75694/01

WyrokETPCz2007-01-23ECLI:CE:ECHR:2007:0123JUD007569401

Analiza orzeczenia

Sekcja wygenerowana przez AI na podstawie treści orzeczenia — nie stanowi cytatu.

Zagadnienie prawne
Czy przewlekłość postępowania karnego oraz niezależność i bezstronność sądu naruszyły prawo do rzetelnego procesu z art. 6 ust. 1 Konwencji, a także czy warunki zatrzymania i prowadzenia postępowania naruszyły art. 3 Konwencji?
Ratio decidendi
Trybunał uznał, że długość postępowania karnego, trwającego 7 lat i 4 miesiące przez dwie instancje, w tym okres zatrzymania skarżącego, była nadmierna i naruszyła zasadę "rozsądnego terminu" z art. 6 ust. 1 Konwencji. W kwestii niezależności i bezstronności sądu, Trybunał stwierdził, że usunięcie sędziów wojskowych ze składu Sądu Bezpieczeństwa Państwa przed wydaniem ostatecznego wyroku rozwiało wątpliwości co do jego bezstronności. Odnośnie do art. 3, Trybunał uznał, że oskarżenie skarżącego, który w chwili zdarzeń miał 16 lat, oraz warunki jego zatrzymania i transportu, nie osiągnęły minimalnego poziomu dotkliwości wymaganego do stwierdzenia naruszenia.
Stan faktyczny
Skarżący, Mahfuz Kondu, został aresztowany 27 stycznia 1994 roku w wieku 16 lat pod zarzutem przynależności do organizacji terrorystycznej PKK i udziału w atakach bombowych. W trakcie postępowania sądowego pojawiły się wątpliwości co do jego wieku, co doprowadziło do kilku ekspertyz medycznych. Został skazany na karę śmierci, którą następnie, ze względu na jego wiek w chwili popełnienia czynu, zamieniono na 20 lat pozbawienia wolności. Skarżący skarżył się na warunki zatrzymania, przewlekłość postępowania oraz brak niezależności i bezstronności sądu krajowego.
Rozstrzygnięcie
Skarga dotycząca art. 5 § 3 Konwencji (długość tymczasowego aresztowania) została uznana za niedopuszczalną. Stwierdzono brak naruszenia art. 3 Konwencji. Stwierdzono brak naruszenia art. 6 § 1 Konwencji w zakresie niezależności i bezstronności sądu oraz rzetelności postępowania. Stwierdzono naruszenie art. 6 § 1 Konwencji z powodu przewlekłości postępowania karnego. Zasądzono 4 000 EUR tytułem zadośćuczynienia za szkody materialne i niemajątkowe. Zasądzono 1 000 EUR tytułem zwrotu kosztów i wydatków. Odrzucono pozostałe roszczenia dotyczące słusznego zadośćuczynienia.

Pełny tekst orzeczenia

CONSEIL DE   L'EUROPE   AVRUPA   KONSEYĐ   AVRUPA ĐNSAN HAKLARI MAHKEMESĐ   KONDU- TÜRKĐYE DAVASI   (Baꢀvuru no:75694/01)   KARARIN ÖZET ÇEVĐRĐSĐ   STRAZBURG   Ocak 2007   Đꢀbu karar AĐHS’nin 44§2 maddesinde belirtilen koꢀullar çerçevesinde kesinleꢀecektir. ꢁekli   bazı düzeltmelere tabi olabilir.   ______________________________________________________________________________________   © T.C. Dışişleri Bakanlığı, 2007. Bu gayrıresmi özet çeviri Dışişleri Bakanlığı Avrupa Konseyi ve İnsan   Hakları Genel Müdür Yardımcılığı tarafından yapılmış olup, Mahkeme’yi bağlamamaktadır. Bu çeviri,   davanın adının tam olarak belirtilmiş olması ve yukarıdaki telif hakkı bilgisiyle beraber olması koşulu ile   Dışişleri Bakanlığı Avrupa Konseyi ve İnsan Hakları Genel Müdür Yardımcılığı’na atıfta bulunmak   suretiyle ticari olmayan amaçlarla alıntılanabilir.   Türkiye Cumhuriyeti aleyhine açılan ve 75694/01 baꢀvuru no’lu davanın nedeni bu   ülke vatandaꢀı olan Mahfuz Kondu’nun (baꢀvuran), Avrupa Đnsan Hakları Mahkemesi’ne   (AĐHM) 17 Eylül 2001 tarihinde Avrupa Đnsan Hakları Sözleꢀmesi’nin Temel Đnsan Haklarını   güvence altına alan 34. maddesi uyarınca yapmıꢀ olduğu baꢀvurudur.   Baꢀvuran, AĐHM önünde Diyarbakır Barosu avukatlarından Mesut Beꢀtaꢀ ve Meral   Beꢀtaꢀ tarafından temsil edilmektedir.   OLAYLAR   I. DAVA KOꢀULLARI   Baꢀvuran 1977 doğumlu olup Batman’da ikamet etmektedir.   Ocak 1994 tarihinde yapılan bir arama sırasında baꢀvuran, Emniyet Müdürlüğü   görevlilerince PKK üyesi olduğundan ꢀüphe edilen Y.Y. isimli ꢀahsın evinde sorguya   çekilmiꢀtir. Baꢀvuranın üzerinde ruhsatsız bir tabanca ve iki adet ꢀarjör bulunmuꢀtur.   Baꢀvuran aynı gün gözaltına alınmıꢀtır. Baꢀvuranın üzerinde bulunan belgelerden 3 Eylül   doğumlu olduğu anlaꢀılmıꢀtır. Bununla birlikte görevliler baꢀvuranın fiziksel görünüꢀü   ile yaꢀı arasında bir fark olduğunu gözlemlemiꢀlerdir.   Baꢀvuran, 2 ꢁubat 1994 tarihinde Batman Cumhuriyet Savcısı ve Sulh Hakimi   tarafından dinlenmiꢀtir. Baꢀvuran, Cumhuriyet Savcısı’na verdiği ifadesinde sivil insanların   evlerine düzenlenen üç bomba saldırısına katıldığını beyan etmiꢀtir. Sulh Hakimi’ne verdiği   ifadesinde ise örgüt bünyesinde Bağlar Mahallesi sorumlusu olduğunu ifade etmiꢀ fakat bazı   eylemlere katıldığı iddiasını reddetmiꢀtir. Sulh Hakimi baꢀvuranın tutuklanmasına karar   vermiꢀ ve baꢀvuranın nüfus kayıt örneğinin gönderilmesini talep etmiꢀtir.   Diyarbakır Devlet Güvenlik Mahkemesi (DGM) Cumhuriyet Savcısı 18 ꢁubat 1994   tarihinde, baꢀvuranı, Y.Y. isimli ꢀahsı ve üçüncü bir ꢀahsı, yasadıꢀı bir örgüt bünyesinde   devletin egemenliği altında bulunan topraklardan bir kısmını devlet idaresinden ayırmak   amacıyla terörist eylemlerde bulunmakla itham etmiꢀ ve Türk Ceza Kanunu’nun (TCK) 125.   maddesi uyarınca ceza davası açmıꢀtır. Ayrıca baꢀvuranın, 1993 yılının Kasım ayında   gerçekleꢀtirilen bombalı saldırı eylemlerinde yer aldığı tespit edilmiꢀtir. DGM Cumhuriyet   Savcısı, baꢀvuranın yaꢀının küçük olması sebebiyle TCK’nın 55. maddesi uyarınca cezanın   yirmi yıl hapis cezasına çevrilmesini talep etmiꢀtir.   DGM önündeki ilk duruꢀma 13 Nisan 1994 tarihinde baꢀvuranın yokluğunda   gerçekleꢀtirilmiꢀtir. DGM, baꢀvuran aleyhindeki suçlamaların ciddiyeti, dosyanın kapsamı ve   delil durumunu dikkate alarak baꢀvuranın avukatı tarafından dile getirilen serbest bırakma   talebini reddetmiꢀtir.   Baꢀvuranın fiziksel görünümü ile belgelerde yer alan yaꢀı arasında bir fark   bulunduğunu tespit eden DGM, baꢀvuranın yaꢀının tespit edilmesi amacıyla 1 ꢁubat 1995   tarihinde sağlık muayenesi yapılmasını talep etmiꢀtir.   Baꢀvuran tarafından dile getirilen serbest bırakma talepleri, sağlık raporunun   düzenlenme tarihine kadar reddedilmiꢀtir.   Diyarbakır Devlet Hastanesi tarafından düzenlenen ve baꢀvuranın fotoğrafının   bulunduğu 6 Ekim 1995 tarihli sağlık kurulu raporunda, Klinik ve Radyolojik muayeneler   sonucunda baꢀvuranın on sekiz-on dokuz yaꢀlarında olduğu belirtilmiꢀtir.   Baꢀvuranın yaꢀ tahsis raporuna itiraz etmesi üzerine DGM 22 Kasım 1995 tarihinde,   derinlemesine bir inceleme yapılması amacıyla sağlık dosyasının Adli Tıp Kurumu’na sevk   edilmesine karar vermiꢀtir.   Adli Tıp Kurumu derinlemesine bir inceleme yaptıktan sonra 5 Mayıs 1997 tarihinde,   Aralık 1996 tarihinde çekilen film grafilerinden baꢀvuranın on dokuz yaꢀında olduğu   belirtmiꢀtir. Ayrıca, kafatası ve iskelet muayenesinden baꢀvuranın olayların meydana geldiği   yılında on altı yaꢀlarında olduğu ifade edilmiꢀtir.   Haziran 1999 tarihinde, 4390 sayılı Kanun yürürlüğe girmiꢀ ve askeri hakim   DGM’nin bünyesinden çıkarılmıꢀtır.   DGM 8 Aralık 1999 tarihinde, sağlık raporlarından ve baꢀvuranın fiziksel   görünüꢀünden yola çıkarak nüfus kayıtlarında ilginin doğum tarihinin 3 Eylül 1977 olarak   düzeltilmesine ve ölüm cezasına mahkum edilmesine karar vermiꢀtir. Olayların meydana   geldiği dönemde baꢀvuranın on sekiz yaꢀından küçük olması sebebiyle verilen ceza, TCK’nın   55. maddesi uyarınca yirmi yıl hapis cezasına çevrilmiꢀtir.   Yargıtay, 6 Nisan 2000 tarihinde Nüfus Đdare Temsilcisi bulundurulmadan yaꢀ tahsisi   yapıldığı gerekçesiyle usule aykırılıktan verilen kararı bozmuꢀtur.   DGM, 19 Ocak 2001 tarihinde baꢀvuranı ve avukatını dinledikten sonra Nüfus Đdare   Temsilcisi de bulundurularak bozmadan önceki kararın aynısını vermiꢀtir. Kararda aleyhteki   delillere ve baꢀvuranın Sulh Hakimi ve DGM önünde verdiği ifadelere yer verilmiꢀtir. Karar,   diğer sanıkların ifadelerine ve S.K. isimli kiꢀinin yazılı ifadesine ve olay yeri incelemelerine   dayanmaktadır. Duruꢀma tutanaklarından, baꢀvuranın DGM’ye PKK’nın savunulduğu ve bu   örgüt bünyesinde yer aldığının belirtildiği bir savunma sunduğu tespit edilmektedir.   Yargıtay, 4 Haziran 2001 tarihinde düzenlenen bir duruꢀma ile verilen kararı   onamıꢀtır.   HUKUK AÇISINDAN   I. KABULEDĐLEBĐLĐRLĐK HAKKINDA   Hükümet, baꢀvuranın AĐHS’nin 5 § 3. maddesi uyarınca tutuklu yargılama süresine   iliꢀkin ꢀikayetiyle ilgili olarak iç hukuk yollarının tüketilmediği itirazını yöneltmektedir.   Hükümet, Kanun Dıꢀı Yakalanan veya Tutuklanan Kimselere Tazminat Verilmesi Hakkındaki   sayılı Kanun uyarınca ilgili kiꢀinin tazminat talebinde bulunma hakkına sahip olduğunu   belirtmektedir.   AĐHM, baꢀvuranın tutukluluk süresinin yakalandığı tarih olan 27 Ocak 1994 tarihinde   baꢀladığını ve mahkum edildiği 8 Aralık 1999 tarihinde son bulduğunu tespit etmektedir.   Yargıtay’ın 6 Nisan 2000 tarihinde kararı bozması üzerine dava DGM’de tekrar görülmeye   baꢀlamıꢀ ve AĐHS’nin 5 § 1. maddesinin c) bendi uyarınca ikinci bir tutukluluk dönemi   baꢀlamıꢀtır. Tutukluluk süresi, DGM’nin aynı kararı vermesi ile 19 Ocak 2001 tarihinde son   bulmuꢀtur. Bununla birlikte, tutuklu yargılama süresi ile ilgili ꢀikayet, nihai tutuklama   kararından altı ay sonra 17 Eylül 2001 tarihinde yapılmıꢀtır (Graban-Polonya (karar), no:   13851/02, 5 Temmuz 2005).   Bu nedenle AĐHS’nin 35 § 1. maddesi uyarınca altı ay kuralına uyulmaması nedeniyle   baꢀvurunun bu kısmının kabuledilemez ilan edilmesi ve 35 § 4. maddesi bakımından   reddedilmesi uygun olacaktır.   AĐHM tarafların sunduğu argümanların tümü ıꢀığında, baꢀvurunun geri kalan kısmının   bu aꢀamada çözüme kavuꢀturulamayacak ancak esastan incelemeyi gerektiren ciddi ve hukuki   sorunlara neden olduğu kanaatindedir. Bu nedenle bu ꢀikayetlerin AĐHS’nin 35 § 3. maddesi   uyarınca açıkça dayanaktan yoksun olduğu ilan edilemez. Baꢀvuruda ayrıca baꢀka hiçbir   kabuledilemezlik gerekçesi tespit edilmemiꢀtir.   II. AĐHS’NĐN 3. MADDESĐNĐN ĐHLAL EDĐLDĐĞĐ ĐDDĐASI HAKKINDA   Baꢀvuran, olayların meydana geldiği dönemde yaꢀının küçük olmasından dolayı cezai   sorumluluğunun bulunmadığını belirtmektedir. Baꢀvuran, yargılama süresince talep edilen   mahkumiyet cezası ve tutuklu olarak yargılandığı sırada kendisinden yaꢀça büyük kiꢀilerle   aynı cezaevinde kalması nedeniyle sıkıntı yaꢀadığını ileri sürmektedir. Baꢀvuran ayrıca   mahkemeye 100 kilometrelik mesafede bulunan bir cezaevine konulduğundan ꢀikayetçi   olmaktadır. Bu nedenle tutuklu kaldığı süre içerisinde insanlık dıꢀı koꢀullarda elleri bağlı   olarak tamamen kapalı bir aracın içerisinde mahkemeye gidip gelmek zorunda kaldığını iddia   etmekte ve AĐHS’nin 3. maddesine atıfta bulunmaktadır.   Hükümet, ayrıca Türk Hukuku’nda cezai sorumluluk yaꢀının on beꢀ olarak tespit   edildiğini belirtmektedir. Hükümet, 6 Ekim 1995 tarihli sağlık raporuna atıfta bulunarak   baꢀvuranın yargılandığı sırada on dokuz yaꢀında olduğunu ve 5 Mayıs 1997 tarihli sağlık   raporundan, olayların meydana geldiği dönemde baꢀvuranın on altı yaꢀında olduğunun   anlaꢀıldığını ifade etmektedir. Hükümet’e göre, cezai sorumluluğun baꢀvurana yüklenmesi ve   yaꢀça büyük kiꢀilerle aynı cezaevine konulması, AĐHS’nin 3. maddesi ile güvence altına   alınan hakları ihlal etmemektedir.   AĐHM, 3. maddenin sınırları içerisinde kalabilmesi için kötü muamelenin en az ağrılık   düzeyinde olması gerektiğini hatırlatmaktadır. Bu düzeyin değerlendirilmesi görecelidir;   özellikle muamelenin ya da cezanın cinsi ve bağlamı, süresi, fiziksel ya da ruhsal etkileri ve   bazı durumlarda da kurbanın cinsiyeti, yaꢀı ve sağlık durumu gibi davanın bütün koꢀullarına   bağlıdır (Bkz., diğerleri arasında, Soering-Birleꢀik Krallık, 7 Temmuz 1989 tarihli karar).   AĐHM, cezai sorumluluk yaꢀı ile ilgili olarak, Avrupa Konseyi üyesi Devlet’ler   bünyesinde asgari cezai sorumluluk yaꢀı hususunda kesin bir kuralın olmadığını   hatırlatmaktadır (T.-Birleꢀik Krallık, no: 24724/94, 16 Aralık 1999).AĐHM hazırlanan sağlık   raporlarında, olayların meydana geldiği sırada baꢀvuranın on altı yaꢀında olduğunun   belirtildiğini ifade etmektedir.6 Ekim 1995 tarihli sağlık raporunda bulunan fotoğrafla   belgelerde belirtilen yaꢀ arasında bir fark bulunmaktadır. Sonuç olarak cezai sorumluluğun   baꢀvurana yüklenmesi, AĐHS’nin 3. maddesinin ihlalini teꢀkil etmemektedir.   Baꢀvuran aynı zamanda ölüm cezasına mahkum edilmesi nedeniyle sıkıntı   yaꢀadığından ꢀikayetçi olmaktadır. Hiç kuꢀkusuz AĐHM, adıgeçen Soering davasında,   özellikle de baꢀvuranın yaꢀı ile suçun iꢀlendiği tarihteki zihinsel durumu dikkate alındığında   ölüm cezasının infazı nedeniyle oluꢀan ve artıꢀ gösteren tedirginliğin, baꢀvuranı AĐHS’nin 3.   maddesi ile tespit edilen düzeyi aꢀan bir risk ile karꢀı karꢀıya bırakacağına kanaat getirmiꢀtir;   bununla birlikte mevcut dava kesin olarak bu davadan ayrılmaktadır. Esasında AĐHM, Ceza   Kanunu’nun 55. maddesinin on sekiz yaꢀından küçük çocuklar için verilen her türlü ölüm   cezasının yirmi yıllık hapis cezasına çevrilmesini öngördüğünü tespit etmektedir. Bu nedenle,   doğrudan uygulanabilir niteliği bulunan bir hüküm sözkonusu olduğundan, AĐHM baꢀvuranın   hiçbir zaman ölüm cezasının infazı nedeniyle gerçek anlamda tehdit altında olmadığı   kanaatindedir.   Son olarak yine 3. madde bakımında, baꢀvuran ceza davası süresince kendisinden   yaꢀça büyük kiꢀilerin bulunduğu bir cezaevine konulduğundan ꢀikayetçi olmaktadır. Üstelik   baꢀvuran, elleri kelepçeli olarak bir aracın içerisinde cezaevinden yüz kilometre uzaklıktaki   mahkemeye gidip gelmek zorunda kaldığını ileri sürmüꢀtür.   AĐHM öncelikle bir muamele ya da cezanın “insanlık dıꢀı ya da “küçük düꢀürücü”   olarak değerlendirilebilmesi için, yaꢀanan acının ve utancın, yasal ceza ya da muamelenin   uygulanması nedeniyle kaçınılmaz olarak ortaya çıkabilecek acı ve utançtan daha fazla olması   gerekmektedir. Yapılan muamelenin, mağduru küçük düꢀürme ya da aꢀağılama amacının   bulunup bulunmadığı konusu dikkate alınması gereken baꢀka bir unsurdur (Bkz., diğerleri   arasında, Raninen-Finlandiya, 16 Aralık 1997, Derleme Kararlar ve Hükümler). Bununla   birlikte bu türden bir tespitin olmaması 3. maddenin ihlal edildiği tespitini de kesin olarak   ortadan kaldırmamaktadır.   Bununla ilgili olarak, sunduğu görüꢀlerde baꢀvuranın, örneğin Ceza Kanunu’nun 55 §   2. maddesi ile öngörüldüğü üzere özel bir bölümde tutulup tutulmadığı gibi, cezaevinde içinde   bulunduğu koꢀullar hakkında herhangi bir ꢀey söylemediği ve birinci baꢀvurusunda dile   getirdiği ꢀikayetlerini desteleyecek hiçbir unsur sunmadığını tespit etmektedir. Bununla   birlikte, baꢀvuranın yaꢀı ile ilgili olarak ortaya çıkan ꢀüphelerin yerinde olduğu ve ilk defa   duruꢀmaya geldiğinde baꢀvuranın yaꢀının tespit edilmesi amacıyla DGM’nin sağlık   muayenesi yapılmasını talep ettiğini not etmektedir. Zaten 6 Ekim 1995 tarihli sağlık   raporunda bulunan fotoğraftaki fiziksel görünüꢀünden, olayların meydana geldiği dönemdeki   yaꢀının on dört yaꢀından daha fazla olduğu ortaya çıkmaktadır. Ayrıca, cezanın infaz edildiği   tarihte baꢀvuran on sekiz yaꢀını doldurmuꢀtur.   Kelepçelerin kullanılması hususunda ise AĐHM, adıgeçen Raninen kararında, bir   kiꢀinin baꢀkalarının gözü önünde kelepçelenmesinin baꢀlı baꢀına AĐHS’nin 3. maddesinin   ihlalini teꢀkil edemeyeceğine karar verdiğini hatırlatmaktadır. AĐHM aynı zamanda   baꢀvuranın mahkeme ile cezaevi arasındaki yol boyunca ne ꢀekilde kelepçelendiğini   belirtmediğini not etmektedir. Bu durumda AĐHM, bu kelepçelerin AĐHS’nin 3. maddesi   alanına girmesini gerektirecek bir sıkıntıya neden olduğu hususunu kabul edememektedir   (Bkz., D.G.-Đrlanda, no: 39474/98).   Yaꢀam koꢀullarına iliꢀkin hiçbir açıklamanın yapılmaması nedeniyle AĐHM,   yetiꢀkinlerin bulunduğu cezaevinde kalmanın ve cezaevinden mahkemenin bulunduğu yere   kadar kelepçeli olarak intikal etmenin 3. madde alanında değerlendirilebileceği hususunda   ikna olmamıꢀtır.   Sonuç olarak AĐHM, AĐHS’nin 3. maddesinin ihlal edilmediği kanaatindedir.   III. AĐHS’NĐN 6 § 1. MADDESĐNĐN ĐHLAL EDĐLDĐĞĐ ĐDDĐASI HAKKINDA   Baꢀvuran, kendisini mahkum eden Devlet Güvenlik Mahkemesi’nin, bünyesinde   askeri hakim bulunması nedeniyle bağımsız ve tarafsız bir mahkeme niteliği taꢀımadığını   iddia etmektedir. Baꢀvuran aynı zamanda aleyhinde ciddi delillerin bulunmadığından ve ceza   davasının süresinden ꢀikayetçi olmaktadır. Baꢀvuran, AĐHS’nin 6 § 1. maddesinin ihlal   edildiğini ileri sürmektedir.   A. Devlet Güvenlik Mahkemesi’nin bağımsızlığı ve tarafsızlığı hakkında   DGM bünyesinde askeri hakim bulunması ile ilgili olarak AĐHM, Öcalan-Türkiye   davasında bir sivilin kısmen de olsa askeri hakimden oluꢀan bir mahkeme önüne çıkmak   zorunda kalması hususuna büyük önem verdiğini ve böyle bir durumun, demokratik bir   toplumda mahkemelerin telkin etmesi gereken güveni ciddi biçimde etkilediği kanaatine   vardığını hatırlatmaktadır. Daha sonra ise, itiraz konusu mahkemenin, soruꢀturma, duruꢀma   ve karardan oluꢀan üç aꢀamada da yürütme ve yasamadan bağımsız olması gerektiğinin altını   çizerek, askeri hakimin ilgili ceza mahkemesinde geçerli olan bir ya da birden fazla usulü   muamelede yer alması durumunda, Devlet Güvenlik Mahkemesi’nde izlenen usul endiꢀeyi   kafi derecede bertaraf edecek ꢀekilde tesis edilmedikçe, sanığın yargılamanın tamamının   geçerliliğinden endiꢀe duyabileceğine kanaat getirmiꢀtir.   Mevcut davada askeri hakim, Anayasa’nın değiꢀtirildiği 22 Haziran 1999 tarihinden   önce usulü muamelelerde yer almıꢀtır; bununla birlikte karar askeri hakimin bulunmadığı 8   Aralık 1999 tarihli duruꢀma sırasında verilmiꢀtir. Bu karar, usulüne uygun olarak yaꢀ tahsisi   yapılmadığı gerekçesiyle 6 Nisan 2000 tarihinde Yargıtay tarafından bozulmuꢀtur. Bu nedenle   DGM dosyayı yeniden incelemek durumunda kalmıꢀtır. DGM kararını vermeden önce, tekrar   baꢀvuranı dinlemiꢀ ve karar gerekçelerinde baꢀvuranın DGM ve sulh hakimi karꢀısındaki   beyanlarına atıfta bulunmuꢀtur (Ceylan-Türkiye (karar), no: 68953/01, 30 Ağustos 2005).   Üstelik AĐHM, verilen bu son mahkumiyet kararının onanmasından önce baꢀvuranın Yargıtay   önünde duruꢀmaya katılma hakkından faydalandığını tespit etmektedir.   Yukarıda yer alan nedenlerden dolayı mevcut dava Öcalan-Türkiye davasından   ayrılmaktadır ve AĐHM, davanın sona ermesinden önce askeri hakimin DGM bünyesinden   çıkarılmıꢀ olmasının, baꢀvuranın kendisini yargılayan ve mahkum eden DGM’nin tarafsızlığı   ve bağımsızlığı hakkındaki ꢀüphelerini bertaraf ettiğini kabul etmektedir.   Bu nedenle AĐHS’nin 6 § 1. maddesi bu noktada ihlal edilmemiꢀtir.   B. Cezai Yargılama Sürecinin Adilliği Hakkında   Baꢀvuran aleyhinde ciddi kanıtların bulunmamasından dolayı ꢀikayetçi olmakta ve   bunun adil yargılanma hakkını ihlal ettiğini ileri sürmektedir.   AĐHM, AĐHS’nin 6 § 1. maddesinin delillerin toplanması da dahil olmak üzere adil   yargılanma hakkını güvence altına aldığını hatırlatmaktadır (Bkz., diğerleri arasında,   Ferrantelli ve Santangelo-Đtalya, 7 Ağustos 1996 tarihli karar, ve Pélissier ve Sassi-Fransa,   no: 25444/94).   AĐHS ile güvence altına alınan hak ve özgürlükleri ihlal etmeleri sözkonusu olduğu   durumlar hariç, ulusal mahkemeler tarafından yapıldığı iddia edilen hukuka ve olaylara iliꢀkin   hataları yorumlama yetkisi AĐHM’ye düꢀmemektedir. Ayrıca, AĐHS 6. maddesi ile adil   yargılanma hakkını güvence altına alıyorsa da, delillerin kabuledilebilirliği ve   değerlendirilmesi hususunu düzenlememektedir. Bu husus ilk aꢀamada iç hukuk ve ulusal   mahkemelerin yetkisi dahilindedir (Garcia Ruiz-Đspanya, no: 30544/96).   Mevcut davada AĐHM baꢀvuranın Diyarbakır DGM önünde olduğu kadar Yargıtay   önünde de bir avukat tarafından temsil edildiğini ve gözaltında bulunduğu sırada verdiği   ifadesine itiraz etme imkanına sahip olduğunu tespit etmektedir. AĐHM, baꢀvuranın   suçluluğunu ortaya koyabilmek amacıyla DGM’nin her halükarda davanın çeꢀitli   aꢀamalarında alınan baꢀvuranın, diğer sanıkların, tanıkların ve ꢀikayetçilerin ifadelerine ve   baꢀvuranın evinde yapılan aramalara, olay tespit ve teꢀhis tutanaklarına ve olay tutanaklarına   dayandığını not etmektedir. AĐHM, dosyada AĐHS’nin ihlaline iliꢀkin hiçbir delilin yer   almadığına kanaat getirmektedir.   C. Ceza davasının süresi hakkında   Baꢀvuran son olarak cezai yargılamanın uzunluğundan ꢀikayetçi olmaktadır.   Hükümet, dava koꢀulları dikkate alındığında yargılama süresinin makul olmadığı   yönünde bir değerlendirme yapılamayacağını belirtmektedir. Hükümet davanın karmaꢀıklığını   ve baꢀvurana yüklenen yükümlülüklerin altını çizmektedir. Dava konusu ceza yargılaması   uzun süren ve zahmetli soruꢀturmaların yapılmasını gerekli kılmıꢀtır. Üstelik mahkeme,   baꢀvuranın gerçek yaꢀının belirlenebilmesi amacıyla sağlık raporlarının düzenlenmesini   beklemiꢀtir. Sonuç olarak adli makamlara yüklenilebilecek hiçbir ihmal veya gecikmeden söz   etmek mümkün değildir.   Baꢀvuran bu iddiaya karꢀı çıkmaktadır. Yaꢀ tahsisine iliꢀkin sağlık raporunun ancak   26. duruꢀmada mahkeme iletilebildiğini belirtmektedir.   AĐHM, değerlendirmeye alınacak dönemin baꢀvuranın yakalandığı 27 Ocak 1994   tarihinde baꢀladığını ve Yargıtay’ın karar tarihi olan 4 Haziran 2001 tarihinde son bulduğunu   tespit etmektedir. Böylece iki dereceli mahkeme için dava yedi yıl dört ay sürmüꢀtür.   Davanın makul süresi, dava koꢀullarından, Mahkemenin içtihadından doğan   kriterlerden yola çıkılarak ve özellikle de davanın karmaꢀıklığı, davacı ve yetkili makamların   tutum ve davranıꢀları göz önüne alınarak değerlendirilmektedir (Bkz., diğerleri arasında,   Pélissier ve Sassi).   AĐHM, adaletin en kısa zamanda tecelli etmesi için yetkili mahkemelerden davaya   özel imtina göstermelerinin gerekli olduğu bir durumda baꢀvuranın bütün yargılama süresi   boyunca tutulu bulunduğu tespitini yapmaktadır (Bkz., Kalachnikov-Rusya, no: 47095/99, ve   son olarak, Temel ve Taꢀkın-Türkiye, no: 40159/98, 30 Haziran 2005).   AĐHM, takdirine sunulan bütün delilleri inceledikten sonra ve Mahkemenin bu   konudaki içtihadı uyarınca mevcut davada yargılama süresinin aꢀırı uzun olduğuna ve “makul   süre” ilkesine uymadığına kanaat getirmektedir.   Sonuç olarak AĐHS’nin 6 § 1. maddesi ihlal edilmiꢀtir.   IV. AĐHS’NĐN 41. MADDESĐNĐN UYGULANMASI HAKKINDA   A. Tazminat   Baꢀvuran uğradığını iddia ettiği maddi ve manevi zarar için 71.920 Yeni Türk Lirası   (Y.T.L.) talep etmektedir.   Hükümet bu iddialara karꢀı çıkmaktadır.   AĐHM, hakkaniyete uygun olarak baꢀvurana tüm masraflarla birlikte 4.000 Euro   (yaklaꢀık 36.693 Euro) ödenmesinin uygun olacağına kanaat getirmektedir.   B. Masraf ve Harcamalar   Baꢀvuran yerle mahkemeler ve AĐHM önünde yaptığı masraf ve harcamalar için   11.289 Y.T.L. (yaklaꢀık 5.734 Euro) talep etmektedir. Baꢀvuran bununla ilgili olarak   avukatlık ücret faturası sunmuꢀtur.   Hükümet bu tutara itiraz etmektedir.   AĐHM’nin içtihadı uyarınca, ancak gerçekten yapılan ve makul miktardaki masraf ve   harcamalar geri ödenebilmektedir. Mevcut davada, elindeki unsurlar doğrultusunda ve   belirtilen kriterler dikkate alındığında AĐHM, tüm masraf ve harcamalar için baꢀvurana 1.000   Euro ödenmesinin makul olduğuna karar vermiꢀtir.   C. Gecikme Faizi   Gecikme faizi olarak, Avrupa Merkez Bankası’nın marjinal kredi kolaylıklarına   uyguladığı faiz oranına üç puan eklenecektir.   BU GEREKÇELERE DAYALI OLARAK AĐHM OYBĐRLĐĞĐYLE;   1. AĐHS’nin 5 § 3. maddesine iliꢀkin olarak dile getirilen ꢀikayetin kabuledilemez   olduğuna, baꢀvurunun geri kalan kısmının kabuledilebilir olduğuna;   2. AĐHS’nin 3. maddesinin ihlal edilmediğine;   3. Diyarbakır Devlet Güvenlik Mahkemesi’nin tarafsızlıktan ve bağımsızlıktan yoksun   olduğu ve ceza davasının hakkaniyete uygun olarak görülmediği yönündeki iddialarla   ilgili olarak AĐHS’nin 6 § 1. maddesinin ihlal edilmediğine;   4. Ceza davasının süresi nedeniyle AĐHS’nin 6 § 1. maddesinin ihlal edildiğine;   5. a) AĐHS’nin 44 § 2 maddesi gereğince kararın kesinleꢀtiği tarihten itibaren üç ay   içinde, ödeme tarihindeki döviz kuru üzerinden Y.T.L.’ye çevrilmek üzere her türlü   vergiden muaf tutularak Savunmacı Hükümet tarafından baꢀvurana maddi ve manevi   tazminat olarak 4.000 Euro (dört bin), masraf ve harcamalar için 1.000 Euro (bin)   ödenmesine:   b) Sözkonusu sürenin bittiği tarihten itibaren ve ödemenin yapılmasına kadar,   Hükümetin, Avrupa Merkez Bankasının o dönem için geçerli faizinin üç puan   fazlasına eꢀit oranda basit faizi uygulamasına;   6. Adil tazmine iliꢀkin diğer taleplerin reddedilmesine;   Karar vermiꢀtir.   Đꢀbu karar Fransızca olarak hazırlanmıꢀ ve AĐHM’nin iç tüzüğünün 77 §§ 2 ve 3   maddesine uygun olarak 23 Ocak 2007 tarihinde yazıyla bildirilmiꢀtir.   9

© Rada Europy / Europejski Trybunał Praw Człowieka, źródło: HUDOC (hudoc.echr.coe.int), pozyskano 13.07.2026. · Źródło