8327/03

WyrokETPCz2008-10-21ECLI:CE:ECHR:2008:1021JUD000832703

Analiza orzeczenia

Sekcja wygenerowana przez AI na podstawie treści orzeczenia — nie stanowi cytatu.

Zagadnienie prawne
Czy władze tureckie naruszyły prawo do życia (art. 2 Konwencji) poprzez niezabezpieczenie więźnia z poważnymi problemami psychicznymi przed samobójstwem, oraz czy przeprowadziły skuteczne dochodzenie w sprawie jego śmierci? Czy doszło do nieludzkiego traktowania (art. 3 Konwencji)?
Ratio decidendi
Trybunał uznał, że władze tureckie naruszyły materialny aspekt art. 2 Konwencji, ponieważ nie podjęły rozsądnie oczekiwanych środków w celu ochrony życia Baybarsa Gerena, który zmarł w więzieniu w wyniku samobójstwa. Trybunał podkreślił, że władze miały wiedzę o jego diagnozie schizofrenii, agresywnych i paranoidalnych zachowaniach oraz zaleceniach lekarskich dotyczących nadzoru i kontynuacji leczenia. Mimo to, Geren został przyjęty do więzienia bez ponownego badania lekarskiego, umieszczony w izolatce z dostępem do paska, a nadzór nad nim był niewystarczający. Trybunał uznał te zaniedbania za poważne, prowadzące do tragedii. Trybunał odrzucił zarzut morderstwa, uznając, że krajowe dochodzenia były wystarczające do ustalenia samobójstwa.
Stan faktyczny
Baybars Geren, syn skarżącej, cierpiący na schizofrenię i wykazujący agresywne zachowania, zmarł w więzieniu w Bilecik 24 listopada 2001 roku, wieszając się na pasku w izolatce. Wcześniej, w innym więzieniu, zdiagnozowano u niego "ostrą psychozę paranoidalną" i zalecono kontynuację leczenia. Przed przeniesieniem do Bilecik, lekarz zalecił jego obserwację i ponowne badanie w szpitalu, jednak Geren został przyjęty bez badania, a jego dokumentacja medyczna nie została w pełni uwzględniona. Skarżąca zarzucała, że jej syn został zamordowany przez strażników lub że władze nie zapewniły mu odpowiedniej ochrony przed samobójstwem.
Rozstrzygnięcie
Trybunał stwierdza, że skarga jest dopuszczalna. Trybunał stwierdza naruszenie art. 2 Konwencji w jego aspekcie materialnym w odniesieniu do B. Gerena. Trybunał uznaje, że nie ma potrzeby rozpatrywania pozostałych skarg (art. 2 w aspekcie proceduralnym i art. 3). Trybunał zasądza na rzecz skarżącej 3 000 EUR tytułem szkody majątkowej. Trybunał zasądza na rzecz skarżącej 10 000 EUR tytułem szkody niemajątkowej (7 000 EUR dla spadkobierców B. Gerena i 3 000 EUR dla skarżącej). Trybunał zasądza na rzecz skarżącej 1 150 EUR tytułem kosztów i wydatków. Trybunał oddala pozostałe żądania słusznego zadośćuczynienia.

Pełny tekst orzeczenia

CONSEIL DE   L'EUROPE   AVRUPA   KONSEYİ   AVRUPA İNSAN HAKLARI MAHKEMESİ   İKİNCİ DAİRE   KILAVUZ - TÜRKİYE DAVASI   (Başvuru no: 8327/03)   KARARIN ÖZET ÇEVİRİSİ   STRAZBURG   Ekim 2008   İşbu karar Sözleşme’nin 44 / 2 maddesinde belirtilen koşullar çerçevesinde kesinleşecek olup   şekli bazı düzeltmelere tabi tutulabilir.   ______________________________________________________________________________________   © T.C. Dışişleri Bakanlığı, 2008. Bu gayrıresmi özet çeviri Dışişleri Bakanlığı Avrupa Konseyi ve İnsan   Hakları Genel Müdür Yardımcılığı tarafından yapılmış olup, Mahkeme’yi bağlamamaktadır. Bu çeviri,   davanın adının tam olarak belirtilmiş olması ve yukarıdaki telif hakkı bilgisiyle beraber olması koşulu ile   Dışişleri Bakanlığı Avrupa Konseyi ve İnsan Hakları Genel Müdür Yardımcılığı’na atıfta bulunmak   suretiyle ticari olmayan amaçlarla alıntılanabilir.   USUL   Türkiye Cumhuriyeti aleyhine açılan 8327/03 numaralı başvurunun nedeni T.C. vatandaşı   Nihal Kılavuz’un (başvuran) 10 Şubat 2003 tarihinde kendisi ve ölen oğlu Baybars Geren   adına Temel İnsan Hakları ve Özgürlüklerini güvence altına alan Avrupa İnsan Hakları   Sözleşmesi’nin (AİHS) 34. maddesi uyarınca yapmış olduğu başvurudur.   Başvuran Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) önünde Bursa barosu avukatlarından   G. Emek ve Ü. Emek tarafından temsil edilmektedir.   OLAYLAR   I. DAVANIN KOŞULLARI   Başvuran 1948 doğumlu olup Bilecik’te ikamet etmektedir. Başvuran, Bilecik cezaevinde   hükümlü iken 24 Kasım 2001 tarihinde yaşamını yitiren 1972 doğumlu Baybars Geren’in   annesidir.   A. Davanın gelişimi   Baybars Geren, 1 Ekim 1999 tarihinde kimlik kontrolü sırasında güvenlik güçlerine   direnmek suçundan yakalanmış, Pazaryeri cezaevi 1 nolu koğuşuna yerleştirilmiş ve hakkında   dava açılmıştır.   günlük tutukluluğu sırasında, cezaevi personeli tarafından dengesiz olarak nitelendirilen   davranışlarda bulunmuş; diğer tutuklularla devamlı tartışmış ve tahliye edilme umuduyla   kasıtlı olarak havalandırma deliklerine vurarak kolunu kırmıştır. Tutukluluk halinin sona   ermesine birkaç gün kala, Pazaryeri cezaevi savcısı, başvuranı çağırarak oğlunun sorunlarını   bildirme ihtiyacı duymuş ve uykusuzluk sorunu olan oğlunun zehirlenme kuşkusuyla yemek   yemeyi reddettiğini kendisine iletmiştir.   Savcı, 25 Kasım 1999 tarihinde, Geren’i Eskişehir Devlet Hastanesi’nin psikiyatri   servisine göndermiştir. Doktorlar, ilgili şahsın iştahsız olduğunu, uykusuzluk sorunu   olduğunu, tedirgin ve kuruntulu göründüğünü ve asabi davranışlara meyilli olduğunu tespit   etmişlerdir. Sonuç olarak doktorlar, şizofrenin tipik belirtisi olan « aşırı paranoid taşkınlık »   denilen ölçüsüz davranış sendromu teşhisi koymuşlardır. Hastaneye yatırılan Geren,   antikolinerjik ve nöroleptik ilaçlarla tedavi altına alınmıştır.   Geren 29 Kasım’da hastaneden taburcu edilmiştir. Kendisiyle ilgilenen psikiyatr R.A.’ya   göre, Geren’in muzdarip olduğu şizofreni türü, hızlı ilerleme riski taşımaktaydı. Bununla   birlikte psikiyatr, hapiste kalmasında bir sakınca olmadığını, ancak tedavisine devam etmek   gerektiğini, aksi takdirde durumunun kötüleşeceğini rapor etmiştir.   Aralık 1999 tarihinde Geren, Bozüyük Ağır Ceza Mahkemesi tarafından altı ay bir gün   hapis cezasına mahkûm edilmiştir.   Geren, 3 Ocak 2000 tarihinde, temyize başvurmuştur.   Bu dava devam ederken Geren, Devlet’e 15.000 Alman markı ödemek suretiyle, 13   Temmuz ile 13 Ağustos 2000 tarihleri arasında kısa dönem bedelli askerlik yapmıştır. Söz   konusu dönemde askere çağırılanların doktor muayenesi kayıtlarına göre, Geren, beş defa   dispansere gitmek için talepte bulunmuş, ancak sadece üç sefer gitmiştir.   Geren’in mahkûmiyeti 30 Mayıs 2001 tarihinde kesinleşmiş ve 13 Kasım’da Pazaryeri   cezaevine teslim olmuştur.   Geren, 21 Kasım tarihine kadar on dört mahkumla birlikte 1 nolu koğuşta kalmıştır. O gün   saat 16:30 sıralarında, parmaklıklar ardından bağırmaya başlamış ve tutukluluğu sırada   tanıdığı bazı sanıkların kendisine kin beslediğini ileri sürerek, tek başına bir hücreye   alınmasını talep etmiştir.   Saat 17.15 sıralarında, cezaevi savcısı E.K. bu talebi yerine getirmiştir.   Kasım 2001 günü sabahı saat 03.30 sıralarında Geren, C.Ö. ve Ü.Y. isimli gardiyanları   çağırarak bu defa üşüdüğü gerekçesiyle 4 nolu koğuşa çıkmak istediğini söylemiştir.   Gardiyanlar, sekiz kişiyi barındıran 4 nolu koğuşun sözcüsü A.C. isimli mahkumla   konuştuktan sonra, bu isteğini yerine getirmişlerdir.   Yirmi dakika sonra, yatağına çıkmak istemeyen ve diğerlerinin uyumasını engelleyen   Geren ile A.C. arasında kavga çıkmıştır. Bu kavga sırasında Geren A.C.’ye kafa atmış, ancak   kimse bu iki kavgacıyı ayırma teşebbüsünde bulunmamıştır. Gardiyan C.Ö. ve Ü.Y. kavga   edenleri ayırdıktan sonra onları bürolarına götürmüşlerdir. Ancak orada tekrar arbede çıkmış   ve A.C. eline geçirdiği demir ateş karıştırıcısı ile Geren’in kafasına vurmuştur.   Gardiyanlar Savcı E.K.’ya verdikleri ifadelerinde olayların gelişimini teyid etmiş, 4 nolu   koğuşta kalan beş mahkum da sorguları sırasında aynı yönde ifadelerle Geren’in koğuşa gelir   gelmez – devamlı kendi kendine konuşarak- dikkatleri üzerine çektiğini ve davranışlarının   kompülsif ve endişe verici olduğunu beyan etmişlerdir.   Geren ve A.C.’nin karşılıklı olarak şikâyetçi olmamaları dolayısıyla olay kapanmıştır.   Savcı E.K., Geren’in «psikolojik sorunları» dolayısıyla hapishane hayatına alışamadığı,   diğer mahkumlarla uyum sağlayamadığı ve bu şartlarda «hem kendisinin hem diğer   şahısların» hayatını tehlikeye atma riski olduğu gerekçesiyle Bilecik cezaevine nakledilmesini   talep etmiştir.   Naklinden önce Geren, saat 05:45 sıralarında, Pazaryeri sağlık merkezi nöbetçi doktoru   A.G.D. tarafından yapılan muayenesi sırasında alnında sert bir cisimle vurma sonucu oluşan   bir şişlik tespit edilmiştir. Doktor A.G.D. raporunda, ilgili şahsın « psikolojik sorunları   olması dolayısıyla, gözetim altında tutulması » ve uygun bir hastanede yeniden muayene   edilmesi gerektiğini belirtmiştir. Doktor A.G.D. tarafından hazırlanan 169 nolu tıbbi raporda,   yeniden muayene edilme gerekliliği ile ilgili olarak «acil» ibaresi kullanılmamıştır. Bu rapor,   Geren’in özel dosyasına konulmuştur.   Aynı gün saat 16.00 sıralarında Bilecik Cumhuriyet Savcısı, « psikolojik sorunları »   yüzünden Geren’in dengesiz davranışlar sergilediğini belirterek, Bilecik cezaevine konmasına   izin vermiştir. Geren, söz konusu cezaevi doktorunun beş gündür hastalık izninde olması   dolayısıyla bu cezaevine kabul edilmeden önce muayene edilememiştir.   Cezaevi idaresi, Geren’i nezaret hücresi diye bilinen 3 nolu hücreye yerleştirme kararı   almıştır. Kaydı yapılırken belirgin hiçbir ruhsal bozukluk emaresi göstermediği gerekçesiyle,   cezaevinin iç tüzüğüne uygun olarak, kemerini üzerinde taşımasına ve hatta hücrede bir çarşaf   bulundurmasına izin verilmiştir.   Kasım 2001 tarihinde savcı E.K., Geren ve A.C.’ye bir ay ziyaret yasağı öngören   disiplin cezası vermiştir.   Pazaryeri ceza infaz hakimi, aynı gün Geren’in 30 Kasım 2001 tarihinden itibaren şartlı   tahliyesini önermiştir.   B. Geren’in ölümü   Kasım 2001 günü sabah saat 03:30 teftişi sırasında Ö.Ş.Z. ve M.A.K. isimli gardiyanlar,   nolu hücrede oruç tutan R.R. isimli mahkûma yemeğini vermek üzere başgardiyan K.A.’dan   nezaret hücrelerinin anahtarlarını istemişlerdir. Bu amaçla oraya girdikleri zaman, Geren’in   ayakları yere değer vaziyette kemerinin yardımıyla boynundan parmaklıklara asılmış cansız   bedeniyle karşılaşmışlardır. Gardiyanlar E.G. ve K.A. olay yerine intikal etmişler, K.A. derhâl   müdür yardımcısı E.E.’ye haber vermiştir. Müdür yardımcısı da hemen cezaevi müdürü ile   savcı yardımcısını bilgilendirmiştir. Olay yerinde hemen tutulan ilk tutanağa göre, iki   gardiyan, olay yerinde hiçbir anormal durum fark etmediklerini beyan ederken, R.R. isimli   mahkûm da hiçbir şey duymadığını ifade etmiştir.   C. Daha sonra yürütülen hukuki ve idari işlemler   1. Cezaevi personeline karşı yürütülen disiplin işlemi   Geren’in ölümünden sonra, Bilecik cezaevi müdürü E.İ., yardımcısı E.E.’nin emrindeki   görevliler ile gardiyanlar K.A., Ö.Ş.Z., E.G. ve M.A.K.’nın olayın meydana gelişinde hataları   olup olmadığını ortaya çıkarmak amacıyla bir idari soruşturma başlatmıştır.   Müdür E.İ., 15 Ocak 2002 tarihinde, elinde bulunan bilgilere dayanarak astları hakkında   disiplin cezası verilmesinin gerekli olmadığına karar vermiştir.   Bilecik savcılığı önünde bu karara itiraz etme imkânı bulunduğu halde, kimse bu yola   başvurmamıştır.   2. Ölümün meydana geliş şartlarına ilişkin yürütülen cezai işlem   Olaydan hemen sonra, saat dört sularında, Bilecik Cumhuriyet Savcısı, nöbetçi doktor   K.M.B. ve Bilecik Adliye Sarayı’nda görevli Ü.Ş. ile birlikte ölüm sonrası inceleme işlemini   gerçekleştirmek üzere olay yerine gelmiştir. Hücrede hiçbir fiziki boğuşma izine   rastlanmamıştır.   Cesedin yüzeysel incelemesinde, 1,82 m. boyunda olduğu, sağ kaşın üzerinde 5 x 5 cm   boyutunda bir yara izi ile hemen altında 1 x 2 cm boyutunda en az üç günlük başka bir yara izi   bulunduğu, dilin morarmış ve ısırılmış olduğu ve sperm sızıntısı bulunduğu gözlemlenmiştir.   Asılma izleri, alt çene kemiği altından geçerek ensenin üst kısmında yerden 1,54 cm   mesafede bulunan düğüme doğru ilerlemektedir. Elle yoklandığında boyunun kırıldığı ve   larenks kıkırdaklarının koptuğu anlaşılmaktadır. Kol ve bacaklarda, sol elin üzerinde 1 x 5 cm   ve sağ elin üzerinde 1 x 3 cm boyutunda üç günlük eski lezyonlar görülmektedir. Bunlar   dışında, bedende hiçbir zehirlenme veya kurşun ya da bıçak yarası izine rastlanmamıştır.   Bacaklarda yatay morlukların gözlemlendiğini ve parmakların etli kısmında siyanoz   bulunmamasını değerlendiren doktor, ölümün üç ila altı saat önce bulber ve meduller   lezyonlarla boğulma sonucu gerçekleştiğine karar vermiştir. Burada söz konusu olan, tipik bir   «tamamlanmamış asılma» olayıdır.   Ölüm sebebinin kesin olarak tespit edildiğine karar veren savcı, klasik otopsi talimatına   gerek görmemiş ve cesedin Bilecik Devlet Hastanesi morguna nakledilmesine izin vermiştir.   Yine 24 Kasım 2001 günü, Bilecik Cezaevi müdür yardımcısı E.E., gardiyanlar E.G.,   Ö.Ş.Z. ve M.A.K. ile başgardiyan K.A.’nın ve aynı zamanda R.R. ve H.B. isimli mahkûmların   tanıklıklarına başvurmuştur. Ö.Ş.Z. ve M.A.K. nezaret hücrelerinin nöbetini gece yarısı   devraldıklarını; yoklama yapılırken herşeyin normal göründüğünü, 15 ila 30 dakika aralıklarla   ve nöbetleşe bir şekilde teftişlerini yaptıklarını ve saat 3.30’daki geçişlerinde cesetle   karşılaştıklarını ifade etmişlerdir. Mahkûm R.R., kendi kaldığı hücre ile mağdurun kaldığı   hücre arasındaki 2 nolu hücrede kimsenin olmadığını beyan etmiştir. R.R., ayrıca Geren’in   geldiği gün hiç konuşmadığını söylemiştir. Ertesi gün, kendi kendine konuştuğunu duyduğunu   ve olayın meydana geldiği günden bir gün önce bunalımda olduğunu haykırdığını, kendi   kendine annesinin ziyaretine gelip gelmeyeceğini veya normal koğuşlara çıkarılıp   çıkarılmayacağını sorduğunu ifade etmiştir. Olayın meydana geldiği gün, gece yarısına doğru,   yatmadan önce müteveffayla biraz laflamışlardı. R.R., üzücü olayı gardiyanların saat 3.30’da   kendisine yemek vermek için geldiklerinde öğrendiğini, o zamana kadar garip hiçbir şey   duymadığını belirtmiştir.   nolu hücrede kalan mahkûm H.B., ifadesinde, gece yarısı yoklaması yapıldıktan hemen   sonra yattığını ifade etmiştir. Savcı A.D. tarafından yeniden sorgulanan bu mahkûm,   ifadesinde, gece yarısından itibaren gardiyanların panik içerisinde kendisini uyandırdığı ana   kadar hiçbir gürültü veya insan çığlığı duymadığını beyan etmiştir.   Ertesi gün savcı, müteveffaya 21 Kasım 2001 tarihinde yapılan son ziyaretle ilgili gardiyan   Y.Ö.’den bilgi almıştır. Y.Ö., bir önceki gün, başvurana oğlunun midesiyle ilgili sorunları   için Pazaryeri sağlık merkezi doktoru İ.K. tarafından düzenlenen reçeteyi verdiklerini, ancak   başvuranın bunların oğlunun rahatsızlığıyla alakalı olmadığını ve önce kendi doktorlarına   danışması gerektiğini söyleyerek, reçetede yazılı ilaçları satın almayı reddettiğini ifade   etmiştir.   Cezaevi müdürü E.İ. tarafından Geren’in kişisel dosyası üzerine başvuranın hücresinde   intihar ettiği, cezaevi personelinin bir ihmalinin veya kasıtlı bir eyleminin bulunmadığı   şeklinde not düşmüştür.   Kasım 2001 tarihinde, Pazaryeri Ağır Ceza Mahkemesi, ölümünden sonra alınan karar   niteliğinde, Geren’in 30 Kasım 2001 tarihinde şartlı tahliyesine hükmetmiştir.   Aralık 2001 tarihinde müdür E.İ., Bilecik savcılığına yazdığı cevapta, dosyasında yer   alan doktor raporundaki tavsiyeler doğrultusunda Geren’in daha yakından izlenebilmesi için   nezaret hücresine alındığını, zira ilgili şahsın diğer mahkûmların fiziksel bütünlüğünü   tehlikeye sokan saldırgan psikolojik davranışları yüzünden bu cezaevine nakledildiğini   belirtmiştir.   Bilecik Cumhuriyet Savcısı, 31 Aralık 2001 tarihinde, resen başlatılan soruşturma   çerçevesinde takipsizlik kararı vermiş ve elindeki bilgiler ile Geren’in psikolojik sorunları   olduğunu belgeleyen « tıbbi raporları » dikkate alarak, müteveffanın başkasının müdahalesi   olmaksızın kendi kendini öldürdüğü sonucuna varmıştır.   Temyize açık olan bu kararın müteveffanın ailesine tebliğ edildiğini gösteren herhangi bir   belge bulunmamaktadır.   3. Başvuranın şikâyetleri ve Adalet Bakanlığı’nın talebi üzerine açılan dava   Başvuran, hüküm hakkında bilgi sahibi olduktan sonra Adalet Bakanına başvurarak   Pazaryeri ve Bilecik cezaevi savcıları ile yöneticilerinden şikâyetçi olduğunu bildirmiştir.   Başvuran, aynı şikâyet dilekçesini Bursa’daki İnsan Hakları Derneği’ne de göndermiştir.   Başvuran şikâyetinde, oğlunun sağ iken « aşırı paranoid taşkınlık » teşhisiyle ilaçlı tedavi   gördüğünü hatırlatmaktadır. Oysa, 20 Kasım 2001 tarihinde, bir cezaevi gardiyanı kendisini   arayarak oğlunun psikiyatrik hastalıklarıyla alakası olmayan öksürük için Sekrol, reflü için   Rennie ve Akset gibi ilaçları getirmesini istemiştir. Ertesi gün ziyaretçi odasında, başvuran,   oğlunun depresif halinin bariz bir şekilde nüksettiğini gördüğünü, ancak ısrar etmesine   rağmen, savcının önce psikiyatrik raporun iletilmesini ve daha sonra teşhisi koyan psikiyatrın   dinlenmesini isteyerek, oğlunun hastaneye kapatılmasını reddettiğini ifade etmektedir.   Başvuran, 22 Kasım günü sabah saat 5 sularında, oğlunun kendisini öldürecekleri   düşüncesine kapılarak panik içerisinde ona art arda iki kez telefon açtığını belirtmektedir.   Bunun üzerine başvuran, kardeşiyle birlikte derhâl cezaevine gittiğini, ancak idarenin Geren’i   görmelerine izin vermediğini ifade etmektedir. Bu durum karşısında yine bu ikili, savcının   istediği psikiyatrik raporun bir suretini almak için Eskişehir Devlet Hastanesi’ne gitmişler,   ancak ilgili savcılığın resmi talebi olmadığı gerekçesiyle bu istekleri de reddedilmiştir.   Pazaryeri cezaevine geri dönen başvuran, oğlunun Bilecik cezaevine nakledileceğini   öğrenmiştir. Cezaevi sorumluları kendisine her şeyin daha iyi olacağı teminatını vermişlerdir.   Adalet Bakanlığı, 8 Ocak 2002 tarihinde, Bilecik Cumhuriyet Savcısı’ndan (« Cumhuriyet   Savcısı ») bir soruşturma başlatması, başvuranın şikayetlerinin dinlenmesi ve ayrıca olayların   ve suçlanan görevlilerin olası sorumluluklarının belirlenmesi talimatını vermiştir.   Cumhuriyet savcısı, 16 Ocak’ta başvuranı sorgulamıştır. Bu görüşmede başvuran 21 Kasım   tarihinde yaptığı son ziyaret sırasında ve Pazaryeri cezaevinde geçen tüm süre içerisinde   tanık olduklarını anlatmış ve sorumluların oğlunun derhâl hastaneye yatırılmasını veya en   azından yakın izlemeye alınmasını hiç düşünmediklerini dile getirmiştir. Başvurana göre ne   olursa olsun, oğlunun kemerini yanında bulundurmasına asla izin verilmemeliydi.   Ertesi gün, Cumhuriyet savcısı, cezaevi müdür yardımcısı E.E.’yi dinlemiştir. E.E.,   öncelikle Geren’in Bilecik cezaevine geliş şartlarını dile getirmiştir. Daha sonra, gece yarısı   yoklaması sırasında ilgili şahsın intihar etme eğiliminde olduğunu gösterecek hiçbir anormal   davranışta bulunmadığını eklemiş, ailesinin de kendisinin ruhsal durumunun bu denli bozuk   olduğu hakkında cezaevi idaresini uyarmadığını, aksi takdirde nakil esnasında alışılagelen   önlemlere ilaveten, bu davada olması gerektiği gibi, diğer önlemlerin de alınacağını beyan   etmiştir. Olaydan hemen sonra sorgulanan diğer iki mahkûmun hiçbir şey duymadıkları   yönünde ifade verdiklerini hatırlatan E.E., cezaevi personelinin bu olayda hatalı davrandığını   iddia etmenin mümkün olamayacağını savunmuştur.   Yine 17 Ocak 2002 tarihinde, Cumhuriyet savcısı Geren’in hangi şartlarda vatani   görevini yerine getirdiğini öğrenmek, 22 Kasım 2001 tarihli psikiyatri raporunu ve   müteveffanın ettiği telefonların listesini elde etmek için birçok idari makama yazılar   göndermiştir. Özellikle, Eskişehir Devlet Hastanesi’nden Geren’e konulan tam teşhisin   bildirilmesini istemiş, hastalığının kendine has belirtilerini ve bu belirtilerin ne zaman ortaya   çıktığını, hastanede tedavi gördükten sonra iyileşip iyileşmediğini ve bu hastalığın hapishane   hayatıyla uyumlu olup olmadığını sormuştur.   Diğer taraftan, Pazaryeri savcısı Cezaevi idaresinden, olayla ilgili yürütülen disiplin   soruşturması ile idari soruşturmaların dosyalarını, 20-23 Kasım 2001 tarihleri arasındaki   dönem için gardiyan listesi kayıtlarını, müteveffanın hapsedildiği koğuşların ve hücre   arkadaşlarının listesini ve müteveffanın özel eşyalarının dökümünü istemiştir. Cumhuriyet   savcısı, ayrıca müteveffanın kaç defa cezaevi doktoru tarafından muayene edildiğini,   kendisine hangi ilaçların yazıldığını ve gardiyanlara ait sabit telefonu nasıl kullanabildiğini   sormuştur.   Cumhuriyet savcısı, son olarak Bilecik cezaevi idaresinden, cezaevine girmeden önce   müteveffanın bir doktor muayenesinden geçirilip geçirilmediğini, hangi amaçla nezaret   hücresine yerleştirildiğini ve niçin kemerinin kendisinde bırakıldığını izah etmelerini   istemiştir. Bunlara ilaveten Cumhuriyet savcısı, 23 ile 24 Kasım 2001 tarihlerinde görevli   olan gardiyanların listesini de istemiş, ailesinin onun ruh hastalığıyla ilgilenilmesini gerçekten   isteyip istemediğini açıklamalarını talep etmiştir.   Pazaryeri ve Bilecik cezaevi savcıları, 21 Ocak 2002 tarihinde gerekli bilgileri   vermişlerdir.   Pazaryeri Cezaevi savcısı özellikle 22 Kasım 2001 günü saat 04:43 sularında C.Ö. ve Ü.Y.   isimli gardiyanların A.C.’yi hücresine götürdükleri sırada Geren’i bir an yalnız bıraktıklarını   ve Geren’in annesiyle konuşmak için gardiyanların kullandığı sabit telefona o zaman   ulaştığını ifade etmiştir.   Bilecik Cezaevi savcısı ise, Geren’in cezaevine girmeden önce, kişisel dosyasında daha   önceki doktor raporları bulunduğu için yeniden doktor muayenesinden geçirilmediğini ifade   etmiştir. Nezaret hücresine yerleştirilmeden önce ilgili şahıs, mevzuata uygun olarak   kendisine sorulduğunda «hiçbir tıbbi sorunu olmadığını» beyan etmiştir, ailesi de hiçbir   şekilde onun ruhsal sorunları olduğunu bildirmemiştir. Savcı, kemerle ilgili olarak,   mahkûmların kemerlerini taşımasına izin veren 005808 sayılı bakanlık kararına atıfta   bulunmaktadır.   Yine 21 Ocak 2002 tarihinde, Cumhuriyet savcısı başgardiyan K.A.’yı sorgulamıştır.   Kendisi, müteveffayı canlı olarak en son saat 23.50 civarında gördüğünü, o anda her şeyin   normal göründüğünü ifade etmiştir. K.A. ayrıca, çalıştıkları kuruluşta nezaret koğuşundaki   hücrelerin parmaklıklı olduğunu, izdihamı önlemek ve diğer mahkûmları rahatsız etmemek   amacıyla bu koğuşun giriş kapısının daima kapalı tutulduğunu ve ihtiyaç duyulduğunda iç   mahalin gözetimini yapmak için « sözkonusu kapının hava deliklerinden bakıldığını »   belirtmiştir.   Ertesi gün, Cumhuriyet savcısı, Geren’in tutuklu bulunduğu dönemde Pazaryeri cezaevi   savcısı olan M.K.’yı dinlemiştir. M.K., bu kuruluştaki görevini yerine getirirken, ruhsal   sorunu olan bir kimseyi görmediğini ifade etmiştir. Bu dönemde, ne Geren’in, ne   gardiyanların kendisine böyle bir endişeden söz ettiklerini belirttikten sonra, yalnızca koğuş   arkadaşlarının söylediklerine göre, Geren’in kendi kolunu kendisinin kırdığı olaydan sonra   ağır bunalım anları yaşadığını ve hapishane ortamına katlanamadığını ifade etmiştir.   M.K. ayrıca, oğlunun babasızlıktan kaynaklanan sorunlarıyla ilgili olarak başvuranla   konuştuklarını ve hatta bu yüzden ilgili şahsın Eskişehir Devlet Hastanesi psikiyatri bölümüne   sevk edilmesini emrettiğini belirtmiştir.   Cumhuriyet savcısı, R.R. ve H.B. isimli mahkûmları bir kez daha sorgulamıştır. Bu   sorgulamada H.B., R.R.’nin aksine, nezaret koğuşunda kaldığı günlerde müteveffayla hiç   konuşmadıklarını ifade etmiş, Geren’in sık sık yemek tepsisine hiç dokunmadan koridora   bırakmasının dikkatini çektiğini söylemiştir. R.R.’ye hiçbir şey yiyemediğini söylediğini   belirten H.B., ayrıca gece yarısından saat 3.30’a kadar şüpheli hiçbir şey duymadığını da   beyan etmiştir.   Müteveffayla daha önce birkaç kelime konuşmuş olan R.R., ölümünden bir gün önce onun   kendi kendine konuştuğunu ve normal koğuşlara ne zaman nakledileceğini ve annesinin ne   zaman ziyaretine geleceğini sorduğunu duyduğunu ifade etmiştir. Bazen Ayhan isimli   birinden bahsettiğini söyleyen R.R., olayın gerçekleştiği gece saat 00.15 sularında, koğuşta bir   gürültü duyulduğunu, bunun üzerine Geren’in düştüğünü söylediğini belirtmiştir. R.R., kitap   okuduğu için geç saatlere kadar uyanık kaldığı halde bu gürültünün duyduğu son gürültü   olduğunu ve ceset bulunana kadar başka bir ses duymadığını açıklamıştır.   R.R. ayrıca, gardiyanların koğuşun giriş kapısındaki hava deliklerinden bakarak 3 nolu   hücreyi görmelerinin madden mümkün olmadığını, zira oradan sadece 1 nolu hücrenin   görülebildiğini ifade etmiştir.   Cumhuriyet savcısı, 23 Ocak günü gardiyan Ö.Ş.Z.’yi dinlemiş ve o da daha önce   söylediklerini tekrarlamıştır.   Cumhuriyet savcısı ayrıca H.G. ve Y.P. isimli tutukluları da dinlemiştir. Olayın geçtiği   dönemde nezaret koğuşunda yemek servisi yapmakla görevli olan H.G., Geren’in yemeklerini   bitirip bitirmediğini bilmediğini, zira kurallara uygun olarak tepsisini daima temizlenmiş   vaziyette geri verdiğini ve verirken de hiçbir şey söylemediğini ifade etmiştir. H.G., ayrıca,   üzücü olayın meydana geldiği gece R.R.’ye iftar yemeğini vermek üzere girdiğinde onun   henüz yatmadığını belirtmiştir.   Pazaryeri Cezaevinde Geren’in yanında kalan mahkumlardan biri olan Y.P. de kendi   ifadesinde, onun sadece bisküvi, süt ve maden suyu ile beslendiğini ve verilen yemekleri   yemediğini anlatmıştır. Kendisinin açığa vurmadığı bazı sorunlarla pençeleştiğini ve   kompülsif davranışlara sahip olduğunu ifade etmiştir.   Aynı gün, Cumhuriyet savcısı, Geren’in kesin ölüm şartlarının doğrulanması amacıyla   klasik bir otopsi yapılmak üzere cesedin mezardan çıkarılmasını emretmiştir.   Ocak 2002 tarihinde, Bilecik Cumhuriyet savcısı, başvuranın aradığı ve onun arandığı   telefon görüşmelerinin tarihlerini bildirmiştir. Buna göre başvuran, cezaevi idaresi tarafından   20, 21 ve 22 Kasım 2001 tarihlerinde sırasıyla saat 23’te, saat 07:49’da ve saat 11:28’de   aranmışken, kendisi 11 Kasım 2001 tarihinde, cezaevi savcıları N.A. ve E.K.yı saat 13:55 ile   :23 arası tam beş sefer aramıştır.   Yine 25 Ocak 2002 tarihinde, Cumhuriyet savcısı, Geren’i son kez muayene eden doktor   A.G.D.’nin ifadesine başvurmuştur. Tespit ettiği yara izleri dışında, A.G.D., ilgili şahısla ilgili   olarak onun « saldırgan ve taşkın davranışlar » sergilediğini ve dengesiz davranışlara sahip   olduğunu, ancak psikiyatrik durumunun çok vahim olmadığını, intihar etmesine şaşırdığını   beyan etmiştir.   Cumhuriyet savcısı, ayrıca hükümlüler A.C., C.A. ve E.K.’yı, gardiyanlar Ü.Y., C.Ö.,   H.C., F.B. ve Y.K.’yı, jandarma karakolundan astsubay L.A.’yı ve Pazaryeri sağlık merkezi   ikinci doktoru İ.K.’yı dinlemiştir. A.C. ifadesinde, müteveffayla niçin kavga ettiklerini bir kez   daha anlatmıştır. 4 nolu koğuşa geldikten sonra müteveffanın saçma sapan düşünceler ortaya   attığını, diğerleriyle birlikte yemek yemeyi reddettiğini, devamlı volta atıp, sigara içtiğini ve   kimseyle konuşmadığını, ayrıca her şeyden korktuğunu ve tanımadığı herkesi kendisi için   potansiyel düşman olarak gördüğünü ifade etmiştir.   Bu ifadeler C.A. ve E.K.’nin ifadeleriyle desteklenmiştir. E.K. ayrıca, Geren’in cesedinin   fotoğraflarında görülen giysilerin A.C. ile kavga ettiği sırada üzerinde olan giysilerle aynı   olduğunu belirtmiştir.   Gardiyanlar da kendi cephelerinden, Geren’in çelişkili davranışlarıyla ilgili gözlemlerini   ve kendi kendine kolunu kırdığı olay hakkında daha önce verdikleri ifadeleri tekrarlamışlar,   müteveffanın A.C. ile olan atışmalarını, diğer mahkumlardan duyduğu endişeleri ve 21 Kasım   tarihinde başvuranın ziyaretiyle ilgili tüm bildiklerini anlatmışlardır.   Kasım 2001 tarihinde başvurandan oğlu için satın alması istenen ilaçları yazan doktor   İ.K. verdiği ifadede, ilgili şahsı bir defa gördüğünü ve bu görüşme sırasında kendisinde hiçbir   psikolojik bozukluk gözlemlemediğini belirtmiştir.   Ocak 2002 tarihinde, Geren’in cesedi mezardan çıkarılmış ve Adli Tıp Kurumu   morguna götürülmüştür. Cumhuriyet savcısı, derhâl klasik bir otopsi ameliyatı yapılmasını   emretmiştir.   Diğer taraftan, Pazaryeri cezaevinde yatan diğer iki mahkum K.Ö. ve S.S.’nin ifadeleri   alınmıştır. Bu şahıslar da yine, Geren ile A.C.’yi karşı karşıya getiren olayın gelişimini   doğrulamışlardır.   Şubat 2002 tarihinde, Cumhuriyet savcısı, Bilecik cezaevinin gardiyanları E.G. ve   M.A.K.’yı tekrar sorgulamış ve kendileri daha önce verdikleri ifadeleri yinelemişlerdir. 1   Mart 2002 tarihinde ifadesine başvurulan müteveffanın erkek kardeşi M.A.G., bildiği   kadarıyla kardeşinin yargıyla karşı karşıya gelmeden önce hiçbir psikolojik sorunu   olmadığını, ancak tutukluluk süresinin sonlarına doğru her şeyden kuşku duymaya başladığını   ve ailesini tedirgin ettiğini belirtmiştir.   Mart 2002 tarihinde, başvuran, oğlunu öldürdükleri gerekçesiyle Ö.S.Z. ve M.A.K   isimli gardiyanlar hakkında Bilecik Savcılığı’na ikinci bir suç duyurusunda bulunmuştur.   Aynı zamanda, ilk soruşturmayı yapan savcı A.D.’nin ve ölüm sonrası incelemeye katılan   görevlilerin de yetkilerini suiistimal ettikleri ve delilleri kararttıkları için mahkûm   edilmelerini talep etmiştir.   Başvuran, bir kimsenin tahliyesine birkaç gün kala canına kıymaya karar vermesinin   şaşılacak bir durum olduğunu savunmaktadır. Ceset üzerinde gözlemlenen şiddet izlerine   dikkat çeken başvuran, 1,82 boyundaki oğlunun 1,54 m yükseklikte sabitlenen bir düğüm   sayesinde kendi kendini asabilmesinin imkânsız olduğunu iddia etmektedir. Diğer taraftan,   gardiyanların 15 ila 30 dakikalık aralıklarla yoklama yaptıkları kabul edilse bile, intihar   olduğu iddia edilen olay saat 03.00 ile 03.30 arası meydana gelmiş olmalıdır, oysa adli tıp   raporuna göre ölüm saat 22.30 ile 01.30 arası gerçekleşmiştir.   Başvuran, oğlunun gerçekten intihar ettiği varsayılsa bile, cezaevi idaresinin oğlunu uygun   bir biçimde gözetim altında tutmak suretiyle korunmasını sağlayamadığı ve daha da ileri   giderek kemerini taşımasına izin verdiği için sorumlu tutulması gerektiğini savunmaktadır.   Nisan 2002 tarihinde, Cumhuriyet savcısı, başvuranın erkek kardeşi T.K.’yı dinlemiştir.   Kendisi tutuklanmasına kadar yeğeninin hiçbir psikolojik sorun yaşamadığını doğrulamıştır.   Ertesi gün yeniden sorgulanan Geren’in erkek kardeşi, daha önceki ifadesini yinelemiştir.   Nisan günü Cumhuriyet savcısı tarafından bir kez daha dinlenen başvuran, ifadesinde,   özellikle oğlunun hastaneye yatırılması yönündeki talepleri karşısında Pazaryeri ve Bilecik   cezaevi savcılarının ilgisiz kalmalarından şikâyetçi olduğunu belirtmiştir. Bununla birlikte,   ölüm sonrası incelemeyi yöneten savcı A.D. hakkındaki şikâyetini geri çekmiştir.   Cumhuriyet savcısı, 23 ve 30 Nisan 2002 tarihleri arasında, F.A., E.D., K.A., Y.K., S.T.,   T.D., E.E., E.G. ve S.Y. isimli Bilecik Cezaevi gardiyanlarını sorgulamıştır. Bu kişilerin   ifadeleri, ölüm koşullarıyla ilgili yeni bir şey ortaya koymamıştır, zira hepsi olaya   karışmadıklarını beyan etmişlerdir. Bunun dışında, cezaevinde çalışan personel sayısının   yetersiz olduğunu ve dolayısıyla idarenin nezaret koğuşunu daimi bir gardiyanla kontrol   etmesinin mümkün olmadığını belirtmişlerdir. Ayrıca, D koğuşu gardiyanlarının nöbetleşe   çalışarak her yarım saatte bir bu koğuşu kontrol etmek zorunda kaldıklarını ifade etmişlerdir.   M.A.K. buna ilave olarak, koğuş kapısındaki hava deliklerinden 3 nolu hücrenin   gözetilmesinin mümkün olmadığını vurgulamış, zaten kendilerinin de oraya giremediklerini,   zira anahtarların sadece müdür yardımcısında bulunduğunu söylemiştir. M.A.K. ayrıca   ifadesinde, bu koğuşun genellikle ve tutuklular çağırmadıkça, her şeyin yolunda olup   olmadığını kontrol etmek için onlara belli etmeden ve hava delikleri açılmaksızın dışarıdan,   yani koğuş kapısının arkasından kulak verilerek gözetlendiğini belirtmiştir.   Mayıs 2002 tarihinde, Cumhuriyet savcısı, hapishane arkadaşı R.R.’yi bir kez daha   sorgulamıştır. Daha önceki ifadelerini tekrarlayan R.R., arkadaşının intihar ettiğine inandığını   belirtmiştir.   Mayıs 2002 tarihinde savcı, başvuranı, savcılığa ve bakanlığa yaptığı suç duyurularıyla   ilgili olarak dinlemek istemiştir. Başvuran, oğlunun durumu karşısında cezaevi yetkililerinin   sergiledikleri vurdumduymaz davranışlardan şikâyetçi olduğunu bir kez daha ifade etmiştir.   Cumhuriyet savcısı, 27 Mayıs ile 6 Haziran 2002 tarihleri arasında, başvuranın ölüm   sonrası incelemenin yapılışıyla ilgili şikâyeti hakkında gardiyan Ö.Ş.Z., adli tabip K.M.B. ve   Ü.Ş.’yi dinlemiştir. Hepsi, haklarındaki suçlamaları reddetmişler ve müdahalelerinin kurallara   uygun olduğunu ve o sırada klasik otopsi yapılmasını gerektirecek bir durumun   gözlemlenmediğini ifade etmişlerdir.   Adli Tıp Kurumu, 29 Mayıs tarihli klasik otopsi raporunu, 12 Haziran 2002 tarihinde   savcılığa iletmiştir. K.M.B.’nin tespitlerini doğrulayan ve gerekli tüm araştırmalar yapıldıktan   sonra düzenlenen bu raporda, sol kemer altında görülen iz haricinde herhangi bir zehirlenme   belirtisine veya darp ve cebir izine rastlanmadığı, ölümün asılma yoluyla intihar sonrası   gerçekleştiği belirtilmektedir.     Haziran 2002 tarihinde, Cumhuriyet savcısı, yapılan soruşturmalar hakkında 31 Aralık   tarihinde çıkan takipsizlik kararını doğrulayan sonuç raporunu Adalet Bakanlığı’na   bildirmiştir. Savcı, özellikle Geren’in 23 Kasım 2001 tarihinde ön muayeneden geçirilmeden   Bilecik cezaevine kabul edilme sebebini, cezaevi doktorunun hastalık izninde olmasına ve   nöbetçi doktor getirtmek için yeterli zaman bulunmamasına bağlamış, ayrıca Geren’in hiçbir   zaman bir doktora görünmeyi talep etmediğini bildirmiştir. Üstelik, Pazaryeri idaresi,   cezaevine ilaçları olmadan gelen ilgili şahsın psikiyatrik sorunlarıyla ilgili olarak gerektiği   gibi uyarılmamıştır. Diğer taraftan, A.G.D.’nin vermiş olduğu yegâne sertifikada « acil »   ibaresi bulunmuyordu. Ayrıca, Adalet Bakanlığı’nın onayı olmadan ilgili şahsın cezaevi   dışındaki bir hastane ortamına sevk edilmesi sağlanamazdı, böyle bir onayın alınması için   gerekecek zaman göz önüne alındığında, tüm girişimlerin bu trajediyi önlemeye yeterli   olamayacağı da açıktır.   Cumhuriyet savcısı, buradan yola çıkarak 14 Haziran 2002 tarihinde, bu davada ihbar   edilen gardiyanlar hakkında kamu davası açılmasının gerekli olmadığına hükmetmiş ve ilgili   kişiler için takipsizlik kararı almıştır. E.K., N.A. ve A.D. isimli savcılar hakkındaki dava ise   düşmüştür.   Başvuran, cezai müeyyide istemlerinde ileri sürdüğü gerekçeleri yineleyerek Eskişehir   Ağır Ceza Mahkemesi önünde bu karara itiraz etmiştir. 30 Temmuz 2002 tarihinde, bu   başvuru reddedilmiş ve konuyla ilgili karar 8 Ağustos 2002 tarihinde tebliğ edilmiştir.   Yine 30 Temmuz 2002 tarihinde, Adalet Bakanlığı Ceza Davaları Müdürlüğü, başvurana   gönderdiği cevap yazısında üç savcı hakkında herhangi bir adli işlem başlatılamayacağını   bildirmiştir.   D. Hapishane arkadaşı R.R.’nin daha sonraki ifadeleri   Bu arada tahliye edilen eski hapishane arkadaşı R.R., 24 Aralık 2002 tarihinde, Star TV   kanalındaki bir televizyon programına katılmıştır. Bu programda, kendisinin bir cinayete tanık   olduğunu söylemiştir. Televizyon yayınında, R.R.’nin kameramanlar eşliğinde başvuranın   evine gittiği görüntülenmiştir. R.R. televizyonculara olanları anlatırken, aslında müteveffanın   M.A.K., Ö.Ş.Z., E.G. ve K.A. isimli gardiyanlar tarafından öldürüldüğünü ve o ana kadar aynı   sonu paylaşmaktan korktuğu için bu şüpheli ölüm hakkında konuşmadığını söylemiştir.   Kısacası R.R., daha önce mecburiyet karşısında verdiği ifadelerin doğru olmadığını, olayın   gerçekleştiği gece uyumadığını, dört gardiyanın arkadaşını dövdüğünü duyduğunu ve en son   olarak da boğulan bir kişinin iniltilerini işittiğini söylemekteydi. R.R.’ye göre, olaya karışan   şahıslar daha sonra ölü bedeni asmak suretiyle intihar süsü vermişlerdi.   R.R., 15 Ocak 2003 tarihinde yakalanmış ve tutuklanmıştır.   Şubat 2003 tarihinde, Bilecik Cumhuriyet savcısı, medya yoluyla iftira atmak, şantaj   yapmak ve sahte ihbarda bulunmak suçlarından R.R. hakkında dava açmıştır. R.R.’nin   uyruksuz ve sabıkalı bir sahtekâr olduğuna dikkat çeken savcı, verdiği kararın gerekçesi   olarak, kendisinin tuhaf ve uydurma söylemleriyle tanındığını, örneğin bir defasında   kendisinin erselik ve milyarder Bill Gates’in babası olduğunu iddia ettiğini öne sürmüştür.   Televizyon ekranlarına çıkana kadar böyle bir olayı hiçbir zaman adli makamların önüne   taşımamış olan bu kişi, programdan sonra kaybolmuştur. Ortaya attığı iddialar yüzünden dört   gardiyanın aileleri çeşitli tehditlere, göz korkutmalarına maruz kalmışlar ve üstelik gereksiz   yere açılan ikinci bir adli soruşturma dolayısıyla sıkıntılı günler yaşamışlardır. Aslında R.R.,     televizyona çıkmadan önce Bilecik’e gelmiş, cezaevi personeliyle görüşmek istemiş ve daha   sonra «Baybars [Geren] ailesi beni ifademi değiştirmeye ikna etmeye çalışıyor ve bunun için   bana para teklif ediyor, ya siz benim için ne yapabilirsiniz ?» tarzındaki sözlerle üstü kapalı   olarak tehdit ettiği gardiyan K.A. ile ısrarla konuşmak istemiştir.   Nisan, 1 ve 3 Temmuz ve 12 Ağustos 2003 tarihli duruşmalar sırasında hakimler   tarafından dinlenen davacı ve tanıklar, ifadelerini yinelemişler ve Geren’in ölümüyle   sonuçlanan olaya hiçbir şekilde bulaşmadıklarını ifade etmişlerdir.   R.R., 9 Mart 2004 tarihinde Bilecik Ceza Mahkemesi önüne çıkmıştır. R.R. Baybars   Geren’in M.A.K., Ö.Ş.Z., E.G. ve K.A. tarafından asıldığı izleniminde olduğunu, doğrudan   bir şey görmediğini, ancak o gece hücrelerin bulunduğu bölümde bir gardiyanın görevli   olduğunu, ancak diğerlerinin de girip çıktığını, Baybars Geren’in intihar ettiğini   düşünmediğini, televizyon programına çıkmak için para almadığını belirtmiş ve hapishane   görevlileri ile görüşerek para istediği iddiasını reddetmiştir.   R.R., 10 Mart 2005 tarihinde tahliye edilmiştir. Bilecik Ceza Mahkemesi 18 Eylül 2007   tarihinde R.R.’yi hakkındaki şantaj yapmak ve iftira atmak suçlamalarından beraat ettirmiş,   yalan ihbarda bulunmaktan suçlu bularak hapis cezasına çarptırmış ve daha sonra bu ceza   1.800 YTL para cezasına çevrilmiştir.   Bu karar, tarafların temyize gitmemesi üzerine 5 Şubat 2008 tarihinde kesinleşmiştir.   HUKUK   I. AİHS’NİN 2. VE 3. MADDELERİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI HAKKINDA   Başvuran, oğluyla ilgili davanın etkili bir soruşturma yapılmadan hatalı bir şekilde intihar   olayı şeklinde sonuçlandırıldığını iddia etmektedir. Ona göre, Geren gardiyanları tarafından   öldürülmüştür.   Ayrıca müteveffanın intihar ettiği varsayılsa bile, bu trajediyi önleme çabasını   göstermeyen Devlet görevlilerinin sorumluğu bulunmaktadır.   Bu konuyla ilgili olarak, başvuran, AİHS’nin 2/1 maddesine atıfta bulunmaktadır.   Başvuran ayrıca, oğluna sağlığında uygulanan kötü muameleden de şikâyetçi olmakta ve   AİHS’nin 3. maddesinin ihlâl edildiğini savunmaktadır.   Hükümet, bu iddialara itiraz etmektedir.   A. Tarafların argümanları   1. Hükümet   Hükümet, başvuranın cinayet iddialarını destekleyen görgü tanığı gibi inandırıcı hiçbir   delilin bulunmadığını anımsatmaktadır. Geren’i tanımayan Bilecik gardiyanlarının   masumiyetleri hakkında şüphe uyandıracak ve bu eylemi gerçekleştirmelerine neden olacak   herhangi bir gerekçe bulunmamaktadır. Buna karşın, cezaevi personelinin ve müteveffa     Geren’in hapishane arkadaşlarının verdiği ifadeler ve yine adli tıp raporları kendi kendini   öldürdüğü tezi ile tamamen uyuşmaktadır.   Geren’in kendisine karşı korunması konusuyla ilgili olarak Hükümet, bu davada, önceden   kestirilmesi güç davranışlarıyla tanınan birinin başına gelen bu dramı engellemek için   imkânsızı gerçekleştirmedi diye cezaevi idaresini suçlamanın mümkün olmadığını, bu konuda   alınan önlemlerin ötesinde alınacak önlemlerin olayın meydana geldiği dönemde Geren’in   kendi hayatına kıyabileceği yönünde hiçbir bilgiye sahip olmayan yetkililer için aşırı yük   oluşturacağını öne sürmektedir. Müteveffanın Bilecik cezaevine naklinden önce yaşananları   hatırlatan Hükümet, Geren’in kasten kendi kolunu kıracak derecede saldırgan bir kişiliğe   sahip olduğunu kabul etmektedir. Ancak, kendisine veya başkalarına şiddet uygulayabilecek   yapıda olduğu bilinse bile, “gerçek ve yakın bir intihar” riskinin olduğunu tahmin etmek   oldukça güçtür.   Hükümet, bu konuyla ilgili olarak, Geren’in Eskişehir Devlet Hastanesi’ne sevk   edilmesinde «adli» değil «normal» prosedürün uygulandığını savunmaktadır. Bu nedenle,   kendisini tedavi eden servis, ilgili şahsın psikiyatri dosyasını cezaevi yetkililerine   iletmediğinden, yetkililer konulan teşhis hakkında bilgi sahibi olamamışlardır.   Diğer taraftan, Geren de bu teşhis veya tıbbi dosyadan ne cezaevi makamlarına ne aynı   hafta kendisini muayene eden iki doktora söz etmiş, rutin kontrolleri için yeniden hastaneye   gitmeyi bile talep etmemiştir. Bu şartlar altında yetkililerin, sadece birkaç gün cezası kalan   Geren ile ilgili tıbbi bilgileri öğrenmek için gereğinden fazla vakit ayırmalarına gerek   bulunmamaktadır.   Hükümet, ayrıca, bu davada resen veya başvuranın şikâyeti üzerine yürütülen üç cezai   soruşturmanın hiçbir eleştiriye mahal vermeyecek nitelikte olduğunu ileri sürmektedir. İlgili   savcılar kararlarını kurmadan önce müteveffayı tanıyan davacıları, cezaevi personelini ve   hapishane arkadaşlarını sorguladıklarını, ayrıca tıbbi deliller dahil gerekli tüm delilleri   topladıklarını yinelemektedir. Üstelik, gardiyanların olası hatalarını ortaya çıkarmak üzere   Bilecik cezaevi bünyesinde bir idari soruşturma yapılmıştır.   Hükümet, bu argümanlarını desteklemek üzere, bu davanın oluşma koşullarıyla Birleşik   Krallık aleyhine Keenan davası (no 27229/95, CEDH 2001-III) ve Türkiye aleyhine Uçar   davası (no 52392/99, 11 Nisan 2006) davalarında incelenen koşulları karşılaştırmaktadır.   Hükümet, Mark Keenan davasının aksine Geren davasında - müteveffa Cemal Uçar   davasında olduğu gibi (Uçar, söz konusu bölüm, prg. 87) – daha önce intihar girişimi   olmadığı, bu yönde herhangi bir tedavi görmediği ve düzenli doktor kontrolünden geçmediği,   davranışlarının kabalık ve saldırganlık şeklinde kendisini gösterdiği konusunu ön plana   çıkarmaktadır.   Bu bağlamda, Hükümet’e göre, Geren’in durumunu daha önce intihar edebileceği izlenimi   vermeyen ve bu yönde hiçbir tıbbi tedavi görmeyen Uçar’ınkiyle karşılaştırmak daha doğru   olacaktır. Uçar davasında, AİHM, mağdurun hapishane arkadaşlarına kendisini öldüreceğini   söylemesine fazla ağırlık vermemiştir. Bu davada da yalnızca başvuranın oğlunun psikiyatrik   hastalığıyla ilgili olarak savcıyı bilgilendirdiği iddiasına ki bu tür bir bilgi Uçar davasıyla   kıyaslayınca çok daha az vahimdir, dayandırılması dolayısıyla AİHM’nin yine aynı yönde   karar vermesi gerekmektedir.     2. Başvuran   Başvuran, öncelikle, şüpheli olarak nitelenen ölüm nedenine ışık tutacak bir otopsinin   zamanında yapılmamasından şikâyetçi olmaktadır.   Yazılarından da anlaşıldığı gibi bilgisayar mühendisi olan Geren, kültürlü ve dürüst bir   insandı, kendine özgüveni ve iyi bir işi vardı. Kendisini öldürmesi için hiçbir sebep yoktu.   Cezaevi personelinin de kabul ettiği gibi, oğlu öldürüleceği endişesiyle annesini iki kez   aramıştı. Televizyon ekranları karşısında ifadesini değiştiren ve Geren’in gardiyanlar   tarafından öldürüldüğünü ileri süren R.R.’nin söylediklerine bakarak, olayın böyle cereyan   ettiğini söyleyebiliriz.   Başvurana göre, R.R.’nin kaygı verici beyanlarından sonra ortaya çıkan belirsizliği ortadan   kaldırmak veya teyit etmek için uygun ek soruşturmaların yapılması gerekiyordu. Bu konuyla   ilgili olarak başvuran, R.R.’nin davasında yargıçların başından beri önyargılı davranarak   karşılarında akli dengesi bozuk, yalancı, uyruksuz bir şahsiyet olduğunu varsayarak tarafsızlık   ve hakkaniyet ilkelerini ihlâl ettiklerini ve davanın yanlış sonuçlandığını ileri sürmektedir.   Başvuran, bu iddiaların aslında hiç kimse tarafından araştırılmadığını savunmaktadır.   Oğlunun psikolojik sorunları konusunda ise başvuran, dosyadaki belgelere dikkat çekerek,   en azından savcı M.K. ve E.K, doktor A.G.D., psikiyatr R.A. ve astsubay L.A.’nın bunları   inkâr edemeyeceklerini savunmaktadır. Oysa, yetkililer bu sorunları görmezden gelmişler ve   düzenli olarak gözetilmeyen bir hücrede tek başına kalan Geren’in kemer taşımasına izin   vermişlerdir.   B. AİHM’nin değerlendirmesi   1. Kabuledilebilirliğe ilişkin   Hükümet, bu dava başvurusunun kabuledilebilirliğini engelleyici bir itiraz ileri   sürmemiştir. AİHM, kendi açısından, AİHS’nin 35. maddesinde öngörülen başka bir   kabuledilemezlik gerekçesi tespit etmemiştir.   AİHM, davayı kabuledilebilir olarak ilan etmektedir.   2. Esasa ilişkin   AİHM, AİHS’nin 2. maddesinin 1. paragrafının ilk cümlesinin Devletlere iç hukuki düzende   kendi yargısına tabi kişilerin keyfi ve kanunsuz olarak yaşamına son vermelerini yasakladığı   gibi, üçüncü kişilerin eylemlerine ya da gerektiğinde kendi eylemlerine karşı korumak   amacıyla gerekli tüm tedbirleri almaları yönünde pozitif yükümlülük getirdiğini bir kez daha   hatırlatır (bakınız, örneğin, Türkiye aleyhine Tanrıbilir davası, no 21422/93, prg. 70, 16   Kasım 2000 ; Keenan, sözü geçen bölüm, prg. 88-89).   Bu bağlamda, AİHM, ayrı ayrı değerlendirilmesi gereken iki bölüm olduğunu tespit   etmektedir.   a) Geren’in hayatını başkalarının eylemlerine karşı koruma yükümlülüğü   Başvuran, esas itibariyle, oğlunun nezaret hücrelerini kontrol etmekle görevli Bilecik   cezaevi gardiyanları tarafından kasten öldürüldüğünü iddia etmektedir.     Öncelikle bu dosyada, Geren’in Bilecik cezaevine nakledilmesinden sonra hayatının   herhangi bir şekilde başkaları tarafından tehdit edildiğini gösteren veya kavgalı olduğu eski   koğuş arkadaşı A.C.’nin intikam alma olasılığını güçlendiren hiçbir delil bulunmadığını   vurgulamak uygun olacaktır.   Bu olayla ilgili olarak, Geren’in vücudunda tespit edilen lezyonların ve dosyada yer alan   fotoğraflarda görülen kan izlerinin cinayet tezini desteklememektedir, zira bulundukları yer ve   doğaları itibariyle A.C. ile tutuştukları kavgada aldığı darbelerden kaynaklandıkları açıktır.   Bilecik cezaevi personeli ile ilgili olarak ise AİHM, hem gardiyanların iki gün önce gelen   bir tutukluyu başka iki tutuklunun daha bulunduğu kapalı bir yerde öldürmek istemelerini   haklı gösterecek, hem bu yönde yürütülen soruşturmaların dürüstlüğünün sorgulanmasını   gerektirecek herhangi bir neden göremediğinden, onları aklayan soruşturma sonuçlarını   onaylamaktadır.   AİHM’ne göre, başvuranın kendi isteğiyle ölüm sonrası inceleme hakkındaki şikâyetini   geri çektiği dikkate alındığında, ilk etapta klasik otopsinin yapılmaması, bu soruşturmaların   düzgünlüğüne gölge düşürmemektedir. Ne olursa olsun, gecikilmeden mezardan tekrar   çıkarılarak –klasik otopsi yapılması– intihar gerçeğini doğrulamış ve müteveffanın   yakınlarının bu konudaki kuşkularını ortadan kaldırmıştır (yukarıdaki ilgili paragraflar–   konuyu ilgilendiren ilke hakkında, bakınız, Türkiye aleyhine Çalışkan ve diğerleri davası, no   13094/02, prg. 50 sonunda, 27 Mayıs 2008).   Bu kuşkular, kısmen Geren’in kişisel durumundan kaynaklanmıştır ve müteveffanın   yakınlarına göre onun gibi umut dolu bir insanın tahliyesinden birkaç gün önce asla intihar   etmeyeceği yönünde oluşan bu kanı, her ne kadar meşru ise de, dosyada Geren’in ceza infaz   hakiminin kendisi için tahliye kararı vermeyi düşündüğünü bildiğini ve kendisinin böyle   sevindirici bir olayın sonuçlarını takdir edecek kapasitede olduğunu gösteren hiçbir delil   bulunmadığını da kabul etmek gerekir.   Buna rağmen AİHM, başvuranın daha sonra kendini, kuşkularını körükleyecek ve bir   adaletsizlik olduğu düşüncesine kapılabileceği bir durumda bulabilmiş olabileceğini kabul   etmektedir. Gerçekten de, 24 Aralık 2002 tarihinde, – diğer koğuş arkadaşı H.B. gibi, üzücü   olayın meydana geldiği gece hiçbir şey görmediğini ve duymadığını ifade eden – müteveffa   oğlunun eski hapishane arkadaşlarından biri olan R.R., bir televizyon programı çerçevesinde   başvuranın evine gelerek, oğlunun aslında Bilecik cezaevi gardiyanları tarafından işlenen ve   intihar süsü verilen bir cinayete kurban gittiğini ve kendisinin aynı kaderi paylaşmaktan   korktuğu için şimdiye kadar bunu söyleyemediğini itiraf etmiştir.   Bununla birlikte, her ne kadar huzur bozucu gibi görünse de AİHM, R.R.’nin sözde   pişmanlık duygusuyla ortaya attığı bu hikâyeye fazla ağırlık verilmemesi gerektiği   kanaatindedir, zira R.R.’nin tahliyesinden hemen sonra, artık kendisinden intikam   alınabileceği korkusu ortadan kalkmışken, yetkili makamlara başvurması gerekirdi. AİHM,   belli başlı delillerle birlikte bilhassa R.R. aleyhine açılan dava dosyasını gereği gibi   inceledikten sonra, R.R.’nin ifadelerini samimi bir şahitlikten uzak, iftiralarla dolu bir yalan   furyası olarak değerlendiren ve başvuranın iddialarını destekleyecek nitelik taşımadığına   hükmeden Bilecik Ceza Mahkemesi kararının doğruluğunu sorgulayacak herhangi bir kanıtın   bulunmadığı kanaatindedir (bu görüşün açıklaması için, bakınız Türkiye aleyhine Akdoğdu   davası, no 46747/99, prg. 40, 18 Ekim 2005; Türkiye aleyhine A.K. ve V.K. davası, no   38418/97, prg. 36, 30 Kasım 2004).     Bu itibarla, R.R.’yi mahkûm eden kararın 5 Şubat 2008 tarihinde kesinleştiğini vurgulamak   yerinde olacaktır. İlgili şahsın bu kararı temyize götürmediğini gözlemleyen AİHM,   başvuranın davanın adil ve tarafsız olmadığı şikayetini incelemenin gereksiz olduğu   kanaatindedir.   Sonuç olarak, AİHM, her ne kadar 2. madde açısından itirazı kabil olmayan yeterince   ciddi, belirgin ve tutarlı birtakım emare ya da karineler delil olarak kabul edilse de (Akdoğdu,   söz konusu bölüm, prg. 38), yukarıda ele alınan olaylara ilişkin unsurların bu cinayet iddiası   ile ilgili olarak Devlet aleyhine yeterli kanıt unsuru oluşturmadığı kanaatindedir.   AİHM, ulusal makamların Geren’in intihar ettiği yönündeki tespitlerinden ayrılmasını   gerektirecek geçerli bir neden olmadığını düşünmektedir (Almanya aleyhine Klaas davası, 22   Eylül 1993, prg. 29-30, seri A no 269).   b) Geren’in hayatını kendisine karşı koruma yükümlülüğü   Başvuranın ikinci iddiasına göre, eğer oğlu gerçekten intihar ettiyse, o halde cezaevi   yetkilileri bu riske karşı onu koruma yükümlülüklerini yerine getirmemişlerdir.   Bu iddia karşısında AİHM’nin, hükümlülük koşullarından sorumlu olan yetkililerin   Geren’in intihar etme riski bulunduğunu bildikleri halde, bu riski ortadan kaldırmak amacıyla   makul olarak almaları beklenen önlemleri almadıklarına kesin kanaat getirmesi gerekir   (Tanrıbilir, söz konusu bölüm, prg. 72; Keenan, söz konusu bölüm, prg. 92 ; Akdoğdu, söz   konusu bölüm, prg. 46 ; A.K. ve V.K., söz konusu bölüm, prg. 43 ; Birleşik Krallık aleyhine   Younger davası (karar), no 57420/00, CEDH 2003-I).   Bu itibarla, her türlü özgürlükten mahrumiyetin, doğası gereği, tutuklu veya hükümlü   kişinin psikolojisinin bozulmasına neden olduğunu ve dolayısıyla bunun kırılgan ve   korumasız bir kişinin intihar etme riskini artırabileceğini, bu yüzden ulusal mevzuatların   cezaevi yetkililerine bu kişiler hakkında daha duyarlı ve dikkatli olma görevi yüklediğini ve   tutuklu veya hükümlü kişilerin hayatlarının gereksiz yere tehlikeye atılmasını önleyici   tedbirler getirdiğini anımsatmak yerinde olacaktır. Öncelikle, kesici eşyalara, kemer veya   ayakkabı bağcıklarına el konulması ve gözetim ile doktor muayenesi sisteminin   yerleştirilmesi gibi, bu tip risklerin azaltılmasına yönelik önlemlerin alınması gerekmektedir.   Olayın meydana geliş koşullarına bağlı olarak, bir tutuklu için daha sıkı önlemlerin alınması   gerekebilir. (Tanrıbilir, söz konusu bölüm, prg. 74 ; Keenan, söz konusu bölüm, prg. 90 ve   ; Akdoğdu, söz konusu bölüm, prg. 47 ; A.K. ve V.K., söz konusu bölüm, prg. 44 ; ayrıca   bakınız, Fransa aleyhine Slimani davası, no 57671/00, prg. 27 ve 28, CEDH 2004-IX   (alıntılar)).   Bu davada AİHM, Pazaryeri’ndeki tutukluluk sırasında cezaevi personel ve savcısının   hapishaneden çıkmak için kendi kendine kolunu kırmaya cesaret eden Geren’in   davranışlarının dengesiz ve saldırgan olduğu konusunda hemfikir olduklarını   gözlemlemektedir (yukarıdaki ilgili paragraflar).   Yine 25 Kasım 1999 tarihinde, savcının isteği üzerine, ilgili şahıs psikiyatrik muayeneden   geçirilmiş ve Eskişehir Devlet Hastanesi’nde karakteristik bir şizofreni belirtisi olan akut   paranoid taşkınlık teşhisiyle yoğun tedavi uygulanmış, dört gün sonra, Geren durumunun   kötüleşmemesi için ilaç tedavisine devam etmesi koşuluyla hastaneden taburcu edilmiştir.     Hükümet tarafından öne sürülen Uçar –Türkiye davası, söz konusu durumun incelenmesi   açısından belirleyici bir nitelik taşımamaktadır, zira müteveffa Cemal Uçar için hiçbir zaman   böyle bir teşhis konulmamış ve kendisine bu tip bir tedavi uygulanmamıştır.   Bu teşhisin bir uzman doktor tarafından konulması büyük bir önem taşımaktadır, zira   şizofren kişilerde intihar etme riskinin yüksek olduğu çok iyi bilinmektedir. (Keenan, söz   konusu bölüm, prg. 94).   Yine olayın meydana geliş nedenleriyle ilgili olarak AİHM, Pazaryeri cezaevine geri   döndükten bir hafta sonra Geren’in paranoid eğilimli, kaygılı ve şiddet içeren davranışlarının   yetkililer nezdinde tekrar tehlike işareti vermeye başladığını vurgulamaktadır.   Aynı şekilde, «psikolojik sorunları» olması ve «kendisinin ve başkalarının hayatını»   tehlikeye sokma riski bulunması dolayısıyla kendisinin Bilecik cezaevine nakledilmesi gerekli   görülmüş, bunun için, Pazaryeri cezaevi doktoru A.G.D. bir rapor düzenlemiş (ilgili şahsın   özel dosyasında yeralan belge no 169) ve bu raporda Geren’i teslim alacak kuruluşa onun   « psikolojik sorunları olduğu için gözetim altında tutulması » ve muayene olması için uygun   bir hastaneye sevk edilmesi gerektiğini bildirmiştir.   Geren, Bilecik’e nakli sırasında öldürüleceği korkusunu dile getiren endişe verici   konuşmalarına ısrarla devam etmiştir. Dosyadan açıkça anlaşıldığına göre, Bilecik   Cumhuriyet Savcısı ile kendisini teslim alan cezaevi idaresi de, Geren’in herkes tarafından   bilinen sorunlarını biliyorlardı, çünkü dosya ellerinde bulunmaktaydı.   Dolayısıyla, Geren’in kendi veya bir başkasının hayatını tehlikeye sokabilecek kadar   şiddetli bir ruhsal bozukluk içerisinde olduğunu kimsenin inkâr etmesi olanaklı değildir.   Olayla ilişkili cezaevi yetkililerinin, gerçekten bu ruhsal bozukluğun getireceği intihar   etme riskinin yakın olduğunu önceden sezebilmek için fazla donanımlı olmamaları çok da   önemli değildir (bakınız Tanrıbilir, söz konusu bölüm, prg. 72 sonunda ; Keenan, söz konusu   bölüm, prg. 92 ve 95). Aslında, burada, ilgili şahsın klinik tablosunun ve daha önce konulan   teşhisin değerlendirilmesine imkân verecek doktor muayenelerinin gerçekleştirilmesi   sayesinde uygun önlemlerin alınması suretiyle rahatlıkla çözülebilecek bir sorun   bulunmaktadır.   Bununla birlikte, doktor A.G.D.’nin yazdığı rapora ve uygulamadaki yönetmeliklere   rağmen hiçbir muayene yapılmamıştır, oysa ki böyle bir girişim hem Hükümet’in ileri   sürdüğünün aksine, yetkililer için aşırı bir yük olmayacak, hem Hükümet’in AİHM önünde   öne sürdüğü Geren’in davranışlarının «önceden kestirilemezliğine» ilişkin muhtemel   kuşkuların önünü kesecekti. (ilke olarak, bakınız, Keenan, söz konusu bölüm, prg. 89 ;   Tanrıbilir, söz konusu bölüm, prg. 71 ; Akdoğdu, söz konusu bölüm, prg. 45 ; A.K. ve V.K.,   söz konusu bölüm, prg. 42 ; ve yine, Younger, söz konusu bölüm).   Bu konuda AİHM, Hükümet ve diğer ulusal yetkililerin ileri sürdüğü, Geren ve ailesinin   kendilerine ruhsal rahatsızlığı ile ilgili bilgi vermedikleri ve/veya ona ait ilaçları temin   etmedikleri yönündeki eleştirilere katılmamaktadır, Geren’in bir hastaneye yatırılmasını   engelleyen maddi, bürokratik ve yöntemsel zorlukları ön plana çıkaran argümanlar da bu   kararı değiştirmek için yeterli değildir.   Aslında bu davanın aleni koşullarında, Geren’in sağlığının korunması (ilke açısından,   Keenan, söz konusu bölüm, prg. 110 ve metinde yeralan referanslar) ve pozitif sorumluluk     çerçevesinde gerekli önleyici tedbirlerin alınması tamamen yetkili makamların   sorumluluğundadır. Bu çerçevede idarenin işleyişindeki aksaklıklar hele ki başvuranın ihmali   gibi mazeretler ileri sürülemez. Her halükarda, yetkili makamların Geren’in tıbbi ihtiyaçlarını   belirlemek için, onun zaten bozulmuş olan değerlendirme yeteneğine hiç güvenmemeleri   gerekirdi (mutatis mutandis, Türkiye aleyhine Kılınç ve diğerleri davası, no 40145/98, prg. 51,   Haziran 2005) ;   Oysa, ilgili şahsın akıl sağlığı konusunda hala bir belirsizlik varken ve karar alınmamışken,   cezaevine kabul edilmiş ve tek başına nezaret hücresine kapatılmıştır, üstelik kemerini   taşımasına ve bir çarşaf bulundurmasına izin verilmiştir (Tanrıbilir, söz konusu bölüm, prg.   75).   AİHM’nin kanaatine göre, bu hatalar basit bir tedbirsizlik veya değerlendirme hatası olarak   nitelenemeyecek kadar önemli olup, hapishane yaşamının ayrılmaz parçasını oluşturan asgari   önlemlerin alınmasında baş gösteren bir ihmaldir.   Zaten, bu durum Geren’in ölümüyle sonuçlanan olaylar zincirine zemin hazırlamıştır.   Aslında, psikiyatrik durumunun değişken niteliği göz önüne alındığında, ilgili şahsın daha sıkı   bir şekilde gözetim altında tutulması gerektiği ortaya çıkmaktadır (mutatis mutandis, Keenan,   prg. 95, in fine ve Tanrıbilir, prg. 78, 79). Oysa, cezaevi yetkililerinin olayın meydana geldiği   gün görevli olan personelini, Geren’in durumunda meydana gelebilecek ani değişikliklerle   başa çıkmak için talimatlandırdığına dair hiçbir unsur bulunmamaktadır (karşılaştırınız   Akdoğdu, sözü edilen karar prg. 49; A.K. ve V.K., prg. 46; Younger,). Nitekim, Geren sonunda   kemeri ile intihar etmiştir.   Esas itibariyle, nezaret hücrelerinde uygulanan yegâne kontrol yöntemi, giriş kapısının   Geren’in kaldığı 3 nolu hücreyi görme imkânı tanımayan hava delikleri yardımıyla dışarıdan   dinlemek suretiyle gerçekleştirilmektedir. Bu kontrol, yeterli personel olmadığından–ki bunun   bile düzenli olarak yapıldığı kanıtlanamamaktadır (karşılaştırınız Keenan, prg. 98)– bu işi   ikinci bir görev olarak üstlenen gardiyanlar tarafından yapılmaktadır. Her ne olursa olsun,   AİHM, ellerinde söz konusu kapının anahtarı bile olmayan bu gardiyanların Geren’e yardım   edebilecekleri kanaatini taşımamaktadır.   c) Sonuç   Bu gözlemlemeler çerçevesinde AİHM, cezaevi yetkililerinin bu dramı engellemek için   kendilerinden makul olarak yapmaları bekleneni yerine getirmediklerinden, bu başvuruda   müteveffa Geren’le ilgili olarak 2. maddenin esastan ihlâl edildiği sonucuna varmıştır.   AİHM, bu başvuruda ortaya konan temel hukuki sorunu hükme bağlamış olması ışığında   ve olayların tamamını ve tarafların argümanlarını göz önüne alarak, AİHS’nin 2. maddesinin   usuli yönden ve 3. maddesinin esastan ihlal edildiğine dair diğer şikayetlerin ayrıca   incelenmesine gerek görmemektedir (bakınız, diğer birçoğu arasından, Türkiye aleyhine   Kamil Uzun davası, no 37410/97, prg. 64, 10 Mayıs 2007).   II. AİHS’NİN 41. MADDESİ’NİN UYGULANMASI   A. Tazminat   Başvuran oğlunun ölümü ile mali destekten yoksun kalması doğrultusunda 120.000 YTL   maddi tazminat talep etmekte ve bunun için aktüaryel bir bilirkişi raporu sunmaktadır.   Başvuran oğlunun kısa dönem dövizli askerlik bedeli olarak ödediği 10.000 Alman markının     da Devlet tarafından iadesini istemektedir. Başvuran bununla ilgili olarak mağazasını   kapatmak durumunda kaldığı, 30.000 YTL gelir kaybına uğrayarak kredi borcuna girdiği ve   11.000 YTL vergi borcu olduğu açıklamasında bulunmaktadır.   Başvuran gerçekte neler olup bittiği hakkında en ufak bir fikri olmayan koşullarda oğlunu   kaybetmesi nedeniyle uğradığı manevi zarara karşılık 50.000 Euro tazminat talep etmektedir.   Hükümet aşırı, ispat edilmemiş, dayanağı olmayan dahası tahmini olarak nitelendirdiği bu   meblağları AİHM’nin reddetmesi çağrısında bulunmaktadır.   AİHM 2. madde bakımından tespit edilen ihlal kararı ile finansal destekten yoksun   kalmaya dayalı maddi zarar iddiası arasında bir illiyet bağının mevcut olduğuna itibar   etmektedir (Bkz. diğerleri arasında Kılınç vd. kararı). Bununla birlikte, yapılan talebin bir   ölçüde spekülatif olması çerçevesinde AİHM, 41. madde uyarınca mahkemeye sunulan   delillere dayalı hakkaniyete uygun olarak kararını verecektir. Geren’in hayatta iken ailesine   belirli bir miktarda mali katkıda bulunmaktaysa da, başvuranın ticaretle geçimini sağlaması   ışığında bu katkının tali bir katkı olması gerektiğine itibar etmektedir. Belgelere dayanan   diğer açıklamaların yokluğunda, AİHM başvuranın ölen oğlunun borçlarını düzene koymak   adına mağazasını kapatmaya varana kadar borçlanmasını anlamakta güçlük çekmektedir: işini   kapatmasının oğlunun borçlarını ödemeye yetmediği varsayılsa bile Türk hukuku reddi mirasa   imkan tanımaktadır.   Yukarıda dile getirilen bu unsurlar ışığında, AİHM başvurana maddi tazminat olarak   toplam 3.000 Euro ödenmesini kararlaştırır.   Öne sürülen manevi zarar ile ilgili olarak AİHM, her ne kadar başvuran açısından   AİHS’nin herhangi bir maddesinin ihlali tespit edilmediyse de, AİHS’nin 2. maddesinin esas   bakımından ihlaline yol açan koşullarda meydana gelen olaylarda oğlunun hayatını   kaybetmesinin derin üzüntü ve acı yaratması nedeniyle, AİHS’nin 41. maddesi uyarınca   zarara uğrayan taraf olarak kabul edileceğini belirtir.   Yapılan bu saptamalar göz önüne alındığında AİHM, 7.000 Euro’su müteveffa Geren’in   mirasçıları için, 3.000 Euro’su kendisi için olmak üzere başvurana toplam 10.000 Euro   manevi tazminat ödenmesini kararlaştırmaktadır.   B. Yargılama masraf ve giderleri   Başvuran Bursa barosunun avukatlık ücret tarifesine dayalı olarak iç hukukta ve AİHM   önünde yapmış olduğu yargılama masraf ve giderlerini şu şekilde sıralamaktadır:   - - - - - - - - çeşitli avukatlık danışmanlık ücreti: 3.250 YTL;   dosya inceleme: 400 YTL;   iki ceza davasına başvuru: 1.300 YTL;   AİHM’ye başvuru için yapılan çalışmalar: 650 YTL;   başvurunun hazırlanması: 4.000 YTL;   seyahat gideri: 360 YTL;   fotokopi masrafı: 600 YTL;   tercüme gideri: 1.800 YTL;   Başvuran posta giderlerini hesaba katmaksızın yargılama masraf ve giderlerinin 12.360   YTL’den fazla olduğunu öne sürmektedir.     Hükümet yargılama masrafı altında bu meblağı başvurana vermek için gerekli koşulların   oluşmadığını savunmaktadır.   AİHM’nin yerleşik içtihadına göre bir başvuran gerçekliğini, gerekliğini kanıtladığı makul   miktarlardaki yargı giderlerini elde edebilir (Bkz. diğerleri arasında, Nikolova-Bulgaristan   kararı, no: 31195/96). Başvuran yukarıda ayrıntıları yer alan mevcut bu başvuruyu yapmak   üzere birtakım masraf ve giderlerde bulunmuştur. AİHM bu bağlamda Avrupa Konseyi   tarafından adli yardım başlığı altında verilen 850 Euro’luk kısım düşülerek başvurana 2.000   Euro ödenmesini uygun görmektedir.   C. Gecikme Faizi   AİHM, Avrupa Merkez Bankası’nın marjinal kredi kolaylıklarına uyguladığı faiz oranına   üç puanlık bir artışın ekleneceğini belirtmektedir.   BU GEREKÇELERE DAYALI OLARAK, MAHKEME, OYBİRLİĞİYLE,   1. Başvurunun kabuledilebilir olduğuna;   2. AİHS’nin 2. maddesinin B. Geren açısından esastan ihlal edildiğine;   3. Diğer kalan şikayetlerin incelenmesine gerek olmadığına;   4. a) AİHS’nin 44 / 2 maddesi gereğince kararın kesinleştiği tarihten itibaren üç ay içinde,   ödeme tarihindeki döviz kuru üzerinden Y.T.L.’ye çevrilmek üzere Savunmacı Hükümet   tarafından başvurana;   i.   maddi tazminat olarak 3.000 (üç bin) Euro ödenmesine;   ii.   manevi tazminat olarak müteveffa B. Geren’in mirasçıları için 7.000 (yedi bin) ve   kendisi için 3.000 (üç bin) olmak üzere başvurana toplam 10.000 (on bin) Euro   ödenmesine;   iii.   iv.   yargılama masraf ve giderleri için 1.150 (bin yüz elli) Euro ödenmesine;   belirtilen meblağların her türlü vergi ve kesintiden muaf tutulmasına;   b) sözkonusu sürenin bittiği tarihten itibaren ödemenin yapıldığı tarihe kadar Hükümet   tarafından, Avrupa Merkez Bankası’nın o dönem için geçerli olan faiz oranının üç puan   fazlasına eşit oranda faiz uygulanmasına;   5. Adil tatmine ilişkin diğer taleplerin reddine;   KARAR VERMİŞTİR.   İşbu karar Fransızca olarak hazırlanmış ve AİHM’nin iç tüzüğünün 77. maddesinin 2. ve 3.   paragraflarına uygun olarak 21 Ekim 2008 tarihinde yazılı olarak bildirilmiştir.   20

© Rada Europy / Europejski Trybunał Praw Człowieka, źródło: HUDOC (hudoc.echr.coe.int), pozyskano 12.07.2026. · Źródło