢀbu karar AĐHS’nin 44/2 maddesinde belirtilen koꢀullar çerçevesinde   kesinleꢀecektir. ꢁekli düzeltmelere tâbi olabilir.   ______________________________________________________________________________________   © T.C. Dışişleri Bakanlığı, 2009. Bu gayrıresmi özet çeviri Dışişleri Bakanlığı Avrupa Konseyi ve İnsan   Hakları Genel Müdür Yardımcılığı tarafından yapılmış olup, Mahkeme’yi bağlamamaktadır. Bu çeviri, davanın   adının tam olarak belirtilmiş olması ve yukarıdaki telif hakkı bilgisiyle beraber olması koşulu ile Dışişleri   Bakanlığı Avrupa Konseyi ve İnsan Hakları Genel Müdür Yardımcılığı’na atıfta bulunmak suretiyle ticari   olmayan amaçlarla alıntılanabilir.   GÖK VE GÜLER – TÜRKĐYE KARARI   USUL   Türkiye Cumhuriyeti aleyhine açılan 74307/01 no’lu davanın nedeni Orhan Gök ve   Mazhar Güler adlı iki T.C. vatandaꢀının (“baꢀvuranlar”) Avrupa Đnsan Hakları Mahkemesi’ne   (“AĐHM”) 30 Mayıs 2001 tarihinde, Đnsan Hakları ve Temel Özgürlüklerin Korunmasına   Đliꢀkin Sözleꢀme’nin (“AĐHS”) 34. maddesi uyarınca yapmıꢀ olduğu baꢀvurudur.   Baꢀvuranlar, AĐHM önünde Đstanbul Barosu avukatlarından N. Cem tarafından temsil   edilmiꢀtir.   OLAYLAR   DAVA KOꢁULLARI   Baꢀvuranlar sırasıyla 1972 ve 1975 doğumludur ve Đstanbul’da yaꢀamaktadır. Đkinci   baꢀvuran 18 Kasım 1995, birinci baꢀvuran ise 23 Kasım 1995 tarihinde yasadıꢀı PKK örgütü   mensubu olduğu ꢀüphesiyle yakalanarak gözaltına alınmıꢀtır.   Kasım 1995 tarihinde G.T. ve O.T. adlı görgü tanıkları, babaları M.S.T.’nin PKK   tarafından öldürülmesinin faili olarak baꢀvuranlar ve diğer iki sanığı teꢀhis etmiꢀlerdir.   Kasım 1995 tarihinde, avukat bulunmadan yapılan polis sorgularında baꢀvuranlar   M.S.T.’nin öldürülmesi ve G.T.’nin kaçırılması olaylarında yer aldıklarını ayrıntılarıyla itiraf   etmiꢀlerdir. Baꢀvuranların sorgusu 27 Kasım 1995 günü devam etmiꢀtir.   Kasım 1995 tarihinde baꢀvuranlar doktor muayenesinden geçmiꢀ, hazırlanan raporda   birinci baꢀvuranın alt dudağında 1x1 cm’lik yara ve ikinci baꢀvuranın sağ diz altında 2 cm’lik   iki çizik ve sırt ve sırtın alt kesiminde ağrı olduğu belirtilmiꢀtir.   Baꢀvuranlar baꢀvuru formunda gözaltında kötü muameleye uğradıklarını ifade etmiꢀtir.   Bu bağlamda vücutlarına elektrik verildiğini, falakaya yatırıldıklarını ve kollarından   asıldıklarını öne sürmüꢀtür. Birinci baꢀvuran daha sonra AĐHM’ye gönderdiği mektupta   uğradığı kötü muamele hakkında ayrıntılı bilgi vermiꢀ, hazırlanan ifade tutanağının kendisine   zorla imzalatıldığını, kendisini muayene eden doktorun hastaneye sevk kağıdı düzenlediğini   ancak polisin bu kağıdı yırttığını öne sürmüꢀtür.   Baꢀvuranlar 28 Kasım 1995 tarihinde Đstanbul Devlet Güvenlik Mahkemesi savcısı   önüne çıkarılmıꢀlar ancak burada ifade vermeyi reddetmiꢀlerdir. Aynı tarihte DGM hakimi   önüne çıkarılan baꢀvuranlar, gözaltında polise verdikleri ifadeyi reddetmiꢀler, ikinci baꢀvuran   sözkonusu ifadelerin bir bölümünün polis tarafından yazıldığını, diğerlerini ise baskı altında   verdiğini iddia etmiꢀtir. Birinci baꢀvuran, polisin ifadeyi okumasına izin vermeden kendisine   imzalattığını öne sürmüꢀtür. Hakim baꢀvuranların tutuklanmalarına karar vermiꢀtir.   Đstanbul DGM savcısı 5 Aralık 1995 tarihli iddianamesinde baꢀvuranları TCK’nın 125.   maddesi uyarınca, devletin egemenliği altında bulunan toprakların bir kısmını devlet   iradesinden ayırmaya yönelik eylemlerde bulunmakla suçlamıꢀtır. Baꢀvuranlar özellikle 2   Ağustos 1995 tarihinde M.S.T.’nin öldürülmesi ve G.T.’nin kaçırılması eylemleriyle   suçlanmıꢀtır.   GÖK VE GÜLER – TÜRKĐYE KARARI   Đstanbul DGM 28 Aralık 1995 tarihinde ilk duruꢀmasını yapmıꢀ, duruꢀmada baꢀvuranlar   ve baꢀvuranların avukatı da hazır bulunmuꢀtur. Her iki baꢀvuran polise verdikleri ifadelerin   doğruluğunu reddetmiꢀ, ikinci baꢀvuran, gözaltında ve tatbikat sırasında çeꢀitli türde   iꢀkencelere maruz kaldığını, tehdit edildiğini ve dövüldüğünü iddia etmiꢀtir. Ayrıca ormana   götürülerek yalancı infaza tâbi tutulduğunu belirtmiꢀtir. Birinci baꢀvuran gözaltındayken   iꢀkence altında ifade verdiğini, küfür ve tehditlere maruz kaldığını iddia etmiꢀtir.   Mart 1996 – 2 Temmuz 1999 tarihleri arasında mahkeme maktul M.S.T.’nin eꢀi ve   oğullarının ve G.T.’nin ifadelerine baꢀvurmuꢀtur. Bu tanıkların tamamı, olay anında maske   taktıkları için failleri tanımalarının mümkün olmadığını ifade etmiꢀtir. Ayrıca teꢀhis sırasında   M.S.T.’nin ölümünden baꢀvuranların sorumlu olduğunu söylemediklerini belirtmiꢀtir.   Mahkeme ayrıca teꢀhisi yaptıran ve ilgili tutanakları düzenleyen polis memurlarının da   ifadesini almıꢀtır. 12 Aralık 1997 tarihinde, raportör olarak hareket eden bir yargıç tatbikatın   görüntü kayıtlarını incelemiꢀ ve mahkemeye bir rapor sunmuꢀtur. Baꢀvuranlar sözkonusu   rapora itiraz etmiꢀtir. Baꢀvuranların avukatı, baskı ve iꢀkence altında alınan ifadeleri haricinde   baꢀvuranları mahkûm etmek için delil bulunmadığını öne sürerek çeꢀitli defalar tahliye   talebinde bulunmuꢀtur. 27 Mart 1998 tarihli duruꢀmada savcı esas hakkındaki mütalaasını   sunarak baꢀvuranların TCK’nın 168. maddesi uyarınca mahkûm edilmelerini talep etmiꢀtir.   Sanıklara ek savunma hazırlamaları için süre verilmiꢀtir.   Haziran 1999 tarihinde Anayasa’nın ilgili maddelerinde değiꢀiklik yapılarak DGM   heyetinde yer alan askeri yargıçların yerini sivil yargıçlar almıꢀtır. 2 Temmuz 1999 tarihinde   yapılan duruꢀmada baꢀvuranlar son yazılı savunmalarını sunmuꢀ, doktor raporlarını dayanak   göstererek iꢀkenceye uğradıklarını iddia etmiꢀler, savcı ve mahkemenin soruꢀturma açmak   yerine baskı altında alınan sözkonusu ifadeleri dikkate aldığını belirtmiꢀtir. Aynı tarihte   birinci baꢀvuran mahkemeye bir mektup yazarak suçsuz olduğunu savunmuꢀ, polisin   kendisine baskı altında belgeler imzalattığını öne sürmüꢀtür.   Kasım 1999 tarihinde mahkeme baꢀvuranları, baꢀka kanun maddelerinin yanı sıra   TCK’nın 168. maddesi uyarınca 12 yıl 6 ay hapis cezasına çarptırmıꢀtır. Mahkeme, kararında   baꢀvuranların polise verdikleri ifadelerde örgütle iliꢀkilerini ve örgütsel faaliyetlerini itiraf   ettiklerini ve sonradan sözkonusu ifadeleri geri almalarına karꢀın mahkemenin dava   dosyasındaki delilleri dikkate alarak bu yeni ifadeleri inandırıcı bulmadığı belirtilmiꢀtir.   Bu arada 20 Haziran 2000 tarihinde birinci baꢀvuran TBMM Đnsan Hakları Komisyonu   Baꢀkanı Piꢀkinsüt’e bir mektup yazarak uğradığını iddia ettiği kötü muameleden ꢀikâyetçi   olmuꢀtur. 12 Haziran 2001 tarihinde Fatih Cumhuriyet Savcılığı zamanaꢀımı nedeniyle polis   memurlarının yargılanamayacağına karar vermiꢀtir. 22 Ekim 2004 tarihinde birinci baꢀvuran   Đnsan Hakları Komisyonu’na ikinci bir mektup yazmıꢀ, 11 Mart 2005 tarihinde savcı, ilgili   kanun maddelerinde değiꢀiklik yapılmıꢀ olmasına rağmen kanuni zamanaꢀımı süresinin aynı   kaldığı gerekçesiyle talebi reddetmiꢀtir.   Aralık 200 tarihinde baꢀvuranlar kararı temyiz etmiꢀ, dilekçelerinde ilk derece   mahkemesinin verdiği mahkûmiyet kararının gözaltındayken baskı altında alınan ifadelerine   dayandığını belirtmiꢀler, bu bağlamda doktor raporlarına atıfta bulunmuꢀlardır.   ꢁubat 2001 tarihinde Yargıtay bir duruꢀma yaparak ilk derece mahkemesi kararını,   baꢀvuranlar hakkında verilmiꢀ olan mahkûmiyet ve hapis cezasına iliꢀkin olarak onamıꢀtır.   Baꢀvuranların hapis cezası 9 Kasım 2004 tarihinde sona ermiꢀtir.   GÖK VE GÜLER – TÜRKĐYE KARARI   HUKUK   I. AĐHS’NĐN 3. MADDESĐNĐN ĐHLAL EDĐLDĐĞĐ ĐDDĐASI   Baꢀvuranlar, gözaltındayken AĐHS'nin 3. maddesine aykırı olarak kötü muameleye tâbi   tutulduklarını ileri sürmüꢀtür.   A. Kabuledilebilirlik   Hükümet AĐHM’den, iç hukuk yollarının tüketilmemiꢀ olması ya da alternatif olarak altı   ay kuralına uyulmamıꢀ olması nedeniyle baꢀvurunun bu kısmını reddetmesini talep etmiꢀtir.   Bu bağlamda baꢀvuranların, ꢀikâyetlerini esas olarak ulusal makamlar önünde dile   getirmediklerini ve birinci baꢀvuranın AĐHM'ye baꢀvurudan hemen önce savcılığa ꢀikâyette   bulunduğunu savunmuꢀtur.   Baꢀvuranlar Hükümetin görüꢀlerine karꢀı çıkmıꢀtır.   AĐHM, Hükümetin yukarıda belirtilen itirazının baꢀvuranların bu baꢀlık altındaki   ꢀikâyetlerinin esası ile son derece yakından iliꢀkili olması nedeniyle bundan ayrılamayacağı   kanaatindedir. Bu nedenle, sözkonusu ꢀikâyetin esası hakkında peꢀin hüküm vermemek için   bu sorunların birlikte incelenmesi gerekmektedir. Baꢀvuranların ꢀikâyeti baꢀka açılardan   bakıldığında da kabuledilemezlik unsuru taꢀımadığından kabuledilebilir olarak ilan   edilmelidir.   B. Esas   1. Savunmacı devletin AĐHS'nin 3. maddesinin esasa iliꢀkin yönü ıꢀığında   sorumluluğu   AĐHM, 3. maddeye iliꢀkin olarak verdiği kararlarda ortaya koyduğu temel ilkeleri   hatırlatır (bkz. özellikle Erdoğan Yağız – Türkiye, no. 27473/02, Hacı Özen – Türkiye, no.   46286/99, Mouisel – Fransa, no. 67263/01 ve Salman – Türkiye [BD], no. 21986/93). Somut   davayı sözkonusu ilkeler ıꢀığında inceleyecektir.   AĐHM ayrıca kötü muamele iddialarının uygun delillerle desteklenmesi gerektiğini   hatırlatır (bkz. özellikle Tanrıkulu vd. – Türkiye, no. 45907/99). Mahkeme, bu tür kanıtları   değerlendirirken genellikle “makul ꢀüphenin ötesinde” standardını uygulamaktadır (bkz.   Avꢀar – Türkiye, no. 25657/94 ve Talat Tepe – Türkiye, no. 31247/96). Ancak böyle bir kanıt   yeterince güçlü, açık ve anlamlı çıkarımların veya çürütülemeyen benzer karinelerin varlığı   ile ortaya konabilir (bkz. Labita – Đtalya [BD], no. 26772/95).   Somut davada baꢀvuranların ꢀikâyetçi olduğu kötü muamele en genel ifadelerle ve   baꢀvuru formunda belirtildiği üzere vücuda elektrik verilmesi, falaka ve Filistin askısıdır.   AĐHM'ye yapılan baꢀvurudan 3 yıl 6 ay sonra 2004 yılında yazdığı mektupta birinci baꢀvuran   ayrıca bazı detaylar vermiꢀtir. Ne var ki bazı unsurlar baꢀvuranların iddialarının doğruluğuna   gölge düꢀürmüꢀtür.   Đlk olarak AĐHM, baꢀvuranların yaptığı, yukarıda bahsedilen ꢀikâyetlerle ilk derece   mahkemesi önünde yapılan ꢀikâyetler arasında ciddi tutarsızlıklar bulunduğu kanısındadır. Bu   bağlamda ilk derece mahkemesi önünde; birinci baꢀvuranın küfür ve tehditlere maruz   GÖK VE GÜLER – TÜRKĐYE KARARI   kaldığını ve beline silah dayandığını, ikinci baꢀvuranın ise tehdit edildiğini, dövüldüğünü ve   yalancı infaza tâbi tutulduğunu öne sürdüğünü kaydeder. Birinci baꢀvuranın TBMM Đnsan   Hakları Komisyonu’na gönderdiği dilekçe, orada belirttiği olayların AĐHM önünde dile   getirdikleriyle uyuꢀup uyuꢀmadığının değerlendirilmesi amacıyla AĐHM'ye sunulmamıꢀtır.   Đkinci olarak AĐHM, baꢀvuranların kötü muamele iddialarını destekler nitelikte kesin ya   da ikna edici kanıt sunmadıklarını kaydeder. Bu bağlamda, baꢀvuranların gözaltı süresi   bitiminde doktor muayenesinden geçtiklerini ve düzenlenen tıbbi raporların birinci baꢀvuranın   alt dudağında küçük bir yara ve ikinci baꢀvuranın sağ dizinin alt kısmında iki küçük çizik   olduğunu göstermiꢀ olduğunu gözlemler. Ne var ki AĐHM bu tespitlerin baꢀvuranların   baꢀvuru formunda son derece kısa ve genel ifadelerle tarif ettikleri ciddi kötü muameleyi   desteklemek için yetersiz kaldığı kanaatindedir (bkz. Ahmet Mete – Türkiye (no. 2), no.   30465/02 ve Yıldırım – Türkiye, no. 436140/98). AĐHM, baꢀvuranların iddia ettiği ꢀekilde   yapılan bir kötü muamelenin, özellikle de birinci baꢀvuranın mektubunda bahsettiği   muamelenin 28 Kasım 1995 tarihinde, yani gözaltından çıkıꢀlarından sırasıyla 5 ve 10 gün   sonra kendilerini muayene eden doktor tarafından gözlemlenebilecek izler bırakmıꢀ olması   gerektiğini hatırlatır (bkz. Tanrıkulu vd., yukarıda anılan). AĐHM, sözkonusu raporlardaki   ayrıntı eksikliğinin farkındadır. Buna rağmen baꢀvuranlar sözkonusu raporun bulgularına   itiraz etmemiꢀtir ve dava dosyasında sözkonusu rapor bulgularını sorgulayacak ya da   baꢀvuranların iddialarının ispat gücünü artıracak delil bulunmamaktadır.   Sonuç olarak, tarafına sunulan deliller AĐHM’nin, baꢀvuranların 3. madde kapsamına   girmesine yetecek derecede bir muameleye uğradığını tüm makul ꢀüphelerin ötesinde tespit   etmesine imkan vermediğinden, iddia konusu kötü muamele nedeniyle AĐHS'nin 3.   maddesinin ihlal edildiğine hükmetmek için yeterli delil bulunmadığı düꢀüncesindedir (bkz.   Labita – Đtalya, yukarıda anılan).   2. Savunmacı devletin AĐHS'nin 3. maddesinin usule iliꢀkin yönü ıꢀığında sorumluluğu   AĐHM, AĐHS'nin 3. maddesinin aynı zamanda yetkililerin “savunulabilir” olan ve   “makul ꢀüphe uyandıran” kötü muamele iddialarını soruꢀturmasını gerektirdiğini hatırlatır   (bkz. özellikle Assenov vd. – Bulgaristan, Karar Raporları 1998-VIII).   Somut davada AĐHM, delil yetersizliği nedeniyle, baꢀvuranların kötü muameleye   uğradığının kanıtlandığını tespit etmemiꢀtir. Ne var ki geçmiꢀteki davalarda hükmettiği gibi   bu durum, ꢀikâyetlerinin, soruꢀturma yapma pozitif yükümlülüğü gereği, 3. madde   bağlamında “savunulabilir” bir iddia olmasına engel değildir (bkz. Böke ve Kandemir –   Türkiye, no. 71912/01, 26968/02 ve 36397/03). AĐHM, bu sonuca varırken baꢀvuranların   gözaltı süresi sonunda hazırlanan tıbbi raporda belirtilen bulguları özellikle dikkate almıꢀtır.   Bu nedenle bir soruꢀturma yapılması gerekmekteydi.   AĐHM, 28 ꢁubat 1996 tarihinde Đstanbul DGM’de yapılan ilk duruꢀmada baꢀvuranların   gözaltında kötü muameleye uğradıklarını iddia ettiğini ve ne tür bir muamele gördüklerine   iliꢀkin bazı ayrıntılar verdiklerini kaydeder. Sonraki duruꢀmalarda daha fazla ayrıntı   vermemiꢀ olmalarına karꢀın baꢀvuranlar en azından iꢀkenceye uğradıklarını Yargıtay önünde   de olmak üzere sürekli olarak tekrarlamıꢀlardır. 28 Kasım 1995 tarihinde yapılan doktor   muayenesinin baꢀvuranların vücutlarının çeꢀitli bölgelerinde darp izleri bulunduğunu ortaya   çıkarması ve yargı makamları önündeki iddialarının ciddi niteliğine rağmen, iddialarını   soruꢀturmak adına, tatbikatın görüntü kayıtlarının 12 Aralık 1997 tarihinde incelenmesi   dıꢀında giriꢀimde bulunulmamıꢀtır. AĐHM, bir savcının suç iꢀlendiğine dair ꢀüphe ortaya   çıkaran bir durumdan herhangi bir ꢀekilde haberdar edilmesi halinde olay anında yürürlükte   GÖK VE GÜLER – TÜRKĐYE KARARI   olan Ceza Muhakemeleri Usulü Kanunu’nun 153. maddesi uyarınca, faillerin tespit edilmesi   için gerekli araꢀtırmaları yaparak olayları soruꢀturmakla yükümlü olduğunu hatırlatır. Bu   bağlamda AĐHM, Fatih savcısının, ancak birinci baꢀvuranın 20 Haziran 2000 tarihinde   TBMM Đnsan Hakları Komisyonu’na baꢀvurmasından sonra kötü muamele iddiaları hakkında   nihayet bir soruꢀturma baꢀlatmıꢀ olduğunu gözlemler. Ne var ki sözkonusu tarihte kovuꢀturma   için yasal zamanaꢀımı süresi aꢀılmıꢀtır. Bu nedenle AĐHM, baꢀvuranların kötü muamele   iddialarının ulusal merciler tarafından AĐHS'nin 3. maddesinin gerektirdiği gibi etkili bir   ꢀekilde soruꢀturulmadığına hükmeder.   Yukarıda belirtilenler ıꢀığında AĐHM, Hükümetin iç hukuk yollarının tüketilmediği   yönündeki itirazlarını reddeder. AĐHS'nin 35/1 maddesinin öngördüğü altı aylık sürenin,   baꢀvuranların baꢀvurularını iç hukuk yollarının tüketilmesi sürecindeki nihai karardan itibaren   altı ay içerisinde yapmalarını gerektirdiğini hatırlatan AĐHM, baꢀvuranların kötü muamele   iddialarını önünde dile getirdikleri Yargıtay kararını müteakip altı ay içerisindeki 30 Mayıs   tarihinde yaptıkları baꢀvurunun AĐHS'nin 35/1 maddesinde öngörülen altı ay kuralına   uygun olduğu kanısındadır. AĐHM, Hükümetin itirazını bu bağlamda da reddeder ve   AĐHS'nin 3. maddesinin usulden ihlal edildiğini tespit eder.   II. AĐHS’NĐN 6. MADDESĐNĐN ĐHLAL EDĐLDĐĞĐ ĐDDĐASI   Baꢀvuranlar, kendilerini yargılayan Đstanbul DGM heyetinde askeri bir yargıcın da   bulunması nedeniyle bağımsız ve tarafsız bir mahkemede yargılanmadıklarını öne sürmüꢀtür.   Ayrıca gözaltındayken avukat yardımı almaksızın, baskı altında verdikleri ifadeler temel   alınarak mahkûm edildiklerini savunmuꢀtur. Baꢀvuranlar son olarak haklarında yürütülen   yargılama süresinin aꢀırı olduğunu iddia etmiꢀtir. Đddialarını AĐHS'nin 6/1 ve 6/3 (d)   maddelerine dayandırmıꢀlardır.   AĐHM, sözkonusu iddiaların AĐHS'nin 6/1 ve 6/3 (d) maddelerine göre incelenmesi   gerektiği kanaatindedir.   A. Kabuledilebilirlik   Hükümet, baꢀvuranların ꢀikâyetlerini ulusal mahkemelerde dile getirmemiꢀ olmaları   gerekçesiyle baꢀvurunun bu kısmının, iç hukuk yollarının tüketilmesi kuralına uyulmadığı için   reddedilmesini AĐHM’den talep etmiꢀtir.   AĐHM, daha önce benzer davalarda Hükümetin ön itirazlarını inceleyip reddettiğini   hatırlatır (bkz. özellikle Pakkan – Türkiye, no. 13017/02; Taꢀçıgil – Türkiye, no. 16943/03 ve   Tamamboğa ve Gül – Türkiye, no. 1636/02). AĐHM sözkonusu davada yukarıda belirtilen   baꢀvurulardaki bulgularından ayrılmasını gerektirecek özel koꢀullar tespit etmemiꢀtir.   Sonuç olarak AĐHM Hükümetin ön itirazını reddeder.   Baꢀvuranların DGM’nin bağımsız ve tarafsız olmadığı ve yargılamanın adil yapılmadığı   iddialarına iliꢀkin olarak AĐHM, bu ꢀikâyetlerin AĐHS’nin 35. maddesinin 3. paragrafı   çerçevesinde dayanaktan yoksun olmadığını kaydeder. ꢁikâyetler baꢀka açılardan   bakıldığında da kabuledilemezlik unsuru taꢀımadığından, kabuledilebilir niteliktedir.   Yargılama süresine iliꢀkin olarak, yaklaꢀık 5 yıl 2 ay süren yargılamanın toplam süresi   incelendiğinde ve davanın karmaꢀık olması, sanıkların sayısı, davanın iki yargı aꢀamasında   GÖK VE GÜLER – TÜRKĐYE KARARI   ele alınmıꢀ olması, yargı makamlarına atfedilebilecek önemli bir gecikme görülmemiꢀ olması   ve temyiz aꢀamasında önemli bir gecikme yaꢀanmamıꢀ olması dikkate alındığında AĐHM   somut davadaki yargılama süresinin aꢀırı olmadığını değerlendirmektedir. Baꢀvurunun bu   kısmı açıkça dayanaktan yoksun olduğundan AĐHS'nin 35. maddesinin 3 ve 4. paragrafları   uyarınca reddedilmelidir.   B. Esas   1. Đstanbul Devlet Güvenlik Mahkemesi’nin bağımsız ve tarafsızlığı   AĐHM, Devlet Güvenlik Mahkemeleri heyetlerinde yer alan askeri yargıçların   statülerinin belli yönlerinin onların yürütmeden bağımsızlıklarını tartıꢀmalı hale getirdiğini   sürekli olarak ifade etmiꢀtir (bkz. Incal – Türkiye, Karar Raporları 1998-IV; Çıraklar –   Türkiye, Raporlar 1998-VII). Mahkeme ayrıca Öcalan – Türkiye ([BD], no. 46221/99)   davasında, askeri yargıcın yargılama sırasında yürürlükte kalan bir ya da daha fazla ara   kararda yer alması halinde yargılama devam ederken karardan önce onun yerine sivil bir   yargıcın getirilmesinin, Devlet Güvenlik Mahkemesinde uygulanan müteakip usul bunu   gidermiyorsa baꢀvuranın mahkemenin bağımsızlığı ve tarafsızlığı ile ilgili makul ꢀüphelerini   dağıtamadığını tespit etmiꢀtir.   Somut davada AĐHM, Đstanbul DGM heyetinde yer alan askeri yargıcın yargılamanın en   sonunda değiꢀtirildiğini gözlemler. Sanıkların ve tarafların tanıklarının dinlenmesi ve   delillerin toplanması daha önce yapılmıꢀtır. Gerçekte AĐHM, askeri yargıcın yerine sivil   yargıç getirilmesinden sonra dava dosyasına baꢀvuranların son yazılı savunmaları haricinde   önemli ifade ya da delil girmediği kanaatindedir. Yargılamanın, özellikle baꢀvuranların   savunma haklarına iliꢀkin önemli ara kararların da alındığı büyük bir kısmı askeri yargıcın   heyetten ayrılmasından önce gerçekleꢀmiꢀ ve yerine sivil yargıcın gelmesinden sonra bu   delillerin hiçbiri tekrar ele alınmamıꢀtır.   Bu koꢀullar altında AĐHM, askeri yargıcın değiꢀtirilmesinden önce usule iliꢀkin alınan   tedbirlerin önemini dikkate alarak askeri yargıcın değiꢀtirilmesinin baꢀvuranların ilk derece   mahkemesinin bağımsız ve tarafsızlığına iliꢀkin makul kaygılarını gidermediği kanısındadır   (bkz. Aydoğan vd. – Türkiye, no. 41967/02 ve Hıdır Kaya – Türkiye, no. 2624/02; karꢀılaꢀtır   Kabasakal ve Atar – Türkiye, no. 70084/01 ve 70085/01).   Bu nedenle AĐHS'nin 6/1 maddesi ihlal edilmiꢀtir.   2. Adil yargılama   AĐHM öncelikle daha önceki davalarda bağımsız ve tarafsız olmadığı tespit edilen bir   mahkemenin yetki alanındaki ꢀahısların adil yargılanmasını hiçbir halükârda garanti   edemeyeceğine ve buna göre böyle bir mahkeme önünde yapılan yargılamanın adil   olmadığına iliꢀkin ꢀikâyetleri incelemenin gerekli olmadığına hükmettiğini kaydeder (bkz.   diğer içtihatlar yanında Benli – Türkiye, no. 65715/01; Getiren – Türkiye, no. 10301/03 ve   Juhnke – Türkiye, no. 52515/99).   Ne var ki davanın özel koꢀulları ve özellikle mahkemeyi baꢀvuranları mahkûm etmeye   götüren temel delillerden birinin baꢀvuranlarca ihtilaflı olması dikkate alındığında AĐHM   somut davada baꢀvuranların “yargılamanın adil olmadığı” ꢀikâyetini incelemeye, Devlet   Güvenlik Mahkemelerinin üyelerinin konumuna iliꢀkin sorunla iliꢀkili olmayan gerekçelerle   devam etmesi gerektiği kanaatindedir. Baꢀvuranların, “adil bir yargılama yapılsaydı   GÖK VE GÜLER – TÜRKĐYE KARARI   kendilerine yöneltilen suçlamalar kanıtlanmıꢀ olarak kabul edilemezdi” ꢀeklindeki temel   iddialarının esasının incelenmesi ancak bu ꢀekilde mümkün olacaktır.   AĐHM, ifade almanın öncelikle iç hukukta düzenlendiğini ve prensipte kendisine   sunulan delilleri değerlendirme görevinin ulusal mahkemelere ait olduğunu hatırlatır.   AĐHS’ye göre AĐHM’nin görevi, ifadelerin alınması dahil olmak üzere yargılamanın bir bütün   olarak adil olup olmadığını belirlemektir (bkz. diğer içtihatların yanında Edwards – Đngiltere,   A Serisi no. 247-B). Normalde tüm ifadeler, çekiꢀmeli usulü sağlamak amacıyla açık   duruꢀmada, sanıklar hazır olduğu halde alınmalıdır. Ancak polis soruꢀturması ve adli   soruꢀturma sırasında alınan ifadelerin delil olarak kullanılması, savunmanın haklarına saygı   gösterildiği takdirde tek baꢀına 6. maddenin 1. paragrafına aykırı değildir. Bu noktada AĐHM,   6. maddeye göre adil yargılama kavramıyla ilgili olarak verdiği kararlarında ortaya koyduğu   temel ilkeleri dikkate alır (bkz. özellikle Imbrioscia – Đsviçre, A Serisi no. 275; Öcalan,   yukarıda anılan; Salduz – Türkiye [BD], no. 36391/02 ve Jalloh – Almanya [BD], no.   54810/00). AĐHM somut davayı da bu ilkeler ıꢀığında inceleyecektir.   Mevcut davada AĐHM, baꢀvuranların yargılama öncesinde gözaltındayken bir avukat   hazır bulunmadan kendilerini suçlu çıkaran ifadeler vermiꢀ olduklarını gözlemler.   AĐHM, baꢀvuranların avukat hakkına getirilen kısıtlamanın sistematik olduğu ve   DGM’lerin yetki alanına giren bir suçlamayla gözaltında bulunan herkese uygulandığını   kaydeder (bkz. Salduz, yukarıda anılan). AĐHM ayrıca baꢀvuranların tutuklandıktan sonra ve   müteakip yargılamada avukat hakkından yararlandıklarını, dolayısıyla iddia makamının   suçlamalarına itiraz etme imkanlarının bulunduğunu gözlemler. Ne var ki Đstanbul DGM,   baꢀvuranları mahkûm ederken, gözaltında bir avukat hazır bulunmadan verdikleri ve sonradan   geri aldıkları ifadeleri dayanak olarak almıꢀtır. Dolayısıyla somut davada baꢀvuranlar avukat   haklarının kısıtlanmasından ꢀüphesiz etkilenmiꢀlerdir. Daha sonra bir avukatın sağladığı   yardım ya da müteakip yargılamanın çekiꢀmeli niteliği gözaltında meydana gelen bu eksikliği   giderememiꢀtir (bkz. özellikle Kolu – Türkiye, no. 35811/97; Salduz, yukarıda anılan ve   Amutgan – Türkiye, no. 5138/04).   Sonuç olarak baꢀvuranların, aleyhindeki delillere yargılama ve temyiz aꢀamasında itiraz   etme imkânı bulunmasına rağmen gözaltında avukat hakkından mahrum bırakılmaları   savunma haklarını onarılamaz ꢀekilde etkilemiꢀtir.   Bu nedenle mevcut davada AĐHS’nin 6/3 (c) maddesi, 6/1 maddesi ile bağlantılı olarak   ihlal edilmiꢀtir.   III. AĐHS’NĐN 41. MADDESĐNĐN UYGULANMASI   AĐHS’nin 41. maddesine göre:   “Mahkeme iꢀbu Sözleꢀme ve Protokollerinin ihlal edildiğine karar verirse ve ilgili Yüksek   Sözleꢀmeci Tarafın iç hukuku bu ihlali ancak kısmen telafi edebiliyorsa, Mahkeme, gerektiği takdirde,   hakkaniyete uygun surette, zarar gören tarafın tatminine hükmeder.”   A. Tazminat ve yargılama masraf ve giderleri   Baꢀvuranların her biri 100,000 ABD Doları maddi, 100,000 ABD Doları manevi   tazminat talep etmiꢀtir. Ek olarak Đstanbul Barosu’nun ücret çizelgesine dayanarak AĐHM   GÖK VE GÜLER – TÜRKĐYE KARARI   önündeki masraf ve harcamalar için 20,000 ABD Doları talep etmiꢀler, Hükümet taleplere   karꢀı çıkmıꢀtır.   Maddi tazminat talebine iliꢀkin olarak AĐHM, öncelikle yargılamanın AĐHS'nin 6/1 ve   6/3 (c) maddelerine uygun olarak yapılsa idi ne ꢀekilde sonuçlanacağı hakkında spekülasyon   yapamayacağı düꢀüncesindedir. Bu nedenle baꢀvuranlara maddi tazminat ödenmesine   hükmetmez.   Manevi tazminata iliꢀkin olarak, hakkaniyete uygun olarak baꢀvuranların her birine   6,500 Euro ödenmesini uygun bulmaktadır.   AĐHM ayrıca, baꢀvuranların talep etmesi halinde yargılamanın AĐHS’nin 6. maddesi   gereklerine uygun olarak yeniden yapılmasının en uygun telafi ꢀekli olacağı görüꢀündedir   (bkz. Salduz, yukarıda anılan).   Yargılama masraf ve giderlerine iliꢀkin olarak AĐHM, sözkonusu taleplerin AĐHM Đç   Tüzüğü’nün 60. Maddesine uygun olarak belgelenmemiꢀ olması nedeniyle herhangi bir   ödeme yapılmamasını uygun bulmaktadır.   B. Gecikme faizi   AĐHM, gecikme faizi olarak Avrupa Merkez Bankası’nın marjinal kredi faizlerine   uyguladığı orana üç puan eklemek suretiyle elde edilecek oranın uygun olduğuna karar   vermiꢀtir.   BU GEREKÇELERE DAYANARAK AĐHM OYBĐRLĐĞĐYLE,   1. Baꢀvuranların kötü muameleye ve bağımsız ve tarafsız bir mahkeme tarafından adil   yargılanma haklarına iliꢀkin ꢀikâyetlerinin kabuledilebilir, baꢀvurunun kalan kısmının ise   kabuledilemez olduğuna;   2. AĐHS’nin 3. maddesinin esastan ihlal edilmediğine;   3. AĐHS’nin 3. maddesinin usulden ihlal edildiğine;   4. Đstanbul Devlet Güvenlik Mahkemesi’nin bağımsız ve tarafsız olmaması bakımından   AĐHS'nin 6/1 maddesinin ihlal edildiğine;   5. AĐHS'nin 6/3 (c) maddesiyle bağlantılı olarak 6/1 maddesinin ihlal edildiğine;   6. (a) Savunmacı devletin baꢀvuranların her birine, AĐHS’nin 44/2 maddesi uyarınca kararın   kesinleꢀtiği tarihten itibaren üç ay içinde, ödeme tarihinde geçerli olan kur üzerinden Türk   Lirasına çevrilmek üzere:   (i) 6,500 (altı bin beꢀ yüz) Euro manevi tazminat;   (ii) bu miktara uygulanabilecek her tür vergiyi ödemesine;   (b) Sözkonusu sürenin bittiği tarihten ödemenin yapılmasına kadar geçen süre için Avrupa   Merkez Bankası’nın marjinal kredilere uyguladığı faiz oranına üç puan eklemek suretiyle   elde edilecek oranın gecikme faizi olarak uygulanmasına;   7. Adil tatmine iliꢀkin diğer taleplerin reddine   GÖK VE GÜLER – TÜRKĐYE KARARI   KARAR VERMĐꢀTĐR.   Đꢀbu karar Đngilizce olarak hazırlanmıꢀ ve AĐHM Đç Tüzüğü’nün 77. maddesinin 2. ve 3.   paragrafları uyarınca 28 Temmuz 2009 tarihinde yazılı olarak tebliğ edilmiꢀtir.   9

© Rada Europy / Europejski Trybunał Praw Człowieka, źródło: HUDOC (hudoc.echr.coe.int), pozyskano 13.07.2026. · Źródło