75510/01
WyrokETPCz2007-06-26ECLI:CE:ECHR:2007:0626JUD007551001
Analiza orzeczenia
Sekcja wygenerowana przez AI na podstawie treści orzeczenia — nie stanowi cytatu.
Zagadnienie prawne
Czy skazanie dziennikarzy za znieważenie prezydenta w artykułach krytykujących władze naruszyło ich prawo do wolności wyrażania opinii zgodnie z art. 10 Konwencji?Ratio decidendi
Trybunał uznał, że choć ingerencja w wolność wypowiedzi była przewidziana prawem i służyła uzasadnionemu celowi ochrony reputacji, nie była ona „konieczna w społeczeństwie demokratycznym”. ETPCz podkreślił, że politycy, a zwłaszcza głowy państw, muszą wykazywać się większą tolerancją na krytykę, a granice dopuszczalnej krytyki są szersze w przypadku osób publicznych. Trybunał stwierdził, że artykuły dotyczyły kwestii interesu publicznego, a zastosowane kary, nawet zawieszone lub zamienione na grzywnę, miały efekt mrożący na dziennikarzy. Ponadto, szczególna ochrona prawna dla głowy państwa, przewidziana w tureckim prawie karnym, jest niezgodna ze współczesnymi koncepcjami politycznymi i prawem do informacji.Stan faktyczny
Skarżący, Meral Tamer Artun i Eren Güvener, byli dziennikarzami gazety Milliyet. Opublikowali artykuły zatytułowane „Kto jest głównym odpowiedzialnym za ruiny?” i „Trzęsienie ziemi o sile 7,4 nie wstrząśnie Demirelem!”, krytykujące ówczesnego prezydenta Süleymana Demirela i władze za zaniedbania w związku z trzęsieniem ziemi z 1999 roku. Zostali oskarżeni o znieważenie prezydenta na podstawie art. 158 tureckiego kodeksu karnego. Sąd krajowy skazał ich na rok i cztery miesiące więzienia; kara dla Artun została zawieszona, a dla Güvenera zamieniona na grzywnę.Rozstrzygnięcie
Trybunał jednogłośnie: 1. Uznał skargę za dopuszczalną. 2. Stwierdził naruszenie art. 10 Konwencji. 3. Uznał, że nie ma potrzeby odrębnego rozpatrywania skargi na podstawie art. 6 ust. 1 Konwencji. 4. Zasądził wspólnie skarżącym kwotę 6 000 euro tytułem zadośćuczynienia za szkody niemajątkowe. 5. Oddalił pozostałe roszczenia dotyczące słusznego zadośćuczynienia.Pełny tekst orzeczenia
CONSEIL
AVRUPA
DE L’EUROPE
KONSEYİ
AVRUPA İNSAN HAKLARI MAHKEMESİ
ARTUN VE GÜVENER -TÜRKİYE DAVASI
(Başvuru no:75510/01)
KARARIN ÖZET ÇEVİRİSİ
STRAZBURG Haziran 2007
İşbu karar AİHS’nin 44§2 maddesinde belirtilen koşullar çerçevesinde kesinleşecektir. Şekli
düzeltmelere tabi olabilir.
__________________________________________________________________________________________
© T.C. Dışişleri Bakanlığı, 2007. Bu gayrıresmi özet çeviri Dışişleri Bakanlığı Avrupa Konseyi ve İnsan
Haklan Genel Müdür Yardımcılığı tarafından yapılmış olup, Mahkeme'yi bağlamamaktadır. Bu çeviri, davanın
adının tam olarak belirtilmiş olması ve yukarıdaki telif hakkı bilgisiyle beraber olması koşulu ile Dışişleri
Bakanlığı Avrupa Konseyi ve İnsan Hakları Genel Müdür Yardımcılığı'na atıfta bulunmak suretiyle ticari
olmayan amaçlarla alıntılanabilir.
Türkiye Cumhuriyeti aleyhine açılan ve (75510/01) başvuru no’lu davanın nedeni bu
ülke vatandaşlarından Meral Tamer Artun ve Eren Güvener’in ( başvuranlar ), 20 Eylül 2001
tarihinde Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne ( AİHM) Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin
(“Sözleşme”) İnsan Hakları ve Temel Özgürlükleri güvence altına alan 34. maddesi uyarınca
yapmış olduğu başvurudur.
Başvuranlar, İstanbul Barosu avukatlarından Köksal Bayraktar tarafından temsil
edilmektedir.
OLAYLAR
Türk vatandaşları olan başvuranlar, Meral Tamer Artun ve Eren Güvener sırasıyla ve 1945 yılları doğumludurlar ve İstanbul’da ikamet etmektedirler. Meral Tamer Artun,
Milliyet gazetesinde çalışan bir gazetecidir. Eren Güvener de aynı gazetenin yazı işleri
müdürüdür.
A. Mevcut Dava Koşulları
Başvuran, Meral Tamer Artun tarafından yazılan “Enkazın baş sorumlusu kim?” ve
“7.4’lük deprem Demirel’i sarsmaz!” başlıklı yazılar sırasıyla 20 Ağustos 1999 ve 24
Ağustos 1999 tarihlerinde Milliyet gazetesinde yayımlanmışlardır. Sözkonusu yazılar genel
olarak, on binlerce vatandaşın ölümüne neden olan 17 Ağustos 1999 depreminin öncesinde ve
sonrasında gerekli önlemleri almayan yetkililerin özellikle de Cumhurbaşkanı Süleyman
Demirel’in ihmaline yönelik bir eleştiri içermektedir. Kasım 1999 tarihli iddianame ile Bakırköy Başsavcılığı, Türk Ceza Kanunu’nun
158. maddesi uyarınca başvuranları, basın yoluyla Cumhurbaşkanı’na hakaret etmek ile
suçlamıştır.
Bağcılar Asliye Ceza Mahkemesi önünde başvuranlar, suçsuz olduklarını beyan
etmişlerdir. Çok partili bir toplumda üstlendikleri gazetecilik rolüne dikkat çekerek,
başvuranlar, 17 Ağustos 1999 depreminin öncesinde ve sonrasında gerekli önlemlerin
alınması bakımından yetkililerin ihmali hususunda çok sayıda tartışmaya neden olan kamu
yararına ilişkin politik sorunları işlediklerini ileri sürmüşlerdir. Başvuranlar ayrıca, yazıların
ihmalkar sorumluları belirleme ile Cumhurbaşkanı’nı ve bu kişileri eleştirmeye yönelik
olduğunu ve eleştirilerin özellikle Cumhurbaşkanı’nın kişiliğinin korunması için belirlenmiş
olan sınırları geçmediğini ileri sürmüşlerdir. Eylül 2000 tarihli bir karar ile Asliye Ceza Mahkemesi, başvuranları, Türk Ceza
Kanunu’nun 158. maddesini çiğnedikleri gerekçesiyle bir yıl dört ay hapis cezasına
çarptırmıştır. Başvuran Meral Tamer Artun’un cezası ertelenmiş ve başvuran Güvener’in
cezası 970.000.000 TL 1 para cezasına çevrilmiştir. Kararın gerekçelerinde, Asliye Ağır Ceza
Mahkemesi, yazıların bazı bölümleri, depremde binaların sağlamlaştırılması için gerekli Olayların meydana geldiği dönemde 665 Euro
önlemleri almayan yetkililerin olası sorumlulukları hakkında olmuş ve böylece kamu yararını
içermiş ise de diğer kısımların doğrudan Cumhurbaşkanı’nın kişiliğine yönelik olduğunu ve
kabuledilebilir eleştiri sınırlarını aştığını düşünmüştür.
Asliye Ceza Mahkemesi, sözkonusu söylemlerin özellikle başvuranlara atılı suçları
oluşturduğunu düşünmektedir.
Başvuranlar, temyiz yoluna başvurmuş ve sözkonusu söylemlerin ifade özgürlüğü
çerçevesinde değerlendirilmesi gerektiğini dile getirmişlerdir.
Yargıtay, 2 Nisan 2001 tarihinde, ilk derece mahkemesi tarafından alınan kararı
onamıştır.
2. Avrupa Konseyi’nin Çalışmaları
Mevcut davada, öncelikle 12 Şubat 2004 tarihinde kabul edilen “ Medyadaki Politik
Tartışma Özgürlüğü Üzerine Deklarasyon”a gönderme yapmak uygun olacaktır.
Bununla birlikte, Avrupa Konseyi Parlamenterler Asamblesi’nin AİHS’nin 10.
maddesine uygun olarak demokratik bir toplumda ifade özgürlüğüne verdiği önemi belirten (2001) ve 1589 (2003) sayılı Tavsiye kararları bulunmaktadır.
Özellikle Türkiye ile ilgili olarak, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararlarının
uygulanması hakkındaki 1297(2002) İlke kararında, Asamble, özellikle Türk Ceza
Kanunu’nun ve terörle mücadele yasalarının uygulanmasında ifade özgürlüğüne aşırı
müdahalenin de bulunduğu birtakım sorunların henüz çözülmemiş olduğunu üzülerek
görmektedir.
“Türkiye’nin Yükümlülük ve Vaatlerini Yerine Getirmesi” 1380 (2004) ilke kararında,
Asamble bir kez daha Türkiye’deki ifade özgürlüğü sorununu ele almıştır; ceza yasalarına
getirilen önemli eksiklikleri göz önünde bulunduran (Terörle Mücadele Yasasının 8.
maddesinin yürürlükten kaldırılması ile Türk Ceza Kanunu’nun 312, 159, 169. maddeleri ve
terörle mücadele yasasının 7. maddesindeki düzenlemeler söz konusudur) Asamble, “bundan
böyle hapis cezası gerektirmeyen iftira, karalama, hakaret suçlarında da bir gelişme”
beklediğini ifade etmiştir (aynı anlamda, bkz. 1381 (2004) İlke Kararı).
“Özellikle, hakaret suçunun cezalandırılmaması açısından, Avrupa İnsan Hakları
Mahkemesi yerleşik içtihadındaki hakarete ilişkin yasaların düzenlenmesi üzerine Bakanlar
Komitesi’ne cevap” başlıklı 7 Şubat 2007 tarihli Medya ve Yeni İletişim Hizmetleri Yürütme
Komitesi’nin hazırladığı raporu hatırlatmak gerekmektedir.
HUKUK AÇISINDAN
I. KABULEDİLEBİLİRLİK HAKKINDA
Başvuranlar, ulusal mahkemelerin kararlarının yeterince gerekçelendirilmemesi
nedeniyle adil yargılanma hakkından yararlanamadıklarından şikayetçi olmaktadırlar.
Başvuranlar, bu bağlamda AİHS’nin 6§1. maddesine atıfta bulunmaktadırlar.
Başvuranlar, ayrıca ihtilaflı makalelerin yayımlanması nedeniyle aldıkları
mahkumiyetlerin ifade özgürlüğü haklarını ihlal ettiğini ileri sürmektedirler. Başvuranlar,
AİHS’nin 10. maddesine atıfta bulunmaktadırlar.
Hükümet, yalnızca AİHS’nin 10. maddesi kapsamındaki şikayete ilişkin olarak iç
hukuk yollarının tüketilmediğini ileri sürmektedir. Hükümet, başvuranların yerel mahkemeler
önünde yalnızca kendilerine yönelik suçlamaları reddetmekle yetindiklerini ve başvuranların,
ifade özgürlüğü haklarına yönelik ihlal iddialarını özü itibariyle dahi gündeme
getirmediklerini belirtmektedir. Bu bağlamda Hükümet, Ahmet Sadık – Yunanistan Kararı’na
(15 Kasım 1996 tarihli karar, Derleme Hükümler ve Kararlar 1996-V) göndermede
bulunmaktadır.
AİHM, başvuranların, sözkonusu mahkemeler önünde, dava konusu yazıların, 17
Ağustos 1999 depreminin öncesinde ve sonrasında gerekli önlemlerin alınması hususunda
kamu yararına ilişkin sorunlar hakkında görüşlerini yansıttıklarını ileri sürdüklerini not
etmektedir. Bununla birlikte, AİHM, başvuranların temyiz başvuruları sırasında, ifade
özgürlüğü haklarına açıkça göndermede bulunduklarını gözlemlemektedir.
Buradan, başvuranların, AİHM önünde sundukları mevcut şikayetlerini yerel
mahkemeler önünde de sunmuş olduklarının düşünülmesi gerektiği sonucu çıkmaktadır.
Bu durumda AİHM, Hükümet’in itirazını reddetmekte ve AİHS’nin 10. maddesine
ilişkin şikayetin – AİHS’nin 6§1. maddesi kapsamında düzenlendiği gibi- AİHS’nin 35§3.
maddesi uyarınca açıkça dayanaktan yoksun olmadığını gözlemlemektedir. Ayrıca
kabuledilemezliğe dair hiçbir gerekçe göremeyen AİHM, başvurunun kabuledilebilir
olduğunu ilan etmektedir.
II. ESAS HAKKINDA
A. AİHS’nin 10. maddesinin ihlal edildiği iddiasına ilişkin olarak
AİHM, dava konusu mahkumiyet kararının, AİHS’nin 10§1. maddesinin güvence
altına aldığı başvuranın ifade özgürlüğü hakkına müdahale oluşturmasının taraflar arasında
ihtilaf konusu olmadığını kaydetmiştir. Üstelik müdahalenin kanun tarafından öngörüldüğüne
ve 10§2. maddesi bakımından başkasının şöhretinin korunması gibi yasal amaç güttüğüne
itiraz edilmemektedir (Birol-Güven, başvuru no: 44104/98, 1 Mart 2005). AİHM, bu
değerlendirmeyi benimsemiştir. Buna karşın uyuşmazlık, bu müdahalenin “demokratik bir
toplumda gerekli olup olmadığı” sorununa dayanmaktadır.
Hükümet, dava konusu makalelerin Cumhurbaşkanı aleyhinde hakaret niteliğindeki
söylemlere dayandığından, başvuranların mahkumiyetlerinin demokratik bir toplumda gerekli
olduğunu belirtmektedir.
Kabuledilebilir eleştiri sınırları hususunda ise AİHM, sıradan bir kimse ile
karşılaştırıldığında bu sınırların, halka mal olmuş bir kişi olarak hareket eden siyaset adamları
için daha geniş olduğunu birçok kez kabul etmiştir. Siyasetçilerin fiil ve davranışları
kaçınılmaz olarak ve bilinçli bir şekilde, gazetecilerin olduğu kadar vatandaşların da sıkı
denetimine tabidir. Bir siyaset adamı, özellikle de kendisi eleştiriye yol açabilecek halka açık
konuşmalar yaptığı cihetle daha fazla hoşgörü göstermelidir. Elbette siyaset adamının namını
sadece özel hayatıyla sınırlı kalmayacak şekilde, koruma hakkı vardır. Bu korumanın şartları
ile siyasi sorunların özgürce tartışılmasının getirdiği yararlar denge içinde olmalı ve bu
çerçevede ifade özgürlüğüne getirilecek istisnalar için dar yorum yapılmalıdır (Bkz. özellikle,
Oberschlick-Avusturya (no:2), 1 Temmuz 1997 tarihli karar, Derleme 1997-IV, Lingens -
Avusturya, 8 Temmuz 1986 tarihli karar, Pakdemirli-Türkiye, başvuru no: 35839/97, 22 Şubat
2005).
Kuşkusuz dava konusu yazılar, 1999 yılında meydana gelen depremin öncesinde ve
sonrasında gerekli önlemleri almayan yetkililere ve ülkenin kötü yönetiminden sorumlu
tutulan dönemin Cumhurbaşkanı’na yönelik şiddetli bir eleştiri içermektedir.
Kamu yararına ilişkin meşru sorunları gündeme getiren bir tartışma bağlamında,
siyaset adamına yönelik hakaretin sözkonusu olduğu klasik bir hakaret davasını oluşturan
mevcut davada, dava konusu olan özgürlük belli bir düzeyde abartıya hatta provokasyona
imkan tanıdığından (Erdoğdu-Türkiye, 25723/94), AİHM, Cumhurbaşkanı’nın koruma altına
alınan kişiliğine saldırı olarak incelenebilecek veya Cumhurbaşkanı aleyhinde izin verilen
eleştiri sınırlarını geçecek(sözü edilen Pakdemirli) hiçbir şeye rastlamamaktadır.
Üstelik başvuranlar, çevrenin ve halk sağlığının korunması (Bkz. özellikle Mamère-
Fransa, başvuru no: 12697/03) ve 17 Ağustos 1999 tarihinde meydana gelen deprem
bağlamındaki sözkonusu sorunları ele alan Türk yetkililerinin tavrı gibi kamu yararı açısından
özel önem taşıyan konulara değinmişlerdir. Ayrıca, yetkililerin ihtilaflı tedbirin
“gerekliliği’ne” karar vermede sahip oldukları takdir payı sınırlı idi.
Oysaki olayların meydana geldiği dönemde, devlet başkanlarına, onlarla ilgili
bilgilerin ve fikirlerin gündeme getirilmesinde diğer kişilere göre daha fazla koruma sağlayan
ve bu kişilere yönelik hakaret niteliği taşıyan açıklamaların yazarlarına da daha fazla cezayı
öngören Türk Ceza Kanunu’nun 158. maddesi uyarınca, dava konusu eleştirilerin doğrudan
Süleyman Demirel’in kişiliğine yönelik olduğunu ve kabuledilebilir eleştiri sınırlarını aştığını
düşünen yerel mahkemeler, başvuranları bir yıl dört ay hapis cezasına çarptırmıştır.
AİHM, olay ve hukuk bakımından bu durumun, basın mensuplarına sözkonusu
cezaların uygulanmasına ilişkin AİHM yerleşik içtihadından doğan genel ilkelere aykırı
olduğuna kanaat getirmektedir.
AİHM, öncelikle, yasa bakımından, Türk Ceza Kanunu’nun 158. maddesinin
Cumhurbaşkanı’na müşterek hukuk kapsamında tanınan bir hüküm olduğunu
gözlemlemektedir. Sözkonusu bu hüküm, “tahkir” veya “tezyif” olarak getirilebilecek
yorumlara bağlı olarak, Cumhurbaşkanı’nı hakarete karşı korumaktadır. Bu bağlamda AİHM,
Colombani ve Diğerleri-Fransa kararında yabancı devlet başkanlarına ilişkin olarak verilen
kararın, daha ziyade bir devletin kendi başkanının itibarını koruma hususundaki menfaati ile
ilgili olduğu kanaatindedir: böyle bir menfaat, kendisi ile ilgili bilgilendirme ve fikirler ifade
etme hakkı karşısında, bir devlet başkanına ayrıcalık veya özel bir koruma tanımayı haklı
çıkarmamaktadır. Aksini düşünmek, bugünkü siyasi uygulama ve kavramlarla
bağdaşmamaktadır (mutatis mutandis, Colombani ve diğerleri- Fransa, başvuru no: 51279/99,
bkz. ayrıca, Pakdemirli).
AİHM, Parlamenter Meclisi’nin çalışmalarının yönelimini ve Avrupa Konseyi üye
ülkelerde sözkonusu konudaki uygulama ve yaptırıma ilişkin gelişimi hatırlatmaktadır.
Ayrıca, basın alanında işlenen bir ihlal için hapis cezası verilmesinin gazetecilerin ifade
özgürlüğü ile ancak, istisnai hallerde, özellikle de örneğin, nefret veya şiddete teşvik söylemi
hipotezinde (Sürek ve Özdemir no 23927/94 ve 24277/94) olduğu gibi diğer temel haklara
ciddi saldırı olması durumlarında çelişmez.
Önceden de belirtildiği gibi, mevcut dava koşullarında hiçbir şey hapis cezası
verilmesini haklı çıkaracak nitelikte değildi. Başvuran Artun’un cezasının ertelenmiş ve
başvuran Güvener’in cezasının para cezasına çevrilmiş olmasına karşın, doğası gereği böyle
cezalar kaçınılmaz olarak caydırıcı bir etki yaratmaktadır. Böyle bağışlayıcı hareketler, hiç
kuşkusuz, başvuranların durumunu hafifletmeyi amaçlasa da başvuranlarının
mahkumiyetlerini, adli sicil kaydının medyada çalışanların özellikle de gazetecilerin çalışma
tarzları üzerinde olabilecek uzun süreli, iz bırakan ve cesaret kırıcı olumsuz etkilerini
silmemektedir (mutatis mutandis, Cumpãnã ve Mazãre, Scharsach ve New
Verlagsgesellschaft- Avusturya, başvuru no: 39394/98).
Özetle, AİHM, mevcut durumda, yerel mahkemelerin, başvuranların ifade
özgürlüğüne “zorunlu” kısıtlama getirilmesinin ötesine geçtiklerini düşünmektedir.
Bu bakımından, AİHS’nin 10. maddesi ihlal edilmiştir.
B. AİHS’nin 6§1. maddesinin ihlal edildiği iddiasına ilişkin olarak
Başvuranların mahkumiyetlerinin yeterince gerekçelendirilmediği iddialarına ilişkin
olarak, AİHM, AİHS’nin 10. maddesi kapsamındaki ihlal tespitinin bu şikayeti de kapsadığını
bu nedenle şikayetin, AİHS’nin 6§1. maddesi açısından ayrı olarak inceleme yapılmasını
gerektirmediğini düşünmektedir.
III. AİHS’NİN 41. MADDESİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI HAKKINDA
A. Tazminat
Başvuranların her biri maruz kaldıkları maddi ve manevi zarar için 60.000 Euro talep
etmektedir.
Hükümet bu iddialara karşı çıkmaktadır.
Başvuran Güvener ile ilgili olarak, AİHM, başvuranın ne ilk başvurusunda ne adil
tazmin başlığı altındaki görüşlerinde, ulusal mahkemeler tarafından çarptırıldığı para cezasını
gerçekten ödediğini AİHM’nin tespit etmesine olanak sağlayacak ödendi makbuzu gibi
herhangi kanıt unsuru sunmadığını gözlemlemektedir. AİHM, böylece başvuran Güvener’e
maddi tazminat başlığı altında bir tazminat ödenmesine gerek olmadığını düşünmektedir.
Başvuran Artun ile ilgili olarak, AİHM, tespit edilen ihlal ile iddia edilen tazminat
arasında nedensel bir bağ görememektedir ve bu talebi reddetmektedir.
Manevi tazminata ilişkin olarak, AİHM, dava koşullarından dolayı başvuranların belli
bir sıkıntı yaşamış olabileceklerine kanaat getirmemektedir. AİHS’nin 41. maddesi uyarınca
hakkaniyete uygun olarak, AİHM, başvuranlara manevi tazminat başlığı altında ortaklaşa
olarak 6.000 Euro ödenmesine hükmetmektedir.
B. Masraf ve Harcamalar
AİHM, başvuranların, ne başvuru formlarında ne ilerleyen süreçlerde masraf ve
harcamalara ilişkin olarak talepte bulunmadıklarını not etmektedir.
C. Gecikme Faizi
AİHM, Avrupa Merkez Bankası’nın marjinal kredi kolaylıklarına uyguladığı faiz
oranına üç puanlık bir artışın eklenmesinin uygun olacağına hükmeder.
BU GEREKÇELERE DAYALI OLARAK, AİHM, OYBİRLİĞİYLE,
1. Başvurunun kabuledilebilir olduğuna;
2. AİHS’nin 10. maddesinin ihlal edildiğine;
3. AİHS’nin 6§1. maddesi kapsamında yapılan şikayetin ayrı olarak karara
bağlanmasına gerek olmadığına;
4. a) AİHS’nin 44§2. maddesi uyarınca, kararın kesinleştiği tarihten itibaren üç ay
içinde, ödeme tarihindeki döviz kuru üzerinden YTL’ye çevrilmek üzere miktara
yansıtılacak her türlü vergiden muaf tutularak Savunmacı Devlet tarafından
başvuranlara ortaklaşa olarak 6.000 Euro (altı bin Euro) manevi tazminat
ödenmesine;
b) sözkonusu sürenin bittiği tarihten itibaren ödemenin yapılmasına kadar,
Hükümet’in Avrupa Merkez Bankası’nın o dönem için geçerli olan faiz oranının
üç puan fazlasına eşit oranda basit faizin uygulanmasına;
5. Adil tazmine ilişkin diğer tüm taleplerin reddine;
KARAR VERMİŞTİR.
İşbu karar Fransızca hazırlanmış olup, iç tüzüğün 77§ § 2 ve 3. maddelerine uygun
olarak 26 Haziran 2007 tarihinde yazıyla bildirilmiştir.
7
© Rada Europy / Europejski Trybunał Praw Człowieka, źródło: HUDOC (hudoc.echr.coe.int), pozyskano 13.07.2026. · Źródło