77331/01

WyrokETPCz2006-09-19ECLI:CE:ECHR:2006:0919JUD007733101

Analiza orzeczenia

Sekcja wygenerowana przez AI na podstawie treści orzeczenia — nie stanowi cytatu.

Zagadnienie prawne
Czy długość tymczasowego aresztowania (około 3 lata i 6 miesięcy) oraz przewlekłość postępowania karnego (ponad 7 lat i 10 miesięcy na etapie pierwszej instancji) naruszyły prawo do wolności i bezpieczeństwa osobistego oraz prawo do rozpoznania sprawy w rozsądnym terminie, odpowiednio z art. 5 ust. 3 i art. 6 ust. 1 Konwencji?
Ratio decidendi
Trybunał uznał, że sądy krajowe, odrzucając wnioski o zwolnienie z aresztu, posługiwały się ogólnikowymi i szablonowymi sformułowaniami, takimi jak „rodzaj zarzucanego przestępstwa” czy „ryzyko ucieczki”, bez dostatecznego uzasadnienia w kontekście indywidualnej sytuacji skarżącego i bez wykazania, dlaczego ryzyko to utrzymywało się przez tak długi czas. Stwierdził również, że postępowanie krajowe było naznaczone licznymi odroczeniami bez merytorycznego rozpatrywania sprawy, co doprowadziło do nadmiernej długości zarówno aresztu, jak i całego procesu, naruszając tym samym zasadę rozsądnego terminu.
Stan faktyczny
Skarżący, Çetin Ağdaş, został zatrzymany w 1996 roku pod zarzutem członkostwa w nielegalnej organizacji DHKP-C. Po początkowym zwolnieniu, został ponownie aresztowany w 1998 roku i przebywał w areszcie tymczasowym przez około 3 lata i 6 miesięcy, do maja 2002 roku. W tym czasie wielokrotnie wnioskował o zwolnienie, ale jego wnioski były odrzucane przez Sąd Bezpieczeństwa Państwa (DGM) na podstawie ogólnikowych uzasadnień. Postępowanie karne, które rozpoczęło się w 1998 roku, nadal toczyło się na etapie pierwszej instancji we wrześniu 2005 roku, trwając ponad 7 lat i 10 miesięcy.
Rozstrzygnięcie
Trybunał jednogłośnie: 1. Uznał skargę za dopuszczalną. 2. Stwierdził naruszenie art. 5 ust. 3 Konwencji. 3. Stwierdził naruszenie art. 6 ust. 1 Konwencji. 4. Zasądził na rzecz skarżącego 3000 EUR tytułem szkody materialnej i niematerialnej oraz 285 EUR tytułem kosztów i wydatków, wraz z odsetkami za zwłokę. 5. Oddalił pozostałe roszczenia dotyczące słusznego zadośćuczynienia.

Pełny tekst orzeczenia

CONSEIL DE   L'EUROPE   AVRUPA   KONSEYİ   AVRUPA İNSAN HAKLARI MAHKEMESİ   ÇETİN AĞDAŞ - TÜRKİYE DAVASI   (Başvuru no: 77331/01)   KARARIN ÖZET ÇEVİRİSİ   STRAZBURG   Eylül 2006   İşbu karar AİHS’nin 44§2 maddesinde belirtilen koşullar çerçevesinde kesinleşecektir. Şekli   bazı düzeltmelere tabi olabilir.   __________________________________________________________________________________________   © T.C. Dışişleri Bakanlığı, 2006. Bu gayrıresmi özet çeviri Dışişleri Bakanlığı Avrupa Konseyi ve İnsan   Haklan Genel Müdür Yardımcılığı tarafından yapılmış olup, Mahkeme'yi bağlamamaktadır. Bu çeviri, davanın   adının tam olarak belirtilmiş olması ve yukarıdaki telif hakkı bilgisiyle beraber olması koşulu ile Dışişleri   Bakanlığı Avrupa Konseyi ve İnsan Hakları Genel Müdür Yardımcılığı'na atıfta bulunmak suretiyle ticari   olmayan amaçlarla alıntılanabilir.   Türkiye Cumhuriyeti aleyhine açılan ( 77331/01) başvuru no’lu davanın nedeni, bu   ülke vatandaşı Çetin Ağdaş’ın (başvuran) 20 Haziran 2001 tarihinde Avrupa İnsan Hakları   Sözleşmesi’nin (AİHS) 34. maddesi uyarınca Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne   (Mahkeme) yapmış olduğu başvurudur.   Başvuran, AİHM önünde İstanbul Barosu avukatlarından Ö. Kılıç tarafından temsil   edilmektedir.   OLAYLAR   Başvuran, 1976’ da doğumlu olup, Kocaeli’de ikamet etmektedir.   Başvuran, 7 Mayıs 1996 tarihinde, yasadışı Marksist-Leninist bir örgüt olan DHKP-C   (Devrimci Halkın Kurtuluşu-Cephe)’ye üye olduğu şüphesiyle, diğer kimselerle birlikte   gözaltına alınmıştır.   Mayıs 1996 tarihinde başvuran, Gebze Asliye Sulh Hukuk Mahkemesi’nde hakim   karşısına çıkarılmıştır. Başvuran, hakim karşısında, karakolda alınan ifadesini polis tehdidi   altında verdiği gerekçesiyle inkar etmiştir. Başvuran, yasal bir belediye işçileri sendikası olan   DİSK’ in 1 Mayıs mitingine katıldığını, sendika lehine sloganlar attığını kabul etmiştir. Ayrıca   sendika tarafından düzenlenen tiyatro, sergi gibi kültürel etkinliklere de katılmıştır. Polisin   kendisini sokakta sorguladığı sırada ne herhangi bir yasadışı gösteri yaptığını ne de   kendisine polis tarafından suç üstü yapıldığını ifade etmiştir. Yedek hakim, başvuranın sözü   edilen örgütle ilişkisini ortaya koyan bir delil bulunmadığından serbest bırakılmasını   emretmiştir.   Gebze Asliye Hukuk Mahkemesi 15 Mayıs 1996’ da savcılığın itirazı üzerine, serbest   bırakma kararını iptal etmiş ve başvuran için yakalama emri çıkartmıştır. İlgiliye yöneltilen,   molotof kokteyli ile saldırı girişimi suçlaması haricindeki tüm suçlamalar adi suçlardan   oluşmuştur. Diğer yandan, başvuran hakkında yasadışı bir örgüte üye olduğu hakkında   şüpheler mevcuttu.   Cumhuriyet Savcısı, 11 Eylül 1996 tarihinde başvuran ve diğer 17 kişi aleyhine   İstanbul DGM’de DHKP-C’ ye üye olmak suçundan dava açmıştır. Türk Ceza Kanunu’nun   § 2 ve 264 § 6 ve 3713 no’lu Teörle Mücadele Kanunu’nun 5. maddeleri uyarınca   mahkumiyetlerini talep etmiştir. Başvuran, söz konusu örgütün afişlerini asmak, kamuya ait   mekanların duvarlarına siyasi yazılar yazmak, başka dernek ve cemiyetlerin binalarına taş   atmak suretiyle zarar vermek, yasadışı toplantılar düzenlemek ve şüpheli paketlerle yanlış   bomba ihbarları yaparak pankartlar asmaktan suçlanmıştır.   Başvuran 23 Ekim 1998 tarihinde, öğrencisi olduğu Kars Üniversitesi’nde yapılan bir   kimlik kontrolü sonucunda tutuklanmıştır. Akabinde tutuklu olarak yargılanmasına karar   verilmiştir.   İlk kez 10 Şubat 1999 tarihinde bir DGM duruşmasına katılan başvuran, kendisine   yöneltilen tüm suçlamaları reddederek serbest bırakılma talebinde bulunmuştur.   Başvuran bütün dava boyunca serbest bırakılma talebini yinelemiştir (10 Şubat, 3   Mayıs, 23 Haziran, 25 Ağustos ve 22 Kasım 1999 tarihinde, 21 Şubat ve 1 Kasım 2000   tarihinde, 12 Şubat, 16 ve 21 Mayıs, 2 Kasım ve 21 Aralık 2001 tarihinde, 6 Şubat ve 6 Mart   tarihinde). DGM, bu talepleri, ‘iddia edilen suçun cinsi’, ‘delil durumu’, ‘tutuklanma   tarihi’, ‘kaçma riski’ yönlerinden inceleyerek reddetmiştir. İlgilinin bu kararlara yönelik   itirazları da aynı şekilde reddedilmiştir.   Başvuranın temsilcisi, 1 Ocak 2000 tarihindeki duruşma esnasında, müvekkilinin   dosyasında karakolda zorla alınan ifadesinden başka hiçbir delilin bulunmadığını anımsatarak   müvekkilinin serbest bırakılma talebini yinelemiştir.   Mayıs 2002 tarihinde başvuran serbest bırakılmıştır.   Şubat 1999 ve 6 Mayıs 2002 tarihleri arasında gerçekleşen duruşmaların dava   özetlerinden, esasa ilişkin hiçbir inceleme yapılmadığı, mahkemenin yalnızca adresleri teyid   ederek, diğer suç ortakları ve aleyhte tanıklara duruşma celplerini tebliğ ettiği anlaşılmıştır.   Başvuran, 1 Kasım 2000 tarihli duruşmaya katılmayı celp gelmesine rağmen   reddetmiştir. Buna karşın avukatı duruşmaya katılmıştır.   DGM, 13 Kasım 2002 tarihli duruşmada, başvuranın avukatının mesleki gerekçelerle   duruşmanın ertelenmesi talebini kabul etmiştir. Mahkeme başvuranın tutuklanmasından sonra   yaklaşık toplam yetmiş duruşma yapmıştır.   Dava ulusal mahkemeler önünde halen görülmektedir.   HUKUK AÇISINDAN   I. KABULEDİLEBİLİRLİK HAKKINDA   AİHM, tarafların sunduğu argümanların tümü ışığında başvurunun esastan incelemeyi   gerektiren olaylara ve hukuka ilişkin sorular gündeme getirdiği kanaatindedir. Sonuç olarak,   AİHS’nin 35§3. maddesi uyarınca açıkça dayanaktan yoksun olduğu ilan edilemez.Başka   hiçbir kabuledilemezlik gerekçesi bulunmamaktadır.   II. AİHS’ NİN 5§3. MADDESİNİN İHLALİ İDDİASI HAKKINDA   Başvuran, tutuklu yargılanma süresinin uzunluğundan şikayetçi olmaktadır.   Başvurana göre, AİHS’nin 5§3. maddesi ihlal edilmiştir.   Hükümet bu iddiaya karşı çıkmaktadır. Başvuranın tutukluluk halinin, atılı suçların   cinsi, sayısı ve niteliği, davalı sayısı ve muhtemel cezaların ağırlığı gözönüne alındığında   gerekli olduğunu ifade etmiştir. Bu önlemin her türlü kaçma girişimini, suçun tekrar   işlenmesini veya delillerin yok edilmesini önlemeye matuf olduğunu belirtmiştir.   Ayrıca hükümet, davanın ele alınmasında yetkili makamların gerekli tüm özeni   gösterdiğini belirtmiştir. Bazı duruşmalara katılmayarak ve tanık olarak dinlenmesini talep   ettiği bir kişi hakkında yanlış kimlik bilgileri vererek başvuran dava sürecinin uzamasına   katkıda bulunmuştur.   Başvurana göre, tutukluluk halinin devamına karar verirken ‘atılı suçun türü’,   ‘mevcut delil durumu’, ’tutuklanma tarihi’, ‘kaçma tehlikesi’, gibi hiçbir ayrıntı içermeyen   ifadelere herhangi bir açıklık getirmeden yaslanan DGM, tutukluluk halini aşırı bir biçimde   uzatmıştır.   AİHM, başvuranın 23 Ekim 1998’de başlayan tutukluluk halinin 6 Mayıs 2002’de   şartlı olarak tahliye edilmesiyle sona erdiğini tespit etmiştir. Şartlı tahliye yaklaşık üç yıl altı   ay sürmüştür.   AİHM, belirli bir davada bir sanığın tutukluluk süresinin makul sınırları aşıp   aşmadığına ilk olarak ulusal mercilerin dikkat etmesinin uygun düşeceğini belirtmektedir.Bu   amaçla ulusal mahkemeler, serbest bırakılma taleplerini reddederken, masumiyet karinesini   gözönünde bulundurarak, kişisel özgürlük kuralının kısıtlanmasında gerçekten kamu   yararınının bulunup bulunmadığını ortaya koyacak tüm koşulları incelemelidirler. AİHM,   AİHS’nin 5§3. maddesine yönelik bir ihlalin olup olmadığına, sözü edilen kararlarda ifade   bulan gerekçeler ve ilgilinin başvurularında belirttiği itiraz doğurmayan olgular temelinde   karar vermelidir (28 Ekim 1998 tarihli Assenov ve diğerleri-Bulgaristan ve 26772/95 no’lu   Labita-İtalya kararı)   Bu bakımdan, tutuklanmış bir şahsın suç işlediği şüphesinde makul nedenlerle ısrar,   tutukluluk halinin devamı için sine qua non koşuludur. Ancak belli bir zaman sonra yetersiz   hale gelir. Bu takdirde AİHM, adli mercilerce kabul edilmiş diğer gerekçelerin özgürlük   mahrumiyetini meşru kılmaya devam edip etmediğini ortaya koymalıdır. AİHM, bu   gerekçelerin ‘uygun’ ve ‘yeterli’ olduğu ortaya çıktıktan sonra ulusal mahkemelerin ‘davanın   incelenmesine hususi bir özen’ gösterip göstermediğini araştırır.   Bu davada, DGM’nin başvuran tarafından müteaddit defalar yinelenmiş serbest   bırakılma taleplerini hemen her seferinde ‘atılı suçun türü’, ‘mevcut delil durumu’,   ‘tutuklanma tarihi’ ve ‘kaçma tehlikesi’ gibi birbirinin aynı, neredeyse basmakalıp ifadelere   dayanarak her duruşmanın sonunda başvuranın tutukluluğunun devamına hükmettiği dava   unsurlarından anlaşılmıştır.   Bu bakımdan AİHM, ‘kaçma tehlikesi’ nin yalnızca öngörülen cezanın miktarı   temelinde değerlendirilemeyeceğini; ancak aynı zamanda bu tehlikenin mevcudiyetini   doğrulayacak ya da bu tehlikenin tutuklu yargılamayı haklı kılamayacak düzeyde olduğunu   ortaya çıkaracak uygun ek unsurların tümü ışığında incelenmesi gerektiğini hatırlatır.   Bu durumda AİHM, ulusal mahkemelerin sanıkların adaletten kaçma tehlikesinin   varlığını hesaba katmış olabileceğini tasavvur etmektedir. Buna karşın ulusal yargıcın,   zamanla kaçma tehlikesi azalması gerekirken (bkz. Neumeister-Avusturya, 27 Haziran 1968   tarihli karar) kişisel durumuna özgü koşulları gözönünde tutan hiçbir görüş belirtmeden   başvuranı diğer suçortaklarından ayrı tutması ve onlardan sonra şartlı olarak salıvermesi esef   vericidir. Bu şekilde, böylesine uzun bir tutuklu yargılama süresi boyunca ne bakımdan   benzer tehlikelerin devam ettiğini belirtmeyi ihmal etmiştir (bkz. diğerleri arasında, Letellier-   Fransa, 26 Haziran 1991 tarihli karar ve 31 Temmuz tarihli Zannouti-Fransa kararı   no:42211/98).   ‘Mevcut delil durumu’na gelince, AİHM, suça ilişkin ciddi emarelerin varlığı ya da   bu konudaki şüphelerin devam etmesi biçiminde anlaşılabilir. Ancak AİHM, bu koşulların,   genel olarak uygun amiller oluşturabilseler dahi yine de tek başlarına böylesine uzun bir   tutuklu yargılama sürecini meşru kılamayacağını hatırlatmaktadır.   Sonuç olarak geriye davanın seyrini incelemek kalmaktadır.   Bu bakımdan AİHM, tutuklu bir sanığın davasının tetkikinde hakkı olan ‘hususi   ivedilik’in hakimlerin görevlerini kendilerinden beklenen özenle ifa etmek için sarfettikleri   çabalara zarar vermemesi gerktiğinin bilincindedir (bkz. Toth-Avusturya 12 Aralık 1991   tarihli karar, no: 224, §77). Bu durumda AİHM, başvuranın davasının, söze konu olan   suçların, suçortaklarının ve dinlenecek tanık sayısının fazlalığı sebebiyle belli bir karmaşıklık   arz ettiğini müşahade etmektedir. Bununla beraber, başvuranın hiçbir gecikmeden sorumlu   tutulamayacağı gözükmektedir. Başvuran,bazı duruşmalara katılmamakla suçlanmış olmasına   karşın, başvuranın katılmamış olması DGM’nin davayı devam ettirmesine engel teşkil   etmediği gibi, başvuran tüm dava süreci boyunca avukatı tarafından temsil edilmiştir.   Ulusal mahkemelerin tutumuna gelince, AİHM, mahkemeleri makul sürenin   gereklerine cevap verecek biçimde düzenleme zorunluluğunun devlete ait olduğunu   hatırlatmaktadır. Oysa, AİHM, tartışmalı dava sürecine, hiçbir esastan tetkikin yapılmadığı   ertelemelerin damgasını vurduğunu gözlemlemektedir. Bu durumda,genel bir değerlendirmeyi   zorunlu kılan başvuranın tutukluluk süreci makul süreyi aşmıştır.   Bu nedenle, AİHS’nin 5§3. maddesi ihlal edilmiştir.   III. AİHS’ NİN 6§1. MADDESİNİN İHLALİ İDDİASI HAKKINDA   AİHS’ nin 6§1. maddesine atıfta bulunan başvuran, dava süresinin ‘makul süre’   ilkesini ihlal ettiği iddiasında bulunmuştur.   Hükümet bu iddiaya karşı çıkmaktadır.   Değerlendirilmeyi gerektiren süreç, 23 Ekim 1998’de başvuranın tutuklanması ile   başlamış ve başvuranın son mektubuna göre 15 Eylül 2005 tarihinde henüz sona ermemişti.   Dolayısıyla, dava süreci yedi yıl on aydır ilk derece mahkemesi önünde devam etmektedir.   AİHM, bir davanın süresinin makul olup olmadığı konusunda; dava koşullarına,   AİHM’ nin daha öne verdiği kararlarda uyguladığı kriterlere ve özellikle de davanın   karmaşıklığına, başvuranın ve yetkili mercilerin tutumuna bakılarak değerlendirme yapılması   gerektiğini hatırlatmaktadır (bkz.diğerleri arasında, Pelissier ve Sassi-Fransa no:25444/94).   AİHM, geçmişte de mevcut davada olduğu gibi bir çok davada ortaya çıkan buna   benzer sorunları incelemiş ve AİHS’nin 6§1. maddesinin ihlal edildiğini tespit etmiştir   (adıgeçen Pélissier ve Sassi).   AİHM, mevcut davayı incelemiş ve Hükümet’in davayı farklı şekilde sonuçlandıracak   hiçbir olgu ya da delil sunmadığı kanaatine varmıştır. Daha önce bu konuda verdiği kararları   gözönüne alan AİHM, bu davada tartışmalı dava sürecinin süresinin aşırı olduğunu ve ‘makul   süre’ ilkesine cevap vermediği kanaatindedir.   Bu nedenle AİHS’ nin 6§1. maddesi ihlal edilmiştir.   IV. AİHS’ NİN 41. MADDESİNİN UYGULANMASI   A. Tazminat   Başvuran, uğradığı maddi ve manevi zararlar için 15 000 Avro talep etmektedir.   Hükümet bu taleplere itiraz etmektedir.   Dava koşullarını dikkate alan AİHM, başvurana tüm zararları için 3000 Avro   ödenmesine karar vermiştir.   B. Masraf ve harcamalar   Başvuran AİHM önünde yaptığı masraf ve harcamalar için 4200 Avro talep   etmektedir.   Hükümet bu taleplere karşı çıkmaktadır.   AİHM’nin daha önceki kararlarına göre, bir başvurucuya masraf ve harcamaları ancak   bu masraf ve harcamaların gerçekliği, gerekliliği ve miktarlarının makul olduğu ortaya   konması nisbetinde geri ödenir. Mevcut davada AİHM, elinde bulunan unsurlar ve yukarıda   anılan kriterler ışığında, başvurana, tüm masrafları için 1000 Avro ödenmesini; bu tutarın 715   Avroluk kısmının ise mahkemece sağlanan adli yardım için kesilerek kendisine 285 Avro   ödeme yapılmasını karara bağlamıştır.   C. Gecikme faizi   Gecikme faizi olarak Avrupa Merkez Bankası’nın marjinal kredi kolaylıklarına   uyguladığı faiz oranına üç puan eklenecektir.   BU GEREKÇELERE DAYALI OLARAK, AİHM OYBİRLİĞİYLE;   1. Başvurunun kabuledilebilir olduğuna;   2. AİHS’ nin 5§3. maddesinin ihlal edildiğine;   3. AİHS’nin 6   edildiğine;   §1. maddesi yönünden yapılan şikayetin ayrıca incelenmesine ihlal   4. a) AİHS’nin 44§2 maddesi gereğince kararın kesinleştiği tarihten itibaren üç ay   içinde, döviz kuru üzerinden Y.T.L.’ye çevrilmek üzere ve miktara yansıtılabilecek her türlü   vergiden muaf tutularak, Savunmacı Hükümet tarafından başvurana 3000 Avro maddi ve   manevi tazminat ve masraf ve harcamalar için de 285 Avro ödenmesine;   b) Sözkonusu sürenin bittiği tarihten itibaren ödemenin yapılmasına kadar   Hükümet tarafından, Avrupa Merkez Bankası’nın o dönem için geçerli olan faiz oranının üç   puan fazlasına eşit oranda faiz uygulanmasına;   5. Adil tazmine ilişkin diğer taleplerin reddine;   Karar vermiştir.   İşbu karar Fransızca olarak hazırlanmış ve AİHM’nin iç tüzüğünün 77§§2 ve 3.   maddesine uygun olarak 19 Eylül 2006 tarihinde yazıyla bildirilmiştir.   7

© Rada Europy / Europejski Trybunał Praw Człowieka, źródło: HUDOC (hudoc.echr.coe.int), pozyskano 12.07.2026. · Źródło