8782/02

WyrokETPCz2009-03-03ECLI:CE:ECHR:2009:0303JUD000878202

Analiza orzeczenia

Sekcja wygenerowana przez AI na podstawie treści orzeczenia — nie stanowi cytatu.

Zagadnienie prawne
Czy przewlekłość postępowania sądowego dotyczącego praw własności, trwającego ponad 22 lata po dacie uznania przez Turcję prawa do skargi indywidualnej, naruszyła prawo do rozpoznania sprawy w rozsądnym terminie z art. 6 ust. 1 Konwencji?
Ratio decidendi
Trybunał uznał, że długość postępowania sądowego w sprawie własności, które trwało od lat 50. XX wieku, a po dacie uznania prawa do skargi indywidualnej przez Turcję (28 stycznia 1987 r.) nadal trwało przez ponad 22 lata, była nadmierna i naruszyła zasadę "rozsądnego terminu" z art. 6 ust. 1 Konwencji. Trybunał podkreślił, że przy ocenie rozsądnego terminu należy wziąć pod uwagę złożoność sprawy, zachowanie skarżących i władz krajowych oraz stawkę sporu dla skarżących. Władze tureckie nie przedstawiły dowodów ani argumentów, które przekonałyby Trybunał, że długość postępowania nie była nadmierna. W odniesieniu do skargi z art. 1 Protokołu nr 1, Trybunał stwierdził, że skarżący nie udowodnili, iż posiadali "mienie" w rozumieniu tego artykułu w odniesieniu do części spornych gruntów, a w odniesieniu do pozostałych części postępowanie krajowe wciąż trwało, co uniemożliwiało ustalenie ich praw.
Stan faktyczny
Przodkowie skarżących, którzy wyemigrowali z Kaukazu w latach 1877-1878, otrzymali w 1920 roku prawo do użytkowania gruntów w rejonie Kadirli w Turcji, bez prawa do ich sprzedaży. W latach 1924-1929, Ali Saip Ursavaş, urzędnik państwowy, zmusił przodków skarżących do opuszczenia gruntów i zarejestrował je na siebie i swoją żonę. W latach 50. XX wieku rozpoczęto postępowanie sądowe w celu zakwestionowania rejestracji gruntów na rodzinę Ursavaş, które trwało przez dziesięciolecia, z licznymi apelacjami i uchyleniami wyroków. W 1996 roku sąd pierwszej instancji odrzucił roszczenia skarżących dotyczące części gruntów, a postępowanie dotyczące pozostałych części wciąż trwało w momencie wydania wyroku ETPCz.
Rozstrzygnięcie
Jednogłośnie uznaje skargi Ali Kemala Uğura i Ömera Lütfiego Uğura dotyczące nadmiernej długości postępowania za dopuszczalne, a pozostałą część skargi za niedopuszczalną. Jednogłośnie stwierdza naruszenie art. 6 ust. 1 Konwencji w odniesieniu do Ali Kemala Uğura i Ömera Lütfiego Uğura. Jednogłośnie orzeka, że państwo pozwane ma zapłacić każdemu z dwóch skarżących po 19 200 EUR tytułem zadośćuczynienia za szkody niemajątkowe, powiększone o odsetki ustawowe. Jednogłośnie oddala pozostałą część roszczeń skarżących o słuszne zadośćuczynienie.

Pełny tekst orzeczenia

COUNCIL   AVRUPA   OF EUROPE   KONSEYĐ   AVRUPA ĐNSAN HAKLARI MAHKEMESĐ   ĐKĐNCĐ DAĐRE   ALĐ KEMAL UĞUR VE DĐĞERLERĐ/TÜRKĐYE   (Başvuru no. 8782/02)   KARAR   STRAZBURG   Mart 2009   Sözkonusu karar AĐHS’nin 44/2 maddesi uyarınca kesinlik kazanacaktır. Ancak ,şekle ilişkin   değişiklik yapılabilir.   ______________________________________________________________________________________   © T.C. Dışişleri Bakanlığı, 2009. Bu gayrıresmi özet çeviri Dışişleri Bakanlığı Avrupa Konseyi ve İnsan   Hakları Genel Müdür Yardımcılığı tarafından yapılmış olup, Mahkeme’yi bağlamamaktadır. Bu çeviri,   davanın adının tam olarak belirtilmiş olması ve yukarıdaki telif hakkı bilgisiyle beraber olması koşulu ile   Dışişleri Bakanlığı Avrupa Konseyi ve İnsan Hakları Genel Müdür Yardımcılığı’na atıfta bulunmak   suretiyle ticari olmayan amaçlarla alıntılanabilir.   USULĐ ĐŞLEMLER   Türkiye Cumhuriyeti Devleti aleyhine açılan 8782/02 no’lu davanın nedeni 21 T.C.   vatandaşının (“başvuranlar”), Avrupa Đnsan Hakları Mahkemesi’ne 11 Aralık 2001 tarihinde   Avrupa Đnsan Hakları ve Temel Özgürlükler Sözleşmesi’nin (“AĐHS”) 34. maddesi uyarınca   yapmış oldukları başvurudur. Đsimleri, doğum tarihleri ve ikametgah yerleri ekte kaydedilen   başvuranlar, AĐHM önünde Ankara Barosu avukatlarından Yavuz Selim Sarıibrahimoğlu   tarafından temsil edilmiştir.   OLAYLAR   DAVA OLAYLARI   Başvuranların ataları, 1877-1878 Osmanlı – Rusya Savaşı sırasında Kafkaslar’dan   Anadolu’ya göç etmiştir. 1920’de yetkili makamlar, başvuranlara Adana yakınlarındaki   Kadirli Đlçesi idari bölgesinde bulunan bir arsanın kullanım hakkını vermiştir. Arsayı   kullanma hakları olmuş, ancak satma hakları olmamıştır. 1926’da, o zaman yeni kurulmuş   olan Türkiye Cumhuriyeti’nin Medeni Kanun’u yürürlüğe girdiğinde, özel şahısların mülk   sahibi olması mümkün olmuştur.   ve 1929 yılları arasında ordu komutanı, meclis üyesi ve hakim olan Ali Saip   Ursavaş, başvuranların atalarını ve aynı yerde yaşayan diğer köylüleri arsalarını terk etmeye   zorlamış ve arsayı kendisi ve eşi adına kaydettirmiştir.   1950’lerde sözkonusu arsanın, Ursavaş ailesi adına kaydedilmesine karşı dava   açılmıştır. 1965’te başvuranların ataları Kadirli Tapu Kadastro Mahkemesi’ne (bundan böyle   “Kadirli Mahkemesi” olarak anılacaktır) müdahil olma başvurusunda bulunmuşlardır.   Talepleri 7 Nisan 1967’de reddedilmiştir.   Başvuranların atalarının, Kadirli Mahkemesi kararına itirazı, Yargıtay tarafından kabul   edilmiş ve sonuç olarak 7 Nisan 1967 tarihli karar bozulmuştur.   1969’da Kadirli Mahkemesi’nde yeniden başlayan yargılama, 14 yıl sonra 21 Temmuz   tarihli bir kararla son bulmuştur. Kadirli Mahkemesi, başvuranların atalarının lehine   karar vermiş (bu tarihe kadar başvuranların bir kısmı duruşmalara bizzat katılmaya başladığı   için, pratik nedenlerden ötürü, sözkonusu başvuranlar ve daha genç başvuranların ataları   bundan böyle “başvuranlar” olarak anılacaktır) ve arsanın, kendi adlarına tapu siciline   tescilini öngörmüştür.   Hazine ve Ali Saip Ursavaş’ın varisleri tarafından 21 Temmuz 1983 tarihli karara   yapılan itiraz, 13 Kasım 1984’te Yargıtay tarafından kabul edilmiş ve 21 Temmuz 1983   tarihli karar bozulmuştur. Başvuranların yaptığı düzeltme talebi de reddedilmiştir.   1987’de dava Kadirli Mahkemesi’nde yeniden görülmeye başlamıştır. Sözkonusu   yargılama, dokuz yıl devam etmiş ve 4 Mart 1996’da sona ermiştir. Kadirli Mahkemesi,   kararında başvuranların 1-3 no’lu parsellere ilişkin taleplerini reddetmiş ve 4-6 no’lu   parsellere ilişkin davaların ayrıca görülmesine karar vermiştir.   Bu süre zarfında, 10 Mayıs 1994’te beş başvuran, Gülşen Başdoğan, Akif Uğur, Salih   Uğur, Mahmut Nedim Uğur ve Cevriye Uğur, kendilerini Türkiye’de görülen bütün davalarda   temsil etmesi için Hanifi Uğur’a vekaletname vermiştir.   1. 1-3 no’lu parsellere ilişkin yargılama   Temmuz 1997’de başvuranlar, 1-3 no’lu parsellere ilişkin haklarına dair 4 Mart   tarihli karara itiraz etmiştir. Sözkonusu itiraz, 6 Temmuz 1999’da Yargıtay tarafından   reddedilmiştir. Yargıtay, 1-3 no’lu parsellere ilişkin duruşmalara katılan diğer kişilerin   taleplerini kabul etmiş ve bu kişilerin taleplerine ilişkin 4 Mart 1996 tarihli kararı bozmuştur.   Sözkonusu kişilerin 1-3 no’lu parsellere yönelik haklarına ilişkin yeni bir yargılama süreci   başlatılmıştır.   Başvuranların kararın düzeltilmesine ilişkin 8 Kasım 1999’da yaptıkları talep, 6   Haziran 1991’de reddedilmiş ve 4 Mart 1996 tarihli kararın, başvuranların 1-3 no’u parsellere   ilişkin haklarına dair bölümü nihai hale gelmiştir. Diğer kişilerin 1-3 no’u parsellere dair   haklarına ilişkin yargılama devam etmiştir.   2. 4-6 no’lu parsellere ilişkin yargılama   1996’da Kadirli Mahkemesi’nde 4-6 no’lu parsellere ilişkin yeni bir yargılama   başlatılmıştır. Sözkonusu yargılama, başvuranların 4 no’lu parsele ilişkin taleplerinin   reddedildiği bir kararla 24 Haziran 1997’de sona ermiştir. Başvuranlar, 23 Şubat 1998’de   kararı temyiz etmiştir.   Ekim 2000’de Yargıtay, 24 Haziran 1997 tarihli kararı bozmuş ve 4-6 no’lu   parsellere ilişkin davanın, diğer kişilerin 1-3 no’u parsellere ilişkin davası ile birleştirilmesine   karar vermiştir.   Sonuç olarak, her iki parsel grubuna ilişkin davalar birleştirilmiştir ve halen asıl   davacıların yüzlerce varisinin ve Ursavaş ailesinin katılımı ile devam etmektedir.   Ulusal mahkemelere sunulan dilekçelerde ve bu mahkemelerin vermiş olduğu   kararlarda yalnızca iki başvuranın ismi – Ali Kemal Uğur ve Ömer Lütfi Uğur – göze   çarpmaktadır.   HUKUK   I. AĐHS’NĐN 6/1 MADDESĐNĐN ĐHLAL EDĐLDĐĞĐ ĐDDĐALARI   Başvuranlar, yargılama süresinin, AĐHS’nin 6/1 maddesinde öngörülen “makul süre”   gereğine uygun olmadığından şikayetçi olmuştur. Ayrıca aynı madde uyarınca Yargıtay’ın, 13   Kasım 1994 tarihli kararında, usule ilişkin hata yaptığından şikayetçi olmuşlardır.   AĐHS’nin 6/1 maddesinin ilgili kısmı aşağıda kaydedilmiştir:   “Herkes ... cezai alanda kendisine yöneltilen suçlamalar konusunda karar verecek olan … bir mahkeme   tarafından davasının makul bir süre içinde, hakkaniyete uygun ... olarak görülmesini istemek hakkına   sahiptir.”   A. Yargılama süresine ilişkin şikayet   AĐHM, göz önüne alınacak sürenin Türkiye’nin bireysel dilekçe hakkını kabul ettiği   Ocak 1987 tarihinde başladığını kaydeder. Ancak, sözkonusu tarihten sonra geçen sürenin   makul olup olmadığı değerlendirilirken, o tarihte yapılan yargılama göz önüne alınmalıdır   (bkz. Şahiner/Türkiye, no. 29279/95, 21. paragraf, AĐHM 2001-IX). Sözkonusu tarihte   başvuranlara ilişkin davanın 22 yıldır devam etmekte olduğunu kaydetmektedir. Yargılamanın   halen devam etmekte olması nedeniyle sözkonusu süre henüz sona ermemiştir. Bu nedenle, üç   aşamalı yargılamada 22 yıldır sürmektedir.   1. Kabuledilebilirlik   a. Mağdur statüsü   Hükümet, 21 başvurandan isimleri ulusal yargılamada yer almayan 19’unun, davaya   müdahil olmamaları nedeniyle mağdur olduklarını iddia edemeyeceklerini ileri sürmüştür.   Başvuranlar, yıllar boyunca duruşmalara katılanların varisleri olmaları nedeniyle,   ulusal hukuk uyarınca, sözkonusu yargılamaya müdahil olma haklarının bulunduğunu ileri   sürmüştür. Başvuranlardan beşinin, kendilerini temsil etmesi için Hanifi Uğur’a vekalet   vermesi, yargılamaya katılmış olduklarını kanıtlamaktaydı.   AĐHM öncelikle sorumlu Hükümet’e başvuruyu tebliğ ederken, başvuranların her   birinden, katıldıkları davaları ve ne kadar süreyle katıldıklarını gerekli belgelerle birlikte,   belirtmelerinin talep edildiğini kaydeder. Ancak, başvuranlar sözkonusu talebe uymamıştır.   Bunun yerine, AĐHM’ye yargılamayı başlatan ya da davalara müdahil olan kişilerden   bazılarının varislerini olduklarını gösteren belgeler sunmuşlardır.   Kendisi de başvuranlardan biri olan Hanifi Uğur’a vekaletname verilmesi hususunda   AĐHM, vekaletnamenin mevcut başvurunun konusunu teşkil eden yargılamaya açıkça atıfta   bulunmadığını kaydeder. Ayrıca, Hanifi Uğur’un ismi ulusal mahkemelerin verdiği kararların   hiçbirinde ya da sözkonusu mahkemelere sunulan dilekçelerde görülmemektedir.   AĐHM, ulusal kanunların başvuranların devam etmekte olan yargılamaya katılmasına   ve ölmüş yakınlarının yerini almalarına izin verdiğini kaydeder. Ancak, daha önce de   kaydedildiği gibi, başvuranlar AĐHM’ye bunu gerçekleştirdiklerini gösteren yazılı deliller   sunmamıştır.   Bu nedenle AĐHM, AĐHS’nin 6/1 maddesi bağlamındaki yargılamanın uzunluğuna   ilişkin şikayet hususunda, yalnızca isimleri ulusal mahkeme kararlarında görülen iki   başvuranın – Ali Kemal Uğur ve Ömer Lütfi Uğur – AĐHS’nin 34. maddesi kapsamında   mağdur olduklarını iddia edebilecekleri sonucuna varır. Diğer 19 başvuranın talepleri,   AĐHS’nin 35. maddesinin 3. ve 4. paragrafları bağlamındaki AĐHS hükümlerine ratione   personae uygun olmaması nedeniyle reddedilmelidir.   b. Đç hukuk yollarının tüketilmesi   Hükümet, yargılamanın halen devam etmekte olması nedeniyle, başvuranların henüz   iç hukuk yollarının tüketilmesi gereğine uymadıkları ve bu nedenle, şikayetin zamanından   önce yapılmış olduğu kanaatindedir.   AĐHM, Hükümet’in dikkatini, başvuranların şikayetinin özellikle 1950’lerden bu yana   devam etmekte olan yargılamanın uzunluğuna ilişkin olduğuna çeker.   Her halükarda, Türk hukuk sisteminin, yargılamanın hızlandırılmasını ya da bu tür   gecikmeler karşılığında tazminat elde edilmesini sağlayan iç hukuk yolları sağlamadığı   kaydedilmelidir. Sonuç olarak, başvuranların AĐHS’nin 35/1 maddesi açısından   kullanabilecekleri uygun ve etkili bir iç hukuk yolu bulunmamaktadır (bkz. Mete/Türkiye, no.   39327/02, paragraflar 18-19, 25 Ekim 2005). Bu nedenle AĐHM, Hükümet’in itirazını   reddeder.   AĐHS’nin 35. maddesinin 3. paragrafı çerçevesinde sözkonusu şikayetin dayanaktan   yoksun olmadığını kaydeden AĐHM, ayrıca başka açılardan bakıldığında da kabuledilemezlik   unsuru taşımadığını tespit eder. Bu nedenle, şikayet Ali Kemal Uğur ve Ömer Lütfi Uğur   açısından kabuledilebilir niteliktedir.   B. Esas   AĐHM, yargılamanın uzunluğunun makul olup olmamasının, dava koşulları ışığında   ve davanın karmaşıklığı, başvuranların ve ilgili makamların tutumları ve ihtilaf durumunda   başvuran için neyin risk teşkil ettiği gibi kriterlere atıfta bulunularak değerlendirilmesi   gerektiğini yineler (bkz., Frydlender/Fransa [BD], no. 30979/96, 43. paragraf, AĐHM 2000-   VII).   AĐHM sıklıkla mevcut başvurudakine benzer konuların ortaya çıktığı davalarda   AĐHS’nin 6/1 maddesinin ihlal edildiğini tespit etmiştir (bkz. Frydlender).   Sunulan delilleri inceleyen AĐHM, Hükümet’in kendisini, mevcut yargılamanın   uzunluğunun aşırı olmadığına ve “makul süre” gereğini ihlal etmediğine ikna edecek deliller   ya da argümanlar ortaya koymadığı kanısına varmıştır. Konuya ilişkin içtihadını göz önüne   alan AĐHM, mevcut başvuruda yargılama süresinin aşırı olduğu ve “makul süre” gereğini   karşılamadığı kanısındadır.   Dolayısıyla Ali Kemal Uğur ve Ömer Lütfi Uğur hususunda AĐHS’nin 6/1 maddesi   ihlal edilmiştir.   B. AĐHS’nin 6. maddesi bağlamındaki diğer şikayet   Başvuranlar, Yargıtay’ın 13 Kasım 1984 tarihli kararında usule ilişkin hatalı   tutumundan şikayetçi olmuştur.   AĐHM, başvuranların atıfta bulunduğu kararın, Türkiye’nin bireysel dilekçe hakkını   tanıdığı 28 Ocak 1987 tarihinden önce verildiğini kaydeder.   Bu nedenle, sözkonusu şikayet 35/3 madde bağlamında AĐHS hükümlerine ratione   temporis uygun değildir ve 35/4 madde bağlamında reddedilmelidir.   II. AĐHS’NĐN 8. MADDESĐNĐN VE 1 NO’LU PROTOKOL’ÜN 1. MADDESĐNĐN   ĐHLAL EDĐLDĐĞĐ ĐDDĐASI   Başvuranlar, başvuru formlarında AĐHS’nin 8. maddesine dayanarak konuta saygı   haklarının, evlerini ve arsalarını 70 yıl süreyle kullanamamaları nedeniyle ihlal edildiğini ileri   sürmüşlerdir. Bu bağlamda, başvuranlar sorumlu Hükümet’in, kendilerini özel şahısların   haksız müdahalelerinden korumayarak pozitif yükümlülüğünü ihlal ettiğini ileri sürmüştür.   Eylül 2008’de AĐHM’ye sunulan görüşlerinde, AĐHM’den sözkonusu şikayeti   AĐHS’nin 8. maddesi ile AĐHS’ye ek 1 No’lu Protokol’ün 1. maddesi bağlamında   incelemesini istemişlerdir.   AĐHM, mevcut dava koşullarında, AĐHS’nin 8. maddesi bağlamında bir konunun   ortaya çıkmadığı kanaatindedir. Her halükarda, başvuranların 8. maddeye dayanarak   yaptıkları şikayetin, 1 No’lu Protokol’ün 1. maddesi bağlamında incelenebileceği farz edilse   dahi, şikayet aşağıda kaydedilen nedenlerden ötürü kabuledilebilir değildir.   AĐHM, 1-3 no’lu arsalara ilişkin yargılamanın, Yargıtay’ın başvuranların sözkonusu   arsalar hususundaki taleplerinin birinci derece mahkemesi tarafından reddedildiği 4 Mart   tarihli kararı onadığı 6 Haziran 2001 tarihinde sona erdiğini gözlemler. Bu noktada,   ihtilaflı arsanın mülkiyeti konusunu çözüme kavuşturmanın, AĐHM’nin görevi olmadığı   vurgulanmalıdır (bkz. Nalbant/Türkiye (karar), no. 61914/00, 12 Mayıs 2005). Öte yandan,   AĐHM ulusal mahkemelerin başvuranların 1-3 no’lu arsalara dair haklarına ilişkin   kararlarında keyfilik tespit etmemektedir. Sonuç olarak, başvuranlar 1-3 no’lu arsalara ilişkin   olarak 1 No’lu Protokol’ün 1. maddesinin ilk cümlesi uyarınca “mülk” sahibi olduklarını ileri   süremezler ve bu nedenle, sözkonusu hükmün sağladığı garantiler, mevcut başvuruya   uygulanmaz (bkz., mutatis mutandis, Pekinel/Türkiye, no. 9939/02, paragraflar 57-61, 18 Mart   2008).   AĐHM, 4-6 no’lu parsellere ilişkin olarak, sözkonusu parsellere ilişkin yargılamanın   halen devam etmekte olduğunu ve bu nedenle başvuranların kanuni bir hakları olup   olmadığına henüz karar verilmediğini gözlemler.   AĐHM, yukarıda kaydedilenler ışığında sözkonusu şikayetin bütün olarak dayanaktan   yoksun olması nedeniyle AĐHS’nin 35. maddesinin 3. ve 4. paragrafları gereğince   reddedildiği sonucuna varır.   III. AĐHS’NĐN 41. MADDESĐNĐN UYGULANMASI   AĐHS’nin 41. maddesi aşağıda kaydedilmiştir:   “Mahkeme işbu Sözleşme ve protokollarının ihlal edildiğine karar verirse ve ilgili Yüksek Sözleşmeci   Tarafın iç hukuku bu ihlali ancak kısmen telafi edebiliyorsa, Mahkeme, gerektiği takdirde, hakkaniyete   uygun bir surette, zarar gören tarafın tatminine hükmeder.”   A. Tazminat   Başvuranlar, maddi tazminat olarak 6,383,580 yeni Türk Lirası (yaklaşık 3,500,000   Euro) talep etmiştir. Ayrıca başvuranların her biri, manevi tazminat olarak 30,000 Euro talep   etmiştir.   Hükümet, bu taleplere itiraz etmiştir.   AĐHM, tespit edilen ihlal ile iddia edilen maddi zarar arasında nedensel bir bağlantı   görmediği için bu talebi reddetmiştir. Ancak, manevi tazminat olarak Ali Kemal Uğur ve   Ömer Lütfi Uğur’a ayrı ayrı 19,200 Euro ödenmesine karar vermiştir.   Ayrıca, yargılamanın halen ulusal mahkemeler önünde devam etmekte olduğunu göz   önüne alarak, en uygun telafi yolunun, AĐHS’nin 6/1 maddesi gereklerine uygun şekilde   yargılamanın olabildiğinde çabuk sonuca bağlanması olacağı kanaatindedir (bkz.,   Uğuz/Türkiye, no. 31932/03, 30. paragraf, 13 Aralık 2007).   B. Yargılama masraf ve giderleri   Başvuranlar, yargılama masraflarının karşılanmasını talep etmemiştir. Dolayısıyla   AĐHM, başvuranlara bu başlık altında tazminat verilmesini gerekli görmemektedir.   C. Gecikme Faizi   AĐHM, gecikme faizi olarak Avrupa Merkez Bankası’nın kısa vadeli kredilere   uyguladığı marjinal faiz oranına üç puan eklemek suretiyle elde edilecek oranın uygun   olduğuna karar vermiştir.   BU NEDENLERLE, AĐHM OYBĐRLĐĞĐYLE,   1. Ali Kemal Uğur ve Ömer Lütfi Uğur’un yargılamanın aşırı uzun olmasına ilişkin   şikayetlerinin kabuledilebilir ve başvurunun kalan kısmının kabuledilmez olduğuna;   2. Ali Kemal Uğur ve Ömer Lütfi Uğur hususunda AĐHS’nin 6/1 maddesinin ihlal edilmiş   olduğuna;   3. (a) AĐHS’nin 44. maddesinin 2. paragrafı gereğince kararın kesinleştiği tarihten itibaren üç   ay içinde, ödeme tarihindeki döviz kuru üzerinden ulusal para birimine çevrilmek üzere   Sorumlu Devlet tarafından iki başvuranın her birine, uygulanabilecek her tür vergi ile birlikte,   manevi tazminat olarak 19,200 Euro (on dokuz bin iki yüz Euro) ödenmesine;   (b) Yukarıda kaydedilmiş olan üç aylık sürenin bitiminden ödeme gününe kadar, Avrupa   Merkez Bankası’nın uyguladığı marjinal faiz oranına üç puan eklemek suretiyle oluşacak faiz   oranına göre yukarıda belirtilen miktarlarda ödenecek basit faizi ödemekle yükümlü   olduğuna karar vermiş,   4. Başvuranların adil tazmin taleplerinin kalan kısmını reddetmiştir.   Đşbu karar, Đngilizce olarak hazırlanmış ve Mahkeme Đç Tüzüğü’nün 77. Maddesi’nin 2. ve   3. fıkraları uyarınca 3 Mart 2009 tarihinde yazılı olarak tebliğ edilmiştir.   8

© Rada Europy / Europejski Trybunał Praw Człowieka, źródło: HUDOC (hudoc.echr.coe.int), pozyskano 13.07.2026. · Źródło