77109/01

WyrokETPCz2006-03-07ECLI:CE:ECHR:2006:0307JUD007710901

Analiza orzeczenia

Sekcja wygenerowana przez AI na podstawie treści orzeczenia — nie stanowi cytatu.

Zagadnienie prawne
1. Czy brak doręczenia skarżącemu opinii Prokuratora Generalnego w postępowaniu odwoławczym narusza prawo do rzetelnego procesu (zasadę równości broni) z art. 6 ust. 1 Konwencji? 2. Czy skazanie skarżącego za publikację artykułów w czasopiśmie, które władze krajowe uznały za propagandę terrorystyczną, stanowi naruszenie wolności wyrażania opinii z art. 10 Konwencji?
Ratio decidendi
W odniesieniu do art. 6 ust. 1, Trybunał uznał, że brak doręczenia skarżącemu opinii Prokuratora Generalnego w postępowaniu odwoławczym i brak możliwości ustosunkowania się do niej naruszył zasadę równości broni. Trybunał podkreślił, że każda informacja lub ocena przedstawiona sędziemu, która może wpłynąć na jego decyzję, musi być dostępna dla stron, aby mogły się do niej odnieść, co dotyczy również opinii niezależnego prokuratora. W kwestii art. 10, Trybunał stwierdził, że ingerencja w wolność wyrażania opinii była przewidziana prawem i służyła uzasadnionym celom, takim jak bezpieczeństwo narodowe i porządek publiczny. Analizując treść artykułów, zwłaszcza drugiego, Trybunał uznał, że zawierały one pochwałę przemocy i nawoływanie do buntu, co wykracza poza granice dopuszczalnej krytyki w społeczeństwie demokratycznym. Trybunał podkreślił odpowiedzialność redaktora naczelnego za treści publikowane w czasopiśmie, zwłaszcza w kontekście podżegania do przemocy, i uznał nałożoną karę grzywny za proporcjonalną.
Stan faktyczny
Skarżąca Sevinç Hocaoğulları, urodzona w 1976 roku i mieszkająca w Stambule, była redaktorem naczelnym i właścicielem miesięcznika „Özgürlük ve Sosyalizm Mücadelesinde Devrimci Gençlik”. W październiku 1999 roku, po publikacji pierwszego numeru, sąd nakazał jego konfiskatę. Skarżąca została oskarżona o propagandę na rzecz organizacji terrorystycznych PKK i DHKP na podstawie dwóch artykułów: „Hangi barış?” (Jaki pokój?) i „Gençlik İsyan Demektir” (Młodość to bunt). W lipcu 2000 roku została skazana na grzywnę w wysokości 3 071 000 666 TL (około 5 209 Euro) i zakaz publikacji magazynu na 30 dni. Wyrok ten został utrzymany przez Sąd Kasacyjny w grudniu 2000 roku.
Rozstrzygnięcie
Trybunał jednogłośnie: 1. Uznaje pozostałą część skargi za dopuszczalną. 2. Stwierdza naruszenie art. 6 ust. 1 Konwencji z powodu braku doręczenia skarżącemu opinii Prokuratora Generalnego. 3. Stwierdza brak naruszenia art. 10 Konwencji. 4. Stwierdza, że samo stwierdzenie naruszenia art. 6 ust. 1 Konwencji stanowi wystarczające zadośćuczynienie za poniesioną szkodę niemajątkową. 5. Zasądza na rzecz skarżącej kwotę 1 000 Euro tytułem kosztów i wydatków, płatną w ciągu trzech miesięcy od daty uprawomocnienia się wyroku, powiększoną o odsetki ustawowe w przypadku opóźnienia. 6. Oddala pozostałe żądania dotyczące słusznego zadośćuczynienia.

Pełny tekst orzeczenia

CONSEIL DE   L'EUROPE   AVRUPA   KONSEYİ   AVRUPA İNSAN HAKLARI MAHKEMESİ   HOCAOĞULLARI - TÜRKİYE DAVASI   (Başvuru no: 77109/01)   KARARIN ÖZET ÇEVİRİSİ   STRAZBURG   Mart 2006   İşbu karar AİHS’nin 44 § 2. maddesinde belirtilen koşullar çerçevesinde kesinleşecek olup,   şekli bazı düzeltmelere tabi olabilir.   ______________________________________________________________________________________   © T.C. Dışişleri Bakanlığı, 2006. Bu gayrıresmi özet çeviri Dışişleri Bakanlığı Avrupa Konseyi ve İnsan   Hakları Genel Müdür Yardımcılığı tarafından yapılmış olup, Mahkeme’yi bağlamamaktadır. Bu çeviri, davanın   adının tam olarak belirtilmiş olması ve yukarıdaki telif hakkı bilgisiyle beraber olması koşulu ile Dışişleri   Bakanlığı Avrupa Konseyi ve İnsan Hakları Genel Müdür Yardımcılığı’na atıfta bulunmak suretiyle ticari   olmayan amaçlarla alıntılanabilir.   Türkiye Cumhuriyeti aleyhine açılan ve (77109/01) başvuru no’lu davanın nedeni bu ülke   vatandaşı Sevinç Hocaoğulları’nın (başvuran) Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne 21   Haziran 2001 tarihinde Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin Temel İnsan Haklarını güvence   altına alan 34. maddesi uyarınca yapmış olduğu başvurudur. Başvuran Avrupa İnsan Hakları   Mahkemesi (AİHM) önünde İstanbul barosu avukatlarından O. Ersoy Ataman tarafından   temsil edilmektedir.   OLAYLAR   Başvuran 1976 doğumlu olup İstanbul’da ikamet etmektedir.   Cumhuriyet Savcısı’nın talebi üzerine 14 Ekim 1999 tarihinde İstanbul Devlet Güvenlik   Mahkemesi yetkili hakimi başvuranın yazı işleri sorumlusu olduğu ve sahibi bulunduğu   «Özgürlük ve Sosyalizm Mücadelesinde Devrimci Gençlik» başlıklı aylık derginin ilk   sayısının (Ekim 1999) toplatılmasını kararlaştırmıştır.   Cumhuriyet Savcısı 26 Ekim 1999 tarihli bir iddianame ile, sözkonusu dergide yayımlanan   «Hangi barış?» ve «Gençlik İsyan Demektir» başlıklı iki makaleye atıfta bulunarak TCK’nın   169. ve 3713 Sayılı Terörle Mücadele Kanunu’nun 5. ve 8. maddelerinde öngörülen suç   kapsamında başvuranı bölücü terör örgütü PKK’nın ve yasadışı örgüt DHKP’nin (Devrimci   Halk Kurtuluş Partisi) propagandasını yapmakla suçlamıştır.   AİHM kararında bu iki makaleden alıntılar yapılmıştır.   Devlet Güvenlik Mahkemesi 6 Temmuz 2000 tarihli bir kararla başvuranı hakkında yapılan   ithamlardan suçlu bulmuş ve yirmi taksitle ödeyebileceği 3.071.000.666 TL. (yaklaşık 5.209   Euro) para cezasına çarptırmış ve dergiye 30 gün yayın yasağı getirmiştir.   Yargıtay 21 Aralık 2000 tarihinde ilk derece mahkemesinin kararını onamıştır.   HUKUK AÇISINDAN   I. AİHS’NİN 6. MADDESİ’NİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI HAKKINDA   Başvuran, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı’nın tebliğnamesinin kendisine iletilmediğinden ve   adil yargılanma hakkından yoksun kaldığından şikayetçi olmakta ve AİHS’nin 6 §§ 1. ve 3 b)   maddesine atıfta bulunmaktadır.   A. Kabuledilebilirlik hakkında   Hükümet altı ay kuralına riayet edilmemesi nedeniyle Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı’nın   görüşünün tebliğ edilmemesi hakkındaki şikayetin reddedilmesi gerektiğini savunmaktadır.   Olayların meydana geldiği dönemde yürürlükte bulunan Kanun taraflara bu görüşün tebliğ   edilmesini öngörmemekteydi, diğer yandan, Yargıtay’ın bu şikayet hakkında görüş bildirme   yetkisi bulunmamaktaydı. Sonuç itibariyle, iç hukukta tüketilecek başvuru yolları   bulunmadığından başvuranın dava dosyasını aldığı andan itibaren altı ay içinde başvurusunu   yapması gerekirdi. Hükümet, dava dosyasına incelenmesi için gönderildiği ilgili daireden 7   Aralık 2000 tarihinden itibaren ulaşılabileceğini ifade etmektedir. Böylece, AİHM önündeki   başvurunun bu tarihten itibaren altı ay içinde yapılması gerekirdi, oysa başvuru 21 Haziran   tarihinde yapılmıştır.   Başvuran, Hükümetin savına karşı çıkmaktadır.   AİHM, yerleşik içtihadına göre AİHS’nin 6. maddesinde yer alan zamanaşımı ilkelerine   uygunluğun belirlenmesi için başvuran hakkında sürdürülen ceza yargı sürecinin tümünün   dikkate alınması gerektiğini hatırlatır (Bkz. özellikle, Özdemir-Türkiye no: 59659/00, § 26, 6   Şubat 2003 ve John Murray-İngiltere 8 Şubat 1996 kararları, 1996-I, s. 54-55, § 63). Bu   çerçevede, Yargıtay tarafından alınan karar başvuran açısından son yargı kararıdır.   AİHM, başvurunun geç yapıldığı itirazını reddetmektedir.   AİHM, yapılan şikayetin AİHS’nin 35 § 3. maddesince dayanaktan yoksun olmadığı tespitini   yapmakta, şikayetin kabuledilemez bulunması için hiçbir gerekçenin yer almadığını ifade   etmektedir.   B.Esas hakkında   AİHM, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı’nın başvuran tarafından yapılan temyiz   başvurularının esası ile ilgili görüş bildirmesi ve ilk derece mahkemesinin kararının onanıp   onanmayacağı konusunda tebliğnamesini yazılı iletmesi gerektiğini gözlemlemektedir.   AİHM’ye göre daha önce de benzer davalarda kaydedildiği üzere, Başsavcı’nın   tebliğnamesinin niteliği ve başvuranın buna cevaben yazılı görüş bildirme olanağının   tanınmaması göz önünde bulundurulduğunda, AİHS’nin 6 § 1. maddesince başvuranın   çekişmeli yargı hakkının ihlal edildiği sonucu ortaya çıkmaktadır. Bu hak ilke olarak, kararı   etkilemek üzere yargıca sunulan her kanıt ya da değerlendirmenin taraflara iletilmesini ve   taraflarca tartışılmasını içerir. Bu, bağımsız bir savcının değerlendirmesini de kapsar. (Bkz.   sözü edilen Göç kararı, §§ 55-58).   AİHM, mevcut davayı incelemiş ve Hükümetin davanın seyrini farklı şekilde sonlandıracak   hiçbir tespiti ve delili sunmadığı, başvuranın ikinci derece mahkemesinde silahların eşitliği   ilkesinden yararlanma talebinin anlaşılabilir olduğu tespitini yapmaktadır. Sonuç olarak,   hakkaniyete uygun olarak, başvuranın Yargıtay önünde bulunan görüşten yeterince   bilgilendirilme hakkı bulunmaktaydı.   Bu nedenle AİHM, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı’nın tebliğnamesinin başvurana tebliğ   edilmemesinin AİHS’nin 6 § 1. maddesinin ihlalini oluşturduğu sonucuna varmaktadır.   II. AİHS’NİN 10. MADDESİ’NİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI HAKKINDA   Başvuran mahkumiyetinin ifade özgürlüğünün ihlaline yol açtığından şikayetçi olmakta, bu   yönde AİHS’nin 10. maddesine gönderme yapmaktadır.   AİHM, bu şikayetin AİHS’nin 35 § 3. maddesince dayanaktan yoksun olmadığı tespitini   yapmakta, şikayetin kabuledilemez bulunması için hiçbir gerekçenin bulunmadığını   kaydetmektedir.   Başvuran ilk makaleyi «Hangi barış?» yayımlamaktaki amacının Türkiye’de yıllardan beri   süren savaş hakkında kamuoyunu bilgilendirmek ve barış isteğini vurgulamak olduğunu ileri   sürmektedir. İkinci makale «Gençlik İsyan Demektir» ise tarihi devrimlerden söz etmektedir.   Başvuran bu makaleleri yayımlayarak ifade özgürlüğü ve kamuoyunu bilgilendirme   hakkından yararlandığını ileri sürmektedir.   Hükümet, olayların meydana geldiği dönemde başvuranın sözkonusu derginin yazı işleri   sorumlusu olduğunu hatırlatarak, başvuranın mahkumiyet kararının ulusal güvenliğin   sağlanması, toprak bütünlüğünün ve kamu emniyetinin korunması, kamu düzeninin   sağlanması ve suçun önlenmesi gibi birçok meşru amacı izlediğini belirtmektedir. Hükümet,   makaleler bütün olarak ele alındığında şiddete ve savaşa çağrı niteliğini oluşturduğunun,   terörist eylemlere övgüde bulunan ve bu eylemleri yapanları kahraman olarak nitelendiren bu   yazıların kamuoyuna etkisinde ilgilinin dikkatsiz ve sorumsuzca davranmasının bir göstergesi   olduğunun altını çizmektedir. Bu makalelerin bazı bölümleri hiç tartışmasız kamu düzenine   bir tehdidi meydana getirmekte, suçu teşvik etmekte ve halkın bir bölümünü isyana   kışkırtmaktadır.   Hükümet, yapılan müdahalenin AİHS ile güvence altına alınan ilkelere karşı sert bir üslup   taşıyan ve tehlike arz eden fikirlerin yayılmasını durdurma amacını taşıdığı görüşündedir. Bu   bağlamda, metnin tamamı dikkate alındığında, yapılan propaganda şiddete, teröre, savaşa ve   kan dökmeye dayalıdır. Hükümet, Zana-Türkiye (25 Kasım 1997 tarihli karar, 1997-VII)   kararındaki yerleşik içtihada atıfta bulunarak aynı gerekçenin bu davaya da uygulanması   gerektiğini dile getirmektedir. Bu noktada, PKK terör örgütü elebaşının yakalanması   sonrasındaki durumu tahlil eden, ülkede hüküm süren tansiyonu yatıştırmaya dönük ciddi   makaleler sözkonusu değildir.   Hükümet, başvurana verilen cezanın para cezası ile sınırlandırılmasının izlenen meşru amaç   ile orantılı olduğunu savunmaktadır.   AİHM, başvuranın cezaya çarptırılmasının 10 § 1. madde ile güvence altına alınan ifade   özgürlüğüne bir müdahaleyi oluşturduğu hususunda taraflar arasında ihtilaf bulunmadığını not   etmektedir. Sözkonusu müdahalenin –TCK’nın 169. maddesi ile öngörüldüğüne– ve 10 § 2.   madde gereğince ulusal güvenliğin sağlanması, toprak bütünlüğünün ve kamu emniyetinin   korunması, kamu düzeninin sağlanması ve suçun önlenmesi gibi birçok meşru amacı   izlediğine karşı çıkılmamaktadır (Bkz. Baran-Türkiye kararı, no: 48988/99, § 26, 10 Kasım   2004). AİHM, bu noktayı dikkate almaktadır, bununla birlikte, sözü edilen müdahalenin   «demokratik bir toplum için gereklilik» oluşturup oluşturmadığının bilinmesi gerekmektedir.   AİHM, 10. maddeye ilişkin yerleşik içtihadındaki temel ilkeleri hatırlatmaktadır (Bkz.   özellikle Yalçın Küçük-Türkiye kararı, (no: 28493/95, § 37, 5 Aralık 2002) ve sözü edilen   Zana kararı (parag. 2547-2548, § 51) ve Sunday Times-İngiltere (no1) (26 Nisan 1979, seri A   no:30, s. 38, § 62).   AİHM bu çerçevede, demokratik bir toplumda basının temel bir rolünün olduğunu hatırlatır   (Bkz. Goodwin-İngiltere kararı, 27 Mart 1996, 1996-II, parag. 500, § 59, AİHM 1999-III).   Kamu yararına dönük her türlü bilgi, görüş, fikir alanında iletişimi sağlama, sorumluluk   üstlenme, başkalarına saygı ilkeleri dikkate alınırsa, basının özellikle başkalarının ününe ve   haklarına karşı kimi sınırları aşmaması gerekir (Bkz. Thoma-Lüksemburg, no: 38432/97, §   45, AİHM s. 23, § 31, ve De Haes ve Gijsels-Belçika kararı, 24 Şubat 1997, parag. 233-234, §   37). Basın özgürlüğü bazen aşırılığı, provokasyonu içerse de (Bkz. Prager ve Oberschlick-   Avusturya kararı, 26 Nisan 1995, seri: A no: 313, s. 19, § 38) sorumlu kişilerin doğru bilgileri   vermek adına iyi niyetle ve gazetecilik etik kurallarına uygun hareket etmeleri zorunludur   (Bkz. sözü edilen Bladet Tromso ve Stensaas kararı, § 65 ve Fressoz ve Roire-Fransa kararı,   no: 29183/95, § 54, AİHM 1999-I ). Bununla birlikte, suç unsuru oluşturan görüşler, bir   kişiye, bir Devlet görevlisine ve halkın bir bölümüne karşı şiddet kullanımını teşvik ettiğinde,   ifade özgürlüğünün kullanımında ihtiyaç duyulan müdahalenin değerlendirilmesinde ulusal   yetkililer daha geniş bir takdir yetkisinden yararlanırlar (Bkz. Sürek-Türkiye kararı (no:1), no:   26682/95, § 62, AİHM 1999-IV).   AİHM, başvuranın derginin yazı işleri sorumlusu olarak yayımladığı iki makale nedeniyle   bölücülük propogandası yapma suçundan mahkum edildiğini kaydetmekte, sözkonusu   müdahalenin demokrasi hakkında güncel bir konuda aylık yayımlanan yayınların dikkate   alınarak incelenmesi gerektiğini hatırlatmaktadır (Bkz. diğerleri arasında, sözü edilen Yalçın   Küçük, § 38, Okçuoğlu-Türkiye no: 24246/94, § 44, 8 Temmuz 1999, Sürek-Türkiye (no:4)   no:24762/94, § 54, 8 Temmuz 1999, Lingens-Avusturya 8 Temmuz 1986, seri A no:103, s.   26, § 41, ve Fressoz ve Roire kararları, § 45). AİHM, birkaç kez basının demokratik bir   toplumdaki yerine değinmiştir. Şayet basının, özellikle de kamu düzeninin korunması gibi, bir   takım sınırları aşmaması gerekiyorsa, basına görev ve sorumlulukları çerçevesinde, kamu   yararına ilişkin haber ve fikirleri iletme görevi düşmektedir. Basının haber yapma görevine   aynı zamanda kamuoyunun haber alma hakkı da eklenmektedir. AİHM ayrıca demokratik bir   sistemde, Hükümetin eylemlerinin, adli ve yasal güçlerin, basının ve aynı zamanda   kamuoyunun denetimi altında bulunması gerektiğini hatırlatmaktadır. Haber alma özgürlüğü,   yöneticilerin tutumlarını ve düşüncelerini tanıyıp, değerlendirmek bakımından kamuoyunun   en etkili araçlarından birini teşkil etmektedir (Bkz. mutatis mutandis, sözü edilen Lingens   kararı, s. 46, §§ 41-42).   Bu başvuruda AİHM, makalelerde yer alan terimlere ve yayımlandıkları bağlamına özellikle   dikkat etmektedir. Bu çerçevede, meydana gelen olayları özellikle terörle mücadeleye bağlı   güçlükleri dikkate almak gerekmektedir.(Bkz. İbrahim Aksoy-Türkiye kararları no:28635/95,   30171/96 ve 34535/97, § 60, 10 Ekim 2000 ve sözü edilen Incal kararı, s. 1568, § 58).   İlk makale, yazar tarafından «faşizm» olarak nitelendirilen Türkiye’de sürdürülen siyasi   rejimi eleştirmekte, PKK’nın ortaya çıkışını ve gelişimini açıklamaktadır. Kullanılan dil   AİHS’nin 10. maddesi uyarınca kabul edilebilir eleştiri sınırları içinde sayılsa bile, AİHM, iki   metin arasında bir bağ bulunduğunu kaydettiği ikinci makalede kullanılan terimlere özellikle   önem atfetmektedir. «Gençlik İsyan Demektir» başlıklı makalede Türkiye’de olduğu kadar   Vietnam’daki ayaklanmalarda ve tarihi savaşlarda hayatını kaybeden gençliğe övgüde   bulunulmaktadır. Gençlere seslenen ve hiçbir devrimin insan zayiatı olmadan   gerçekleşemeyeceği görüşünü savunan yazarın dili barışa ve siyasi sorunların çözümüne çağrı   olarak kabul edilemez. AİHM «(…) Diyarbakır zindanlarında işkenceci faşistlere sır verip   ser vermeyerek ve Kızıldere’de düşmanları: «biz buraya dönmeye değil ölmeye geldik, diye   selamlayarak dönenlere kavgalarının gelip geçici olmadığını bildirirler. Hem de canları   pahasına. Evet, belki yenildiler. Ama direndiler. Çünkü gerçek zaferin böyle küçük ama   kararlı direnişlerle kazanılacağını biliyorlardı» gibi ifadelerinin kullanımıyla net bir biçimde   mücadelenin geçici olmadığı düşüncesinin vurgulandığını hatırlatmaktadır. Bunun yanı sıra,   bütünü itibariyle şiddet kullanımını, silahlı direnişi veya başkaldırıyı tahrik eder bir makale   olarak değerlendirilebilir; AİHM nezdinde göz önünde bulundurulması gereken temel unsur   budur (Bkz. sözü edilen Zana kararı, § 60).   Bu makalenin Türkiye’de şiddeti teşvik ettiğini tespit etmek gerekir; sözkonusu yazı hoşgörü   anlayışı ve AİHS’nin önsözünde yer alan barış ve adalet gibi temel değerler ile   bağdaşmamaktadır. Bu açıdan değerlendirildiğinde, AİHM, başvuranın mahkumiyetinde yer   alan gerekçelerin ilgilinin ifade özgürlüğüne yönelik müdahalenin meşruiyeti bakımından   yerinde ve yeterli olduğu kanaatindedir. AİHM, “bilgi” ve “görüşlerin” sadece kırıcı, şaşırtıcı   veya rahatsız edici olmasının müdahalenin haklı gösterilmesi için yeterli olmayacağını   yinelemektedir. Mevcut başvuruda sözkonusu olan şiddeti kışkırtmak ve yüceltmektir.   Başvuranın bu makalede yer alan görüşler ile şahsen bağlantılı olmadığının doğru olmasına   rağmen, yazarının şiddete ve nefrete daha az yer vermesi için çaba sarf etmemiştir. AİHM,   yazarı olmadığı gerekçesi ile makalenin içeriğine ilişkin her türlü cezai sorumluluktan muaf   tutulması gerektiği yönünde başvuran tarafından ileri sürülen iddiayı reddetmektedir.   Başvuran derginin yazı işleri sorumlusu olarak yazı işleri yönetimini şekillendirme hakkına   sahiptir. Bu nedenle, başvuran halk için bilgi toplanması ve dağıtılması konusunda derginin   yazı işleri ve muhabir personelinin görev ve sorumlulukları açısından vekaleten sorumlu olup,   bu durum çatışma ve gerginlik durumlarında daha büyük önem arz etmektedir (Bkz. sözü   edilen Sürek kararı (no1), § 63, ve Betty Purcell ve diğerleri-İrlanda kararı, no: 15404/89,   Komisyonun 16 Nisan 1991 tarihli kararı).   Başvuranın yalnızca para cezasına çarptırıldığını not etmek gerekir. AİHM bu çerçevede,   yapılan müdahalenin orantılılığı sözkonusu olduğunda verilen cezanın ağırlığının   kaydedilmesi gerekli hususlar arasında yer aldığını ifade etmektedir. Bu nedenle, derginin   sahibi ve yazı işleri sorumlusu olarak başvurana verilen ceza «sosyal bir ihtiyacı»   karşılamakta ve yetkililer tarafından öne sürülen gerekçeler «ilgili ve yerinde» sayılmaktadır.   AİHS’nin 10 § 2. maddesine uygun olarak yetkililerin kullandıkları takdir yetkisi öngörülen   meşru amaçlar doğrultusunda orantılı bulunmaktadır.   Bu nedenle, AİHM, AİHS’nin 10. maddesinin ihlal edilmediği sonucuna varmıştır.   III. AİHS’NİN 41. MADDESİ’NİN UYGULANMASI   A. Tazminat   Başvuran rakam belirtmeksizin uğradığı manevi zararın tazmin edilmesini talep etmektedir.   Hükümet bu talebe karşı çıkmıştır.   AİHM bu konudaki yerleşik içtihadına uygun olarak, AİHS’nin 6 § 1. maddesinin ihlal   tespitinin iddia edilen manevi zarar için adil bir tazmini oluşturacağı kanısındadır (Bkz. Göç-   Türkiye kararı, no: 36590/97, § 41, 9 Kasım 2000 ve Göç Büyük Daire kararı, § 60).   B. Masraf ve harcamalar   Başvuran rakam belirtmeksizin ve kanıtlayıcı belge olmaksızın AİHM nezdinde yapmış   olduğu yargı giderlerinin giderilmesini istemiştir.   AİHM, AİHS’nin 41. maddesi uyarınca yalnızca gerçekliği ispat edilmiş, makul miktarlardaki   yargı giderlerinin karşılandığını hatırlatmaktadır (Bkz. Nikolova-Bulgaristan kararı (Büyük   Daire) no: 31195/96, 79, AİHM 1999-II). AİHM, yargı giderleri için başvurana 1.000 Euro   ödenmesini kararlaştırmıştır.   BU GEREKÇELERE DAYALI OLARAK, AİHM, OYBİRLİĞİYLE,   1. Başvurunun kalan kısmının kabuledilebilir olduğuna;   2.Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı’nın tebliğnamesinin başvurana tebliğ edilmemesi   nedeniyle AİHS’nin 6 § 1. maddesinin ihlal edildiğine;   3. AİHS’nin 10. maddesinin ihlal edilmediğine;   4. AİHS’nin 6 § 1. maddesinin ihlalinin tespitinin başvuranın uğradığı manevi zarar için adil   bir tazmini oluşturduğuna;   5. a) AİHS’nin 44 § 2. maddesi gereğince kararın kesinleştiği tarihten itibaren üç ay içinde,   ödeme tarihindeki döviz kuru üzerinden Y.T.L.’ ye çevrilmek ve her türlü vergiden muaf   tutulmak üzere Savunmacı Hükümetin başvurana masraf ve harcamalar için 1.000 (bin) Euro   ödemesine;   b) Sözkonusu sürenin bittiği tarihten itibaren ve ödemenin yapılmasına kadar, Avrupa Merkez   Bankasının o dönem için geçerli faizinin üç puan fazlasına eşit oranda basit faizin   uygulanmasına;   6. Adil tazmine ilişkin diğer taleplerin reddine;   KARAR VERMİŞTİR.   İşbu karar Fransızca olarak hazırlanmış ve AİHM’nin iç tüzüğünün 77 §§ 2. ve 3.   maddelerine uygun olarak 7 Mart 2006 tarihinde yazıyla bildirilmiştir.   7

© Rada Europy / Europejski Trybunał Praw Człowieka, źródło: HUDOC (hudoc.echr.coe.int), pozyskano 13.07.2026. · Źródło