879/02

WyrokETPCz2006-03-02ECLI:CE:ECHR:2006:0302JUD000087902

Analiza orzeczenia

Sekcja wygenerowana przez AI na podstawie treści orzeczenia — nie stanowi cytatu.

Zagadnienie prawne
Czy władze tureckie naruszyły art. 3 Konwencji poprzez poddanie skarżącej nieludzkiemu lub poniżającemu traktowaniu podczas zatrzymania, w tym poprzez próby wymuszenia badań ginekologicznych, oraz czy naruszono art. 13 Konwencji poprzez brak skutecznego środka odwoławczego w sprawie zarzutów złego traktowania?
Ratio decidendi
Trybunał uznał, że zarzuty dotyczące złego traktowania w postaci prób wymuszenia badań ginekologicznych i analnych nie osiągnęły minimalnego poziomu dotkliwości wymaganego przez art. 3, ponieważ skarżąca odmówiła poddania się im, a siła nie została użyta. W odniesieniu do pozostałych zarzutów złego traktowania (bicie, groźby, zimna woda, elektrowstrząsy, 'palestyńskie wieszanie'), Trybunał stwierdził, że dowody nie były wystarczające do ustalenia naruszenia art. 3 ponad wszelką wątpliwość. Jednakże, Trybunał podkreślił, że zarzuty skarżącej były 'wiarygodne' (arguable) w rozumieniu art. 13. Ponieważ skarżąca wielokrotnie informowała władze krajowe o szczegółach domniemanego złego traktowania, a mimo to nie wszczęto żadnego dochodzenia, Trybunał uznał, że władze nie wywiązały się z obowiązku zapewnienia skutecznego środka odwoławczego, co stanowiło naruszenie art. 13 Konwencji.
Stan faktyczny
Skarżąca, Devrim Turan, została zatrzymana w maju 1999 roku pod zarzutem przynależności do nielegalnej organizacji. Podczas zatrzymania była dwukrotnie przewożona do szpitala w celu przeprowadzenia badań ginekologicznych i analnych, których odmówiła. Twierdziła również, że była bita, grożono jej gwałtem, polewano zimną wodą, poddawano elektrowstrząsom i 'palestyńskiemu wieszaniu'. Mimo zgłaszania tych zarzutów prokuratorowi, sędziemu i w apelacji, władze krajowe nie wszczęły dochodzenia. Została skazana na 12 lat i 6 miesięcy więzienia za przynależność do organizacji terrorystycznej.
Rozstrzygnięcie
Trybunał większością głosów uznał skargę dotyczącą złego traktowania w areszcie za dopuszczalną, a pozostałą część skargi za niedopuszczalną. Jednogłośnie stwierdził brak naruszenia art. 3 Konwencji w odniesieniu do zarzutów złego traktowania w areszcie. Jednogłośnie stwierdził naruszenie art. 13 Konwencji. Jednogłośnie zasądził na rzecz skarżącej 1.500 EUR tytułem zadośćuczynienia za szkody niemajątkowe oraz 1.000 EUR tytułem zwrotu kosztów i wydatków. Oddalił pozostałą część roszczeń skarżącej o słuszne zadośćuczynienie.

Pełny tekst orzeczenia

COUNCIL   AVRUPA   OF EUROPE   KONSEYİ   AVRUPA İNSAN HAKLARI MAHKEMESİ   ÜÇÜNCÜ DAİRE   DEVRİM TURAN/TÜRKİYE   (Başvuru no. 879/02)   KARAR   STRAZBURG   Mart 2006   Sözkonusu karar AİHS’nin 44§2. maddesi uyarınca kesinlik kazanacaktır. Ancak ,şekle ilişkin   değişiklik yapılabilir.   _____________________________________________________________________________________________   © T.C. Dıꢀiꢀleri Bakanlığı, 2006. Bu gayrıresmi özet çeviri Dıꢀiꢀleri Bakanlığı Avrupa Konseyi ve Đnsan Hakları Genel   Müdür Yardımcılığı tarafından yapılmı olup, Mahkeme’yi bağlamamaktadır. Bu çeviri, davanın adının tam olarak   belirtilmi olması ve yukarıdaki telif hakkı bilgisiyle beraber olması ko ulu ile Dışişleri Bakanlığı Avrupa Konseyi   ve Đnsan Hakları Genel Müdür Yardımcılığı’na atıfta bulunmak suretiyle ticari olmayan amaçlarla alıntılanabilir.   Davanın nedeni, Türk vatandaşı Devrim Turan’ın (“başvuran”), 25 Ekim 2001   tarihinde, İnsan Hakları ve Temel Özgürlüklerini Korumaya Dair Sözleşme’nin (“Sözleşme”)   34. maddesi uyarınca, Türkiye aleyhine Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne yaptığı   başvurudur (başvuru no. 879/02).   Başvuranı, görevini Ankara’da ifa etmekte olan avukat S. Kozağaçlı temsil etmiştir.   OLAYLAR   Başvuran, 1979 doğumlu olup halen Ankara Cezaevi’nde tutuklu bulunmaktadır.   Mayıs 1999 tarihinde 15.00 sularında Kurtuluş adlı bir gazete için çalışmakta olan   başvuran, Devrimci Halk Kurtulus Partisi-Cephesi (DHKP/C) isimli yasadışı bir örgüte   mensup olduğundan şüphelenildiği için Tokat İli’ndeki Almus İlçesi’nde polis tarafından   gözaltına alınmıştır.   Aynı gün başvuran, Tokat Emniyet Müdürlüğü Terörle Mücadele Şubesi’nce sorguya   çekilmek üzere Tokat İli’ne gönderilmiştir. Emniyet Müdürlüğü Binası’na alınmadan önce,   19.45 sularında sağlık muayenesinden geçirilmek üzere Tokat Devlet Hastanesi’ne   gönderilmiştir. 20.10 sularında bekaret durumunun tespit edilmesi talebiyle jinekolojik   muayene için Tokat Doğumevi’ne gönderilmiştir. Rıza göstermediği için, jinekolojik   muayenesi yapılmamıştır. 21.00 sularında bu kez, fiili livata muayenesi için Tokat Devlet   Hastanesi’ne götürülmüş ancak reddettiği için muayene edilmemiştir.   Mayıs 1999 tarihinde gözaltı süresinin bitiminde, jinekolojik muayene ve fiili livata   muayenesi için bir kez daha Tokat Doğumevi’ne gönderilmiştir. Rıza göstermediği için   doktorlar muayeneyi gerçekleştirememişlerdir. Müteakiben Tokat Devlet Hastanesi’nde   muayene edilmiştir ve doktor raporuna göre, vücudunda kötü muamele izleri   bulunmamaktadır.   Mayıs 1999 tarihinde Tokat Cumhuriyet Savcısı huzuruna çıkarılmıştır. Kendi   aleyhindeki iddiaları reddetmiş ve 29 Mayıs 1999 tarihli ifadesinin baskı altında alınmış   olduğunu ileri sürmüştür. Ayrıca, üzerine hortumla soğuk su tutulduğunu, elektrik şoklarına   ve Filistin askısına maruz bırakıldığını belirtmiştir.   Aynı gün başvuran ayrıca, Cumhuriyet Savcısı tarafından alınan ifadelerini tekrar   ettiği Tokat Sulh Ceza Yargıcı huzuruna çıkarılmıştır. Soruşturma hakimi ayrıca dava   dosyasındaki delil ve aleyhindeki suçlamalar ışığında başvuranın tutuklu yargılanmasına karar   vermiştir.   Mayıs 1999 tarihinde Tokat Cumhuriyet Savcısı görevsizlik kararı alarak davayı   Ankara Devlet Güvenlik Mahkemesi’ndeki Cumhuriyet Savcısı’na havale etmiştir.   Haziran 1999 tarihli bir iddianamede Ankara Devlet Güvenlik Mahkemesi   Cumhuriyet Savcısı, başvuran aleyhinde cezai kovuşturma başlatmış ve başvuranı, yasadışı   bir örgüte mensup olmakla suçlamıştır.   Ağustos 1999 tarihinde başvuran, Mahkeme’ye bir mektup göndermiş ve baskı   altında alınmış olduğunu ileri sürerek polise vermiş olduğu ifadesini geri almıştır. Bu   mektupta, gözaltında tutulduğu sırada maruz kalmış olduğu kötü muamele çeşitlerini detaylı   biçimde açıklamıştır. Özellikle, çırılçıplak soyulduğunu, tecavüzle tehdit edildiğini,   dövüldüğünü, üzerine hortumla soğuk su sıkıldığını, elektrik şoklarına maruz bırakıldığını ve   kollarından asıldığını iddia etmiştir.   Temmuz 2000 tarihinde, Ankara Devlet Güvenlik Mahkemesi, başvuranın sürekli   olarak sözkonusu yasadışı örgüt için çalışmakta olduğunu tespit etmiştir. Dolayısıyla, Ceza   Kanunu’nun 168. maddesi uyarınca, iddia makamının talebine uygun biçimde başvuranı suçlu   bulmuş ve on iki yıl, altı ay hapis cezası ile cezalandırılmasına karar vermiştir.   Nisan 2001 tarihinde, başvuran, Yargıtay’a temyiz başvurusunda bulunmuştur. İlk   derece mahkemesinin kararına itiraz ederken, özellikle gözaltında gördüğü kötü muameleye   atıfta bulunuştur. Ayrıca, polis nezaretinde olduğu sürede, jinekolojik muayeneden geçmek   üzere iki kez hastaneye götürülmüş olduğunu ifade etmiştir. Bu muayenenin, onur kırıcı   muamele oluşturduğunu iddia etmiştir.   Nisan 2001 tarihinde, Ankara Devlet Güvenlik Mahkemesi’nin delil   değerlendirmesini ve muhakemesini onaylayan Yargıtay, başvuranın temyizini reddetmiştir.   HUKUK   I. AİHS’NİN 3. MADDESİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI   A. Jinekolojik muayeneler   Başvuran, jinekolojik muayene için iki kere hastaneye götürülmüş olduğundan   şikayetçi olmuştur. Bu, başvurana göre, AİHS’nin 3. maddesi uyarınca, onur kırıcı muamele   oluşturmuştur. Sözkonusu madde şöyledir:   “Hiç kimse işkenceye, insanlık dışı ya da onur kırıcı ceza veya işlemlere tabi tutulamaz.”   Hükümet, ilk olarak, başvuranın, AİHM’ye bu şikayette bulunacak zarar gören kişi   durumunda olmadığını ileri sürmüştür, zira, doktorlar, herhangi bir jinekolojik muayene   yapmamışlardır. Hükümet, ayrıca, yetkililerin, başvuranı jinekolojik muayene için hastaneye   götürmekteki amaçlarının, polis memurları tarafından cinsel tacize ilişkin herhangi bir haksız   suçlamayı önlemek olduğunu ifade etmiştir. Bu bağlamda, başvuranın, yakalandığı gün polis   memurlarından birinin elini ısırmış olduğunu ve daha sonra yakalanmasını protesto etmek için   açlık grevi yaptığını ileri sürmüştür. Ayrıca, polis memurlarını, başlarına büyük bela   çıkarmakla tehdit etmiştir.   AİHM, AİHS’nin 3. maddesinin kapsamına girmek için, iddia edilen muamelenin   asgari düzeyde şiddete varması gerektiğini anımsar (İrlanda – Birleşik Krallık, 18 Ocak 1978   tarihli karar, Seri A no. 25, s. 65, § 162).   Bu davada, AİHM, başvuranın, jinekolojik muayene için tutukluluğunun ilk ve   sonuncu günlerinde Tokat Doğumevi’ne götürüldüğünü gözlemler. Ancak, başvuran rıza   göstermediği için, doktorlar herhangi bir jinekolojik muayene yapmamışlardır. Taraflar   arasında bu konuya ilişkin bir anlaşmazlık yoktur.   AİHM, jinekolojik muayene için hastaneye götürülmüş olmanın, başvurana sıkıntı   vermiş olabileceğini kaydeder. Ancak, AİHM içtihadında kabul edildiği gibi (bkz., mutatis   mutandis, Y.F. – Türkiye, no. 24209/94, § 43, AİHM 2003-IX), tutukluların adli tabip   tarafından tıbbi muayeneye tabi tutulmaları, cinsel taciz veya kötü muameleye ilişkin haksız   suçlamalara karşı önemli bir koruma oluşturabilir. Ayrıca, başvuran jinekolojik muayeneden   geçmeyi reddettiğinde, ona karşı kuvvet kullanılmadığı ve doktorların sözkonusu muayeneyi   yapmaktan kaçındıkları açıktır.   Yukarıda belirtilenlerin karşısında, AİHM, başvuranın gözaltının ilk ve son günlerinde   jinekolojik muayene için hastaneye götürüldüğü gerçeğinin, AİHS’nin 3. maddesinin   anlamında onur kırıcı muameleye varan asgari düzeyde şiddet içermediğini değerlendirir.   AİHM, başvurunun bu kısmının, AİHS’nin 35 §§ 3 ve 4. maddesinin anlamı dahilinde   açıkça dayanaktan yoksun olduğu gerekçesiyle reddedilmesi gerektiğine karar verir.   B. Gözaltındaki muamele   Başvuran, 3. madde uyarınca, ayrıca, nezarette olduğu sürede çeşitli şekillerde kötü   muameleye maruz kaldığını ileri sürmüştür. Bu bağlamda, çırılçıplak soyulduğunu, tecavüzle   tehdit edildiğini, dövüldüğünü, üzerine soğuk su sıkıldığını, elektrik şoklarına maruz   bırakıldığını ve kollarından asıldığını iddia etmiştir.   1. Kabuledilebilirlik   Hükümet, başvuranın iç hukuk yollarını tüketmiş olduğunun değerlendirilemeyeceğini   ileri sürmüştür, zira, kötü muamele iddialarına yönelik bir cezai soruşturma başlatmak   amacıyla hiçbir zaman Cumhuriyet Savcısı’na resmi bir şikayette bulunmamıştır.   Başvuran, bu hususta herhangi bir görüş bildirmemiştir.   AİHM, başvuranın, kötü muameleye ilişkin şikayetinin konusunu tekrar tekrar yerel   yetkililerin dikkatine sunduğunu gözlemler. Bu bağlamda, AİHM, 30 Mayıs 1999 tarihinde,   başvuranın, Cumhuriyet Savcısı’nın huzurunda, polis ifadesinin baskı altında alınmış   olduğunu ifade ettiğini gözlemler. Ayrıca, üzerine soğuk su sıkılmış, elektrik şokuna maruz   bırakılmış ve kollarından asılmış olduğunu ifade etmiştir. Aynı günün sonrasında, başvuran,   Tokat Sulh Ceza Mahkemesi Hakimi’nin huzurunda, Savcı tarafından alınan ifadesini   yinelemiştir. 12 Ağustos 1999 tarihinde, başvuran, Ankara Devlet Güvenlik Mahkemesi’ne   bir mektup göndermiş ve baskı altında alındığını iddia ederek polise verdiği ifadeyi geri   almıştır. Bu mektupta, nezarette maruz kalmış olduğunu iddia ettiği kötü muamelenin çeşitli   şekillerini ayrıntılı olarak açıklamıştır. Özellikle, polis nezaretinde olduğu sürede, çırılçıplak   soyulduğunu, tecavüzle tehdit edildiğini, dövüldüğünü, üzerine soğuk su sıkıldığını, elektrik   şokuna maruz bırakıldığını ve kollarından asıldığını iddia etmiştir. Son olarak, başvuran, 4   Nisan 2001 tarihli temyiz başvurusunda, kötü muameleye ilişkin iddialarını yinelemiştir.   AİHM, Ceza Muhakemeleri Usulü Kanunu’nun 153. maddesine uygun olarak, suç   işlenmiş olduğu şüphesi uyandıran bir durumdan bir şekilde haberdar olan Cumhuriyet   Savcısı’nın, gerekli incelemeleri yürüterek olayları soruşturma yükümlülüğü olduğunu   anımsar.   Dolayısıyla, AİHM’nin görüşüne göre, başvuranın girişimleri, yetkilileri, onun   şikayetini soruşturmak konusunda harekete geçirecek kadar yeterli olmuş olmalıydı,   dolayısıyla, başvuran, bu bağlamda telafiye ilişkin iç hukuk yollarını tüketmek konusunda   kendisinden beklenebilecek her şeyi yapmış olarak değerlendirilebilir (Örnek ve Eren –   Türkiye (karar), no. 41306/98, 9 Ocak 2003; ve Mahmut Yaşar – Türkiye (karar), no.   46412/99, 31 Mart 2005).   Sonuç olarak, AİHM, Hükümet’in itirazının bu kısmını reddeder.   Hükümet ayrıca, AİHS’nin 35. maddesi uyarınca, ayrıca, başvurunun, altı ay kuralına   uymama gerekçesiyle reddedilmesi gerektiğini ileri sürmüştür. Hükümet’in görüşüne göre,   başvuranın, kötü muameleye ilişkin iddiasını, AİHM’ye, gözaltı süresinin son gününden   itibaren altı ay içinde sunmuş olması gerekirdi.   Başvuran, bu konuya ilişkin herhangi bir görüş bildirmemiştir.   AİHM, iç hukuk yolunun mevcut olmadığı durumda, AİHS’nin 35 § 1. maddesinde   belirtilen altı ay zaman sınırının, prensip itibarıyla, başvuruda şikayet konusu olan olayın   meydana geldiği tarihten itibaren işlemeye başladığını yineler.   Ancak, başvuranın başlangıçta bir iç hukuk yolundan yararlandığı ve bu hukuk yolunu   etkisiz kılan şartların ancak daha sonraki bir aşamada farkına vardığı veya varmış olması   gerektiği istisnai durumlarda özel yaklaşımlar uygulanabilir. Böyle bir durumda, altı aylık   süre, başvuranın bu şartların farkına vardığı veya varmış olması gerektiği zamandan itibaren   hesaplanabilir (Ülkü Ekinci – Türkiye (karar), no. 27602/95, 8 Haziran 1999; ve Gülistan   Kaya ve Diğerleri – Türkiye (karar), no. 4451/02, 4 Ekim 2005).   Bu davada, başvuranın, kötü muameleye ilişkin iddialarını, sırasıyla, Ankara Devlet   Güvenlik Mahkemesi ve Yargıtay’daki işlemler sırasında sunduğu gözükmektedir. Başvuran   hakkındaki nihai yerel karar 25 Nisan 2001 tarihinde verilmiş ve başvuran, AİHM’ye, 25   Ekim 2001 tarihinde başvurmuştur. Bu şartlarda, AİHM, başvurunun, altı ay zaman sınırı   içinde yapılmış olduğunu kabul eder. Sonuç olarak, Hükümet’in itirazlarının bu kısmını   reddeder.   Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 35 § 3.   maddesinin anlamı dahilinde, bu şikayetin temelsiz olmadığını kaydeder. AİHM, ayrıca,   şikayetin başka açılardan da kabuledilemez olmadığını kaydeder. Dolayısıyla, kabuledilebilir   ilan edilmelidir.   2. Esaslar   (a) Gözaltında kötü muameleye ilişkin iddia   Başvuran, gözaltında olduğu sürede kötü muameleye maruz kalmış olduğunu iddia   etmiştir. Bu hususta, çırılçıplak soyulduğunu, tecavüzle tehdit edildiğini, dövüldüğünü,   üzerine soğuk su sıkıldığını ve kollarından asıldığını iddia etmiştir. Ayrıca, bedenine elektrik   şoku uygulandığını ifade etmiştir.   Hükümet, bu iddiaları reddetmiştir. Başvuranın, iddialarını kanıtlayamadığını veya 3.   maddeye aykırı muameleye maruz kalmış olduğu iddialarını destekleyecek herhangi bir delil   sunmadığını ileri sürmüştür. Hükümet, ayrıca, başvuranın, gözaltının ilk ve son günlerinde iki   sefer doktor tarafından muayene edilmiş olduğunu ve adli tıp raporlarının başvuranın   bedeninde kötü muamele izi belirtmediğini ifade etmiştir.   3. maddenin, demokratik toplumların en temel değerlerinden birini muhafaza ettiğini   yineleyen AİHM, AİHS’nin 3. maddesinin ihlal edildiği iddiasına ilişkin delil   değerlendirmesinde ispat ölçütü olarak “suçun kesin olarak veya her türlü makul şüpheden   uzak olarak kanıtlanmış olması” ölçütünü kabul eder (Avşar – Türkiye, no. 25657/94, § 282,   AİHM 2001-VII). Böyle bir ispat, yeterli derecede kuvvetli, açık ve uygun sonuçların veya   benzer nitelikli çürütülmemiş karinelerin bir arada var olmasına bağlı olabilir (yukarıda   anılan, İrlanda – Birleşik Krallık, § 161).   AİHM, görevinin yardımcı niteliğine duyarlıdır ve bunun belirli bir davanın şartlarınca   kaçınılmaz kılınmadığı durumda bir ilk derece mahkemesinin görevini üstlenirken dikkatli   olması gerektiğinin farkındadır (bkz, örneğin, McKerr – İngiltere (karar), no. 28883/95, 4   Nisan 2000). Ancak, bu davada olduğu gibi, AİHS’nin 3. maddesi uyarınca iddialarda   bulunulduğu durumda, AİHM, özellikle tam bir incelemeye başvurmalıdır (bkz., mutatis   mutandis, Ribitsch – Avusturya, 4 Aralık 1995 tarihli karar, Seri A no. 336, § 32 ve yukarıda   anılan Avşar, § 283).   Sözkonusu davada, başvuranın, hakkında şikayette bulunduğu kötü muamele,   çırılçıplak soyulmak, tecavüzle tehdit edilmek, dövülmek, üzerine soğuk su sıkılmak, elektrik   şokuna maruz bırakılmak ve kollarından asılmaktan oluşmuştur. Ancak, davadaki bazı   unsurlar, başvuranın, polis nezaretinde tutulduğu sırada 3. madde tarafından yasaklanan   şekilde muamele görüp görmediğine dair şüpheler uyandırmaktadır.   AİHM, ilk olarak, başvuranın, gözaltına alındığı gün saat 17.00 civarında, tıbbi   muayene için Almus Devlet Hastanesi’ne götürüldüğünü gözlemler, burada, bir rapor   düzenlenmiştir. Bu rapora göre, sağ gözün altında, tahriş sonucu oluşmuş, 0,5x1 cm.   büyüklüğünde bir sıyrık olduğu kaydedilmiştir. Ondan sonra, başvuran, Tokat iline transfer   edildiğinde, saat 19.45 civarında başka bir muayene için Tokat Devlet Hastanesi’ne   götürülmüştür. Başvuranı muayene eden doktor, başvuranın sağ gözünün altında hiperemi ve   burnunun sağ tarafında bir sıyrık olduğunu gözlemlemiştir. Her iki rapor da, başvuranın   bedeninde kötü muameleye dair bir iz olmadığını belirtmiştir. Yukarıda belirtilenler ışığında   AİHM, her ne kadar 23 Mayıs 1999 tarihli tıbbi raporlarda başvuranın yüzünde yaralar olduğu   kaydedilmiş olsa da, bu raporların başvuranın gözaltı süresinin ilk gününde düzenlenmiş   olduğu, oysa başvuranın kötü muamele iddialarının polis nezaretinde geçirdiği sürede tabi   tutulduğu muameleye ilişkin olduğu şeklinde sonucuna varır. Ayrıca, başvuranın, 30 Mayıs   tarihinde de, yani gözaltının son gününde, hastaneye götürüldüğü ve Tokat Devlet   Hastanesi’nde hazırlanan tıbbi raporun, başvuranın bedeninde kötü muameleye dair bir iz   ortaya koymadığı kaydedilmelidir. AİHM, başvuranın, son belirtilen rapordaki tespitlere dair   şüphe uyandırabilecek ve kendi iddialarına destekleyici ağırlık katabilecek bir malzeme   sunmadığını kaydeder.   Sonuç itibarıyla, elindeki kanıtlar hiçbir şüpheye yer bırakmayacak şekilde başvuranın   kötü muameleye maruz bırakıldığını tespit etmesine imkan vermediğinden dolayı, AİHM,   AİHS’nin 3. maddesinin esastan ihlal edildiğinin kanıtlandığını tespit etmemiştir (Talat Tepe   – Türkiye, no. 31247/96, § 54, 21 Aralık 2004).   (b)Soruşturmanın yeterliliği   Başvuran, yerel mercilerin, kendisinin kötü muameleye ilişkin şikayetlerine yönelik   etkili soruşturma yapmadığını iddia etmiştir. Hükümet buna itiraz etmiştir.   AİHM, başvuranın şikayetinin özünün, sorumlu Devlet’in başvuranın kötü muamele   iddialarına yönelik etkili soruşturma yapmadığı şeklinde olduğunu gözlemler. AİHM, ayrıca,   3. maddenin usulen ihlal edildiğinin uygun ya da gerekli olup olmadığını tespit etmenin,   davanın şartlarına bağlı olduğuna hükmettiği İlhan – Türkiye ([BD] , no. 22277/93, §§ 92-93,   AİHM 2000-VII) davasına da atıfta bulunur.   Yukarıda anlatılanlar ışığında, AİHM, dava olaylarına verilecek hukuki   nitelendirmenin hakimi olduğundan ve kendisini, başvuran ya da bir Hükümet tarafından   yapılan nitelendirmeye bağlı görmediğinden bu şikayetleri AİHS’nin 13. maddesi kapsamında   incelemenin uygun olduğu kanısındadır bkz. Batı ve Diğerleri – Türkiye, no. 33097/96 ve   57834/00, § 127, AİHM 2004-…); Aksoy – Türkiye, 18 Aralık 1996 kararı, Reports of   Judgments and Decisions 1996-VI, s. 2287, § 98; Assenov ve Diğerleri – Bulgaristan, 28   Ekim 1998 kararı, Reports 1998-VIII, s 3291, § 107; ve Büyükdağ – Türkiye, no. 28340/95, §   60, 21 Aralık 2000).   II.AİHS’NİN 13. MADDESİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI   Başvuran, kendisinin kötü muamele iddialarına ilişkin olarak iç hukukta etkili hukuk   yolu bulunmadığını öne sürerek şikayetçi olmuştur. Bunun AİHS’nin 13. maddesini ihlal   ettiğini ileri sürmüştür. Bu maddeye göre:   “Bu Sözleşme’de tanınmış olan hak ve özgürlükleri ihlal edilen herkes, ihlal fiili   resmi görev yapan kimseler tarafından bu sıfatlarına dayanılarak yapılmış da olsa,   ulusal bir makama etkili bir başvuru yapabilme hakkına sahiptir.”   AİHM, 3. madde ile teminat altına alınan hakkın niteliğinin, 13. madde bağlamında   anlamları olduğunu tekrarlar. Bir başvuranın, Devlet görevlileri tarafından işkence gördüğü ya   da ciddi bir kötü muameleye maruz bırakıldığı şeklinde savunulabilir bir iddiasının bulunduğu   hallerde, “etkili hukuk yolu” kavramının, uygun durumlarda tazminat ödenmesine ek olarak,   sorumluların belirlenmesi ve yakalanmasını muktedir ve şikayetçinin soruşturma prosedürüne   etkin erişimini içeren, kapsamlı ve etkili bir soruşturma anlamına gelir (yukarıda anılan   Aksoy, § 98).   Bu davada sunulan kanıt temelinde, AİHM, hiçbir şüpheye yer bırakmayacak şekilde,   başvuranın iddia edildiği üzere polisler tarafından kötü muameleye maruz bırakıldığının   kanıtlandığını tespit etmemiştir. Ancak, geçmiş davalarda hükmettiği gibi, bu, 3. maddeye   ilişkin şikayetin, 13. maddenin maksatları açısından “savunulabilir” bir şikayet olmasını   engellemez (bkz. Yaşa – Türkiye, 2 Eylül 1998 kararı, Reports 1998 VI, s. 2442, § 112).   AİHM, başvuranın kötü muamele iddialarını, mütemadiyen ulusal yetkililere ilettiğini   not eder. Bu bağlamda, AİHM, başvuranın, 30 Mayıs 1999 tarihinde Cumhuriyet Savcısı ve   hakim tarafından alınan ifadelerine dayanır. Başvuran, ifadesinde, gözaltındayken üzerine   hortumla soğuk su sıkıldığını, elektrik verildiğini ve Filistin askısına bağlandığını açıkça ifade   etmiştir. Başvuran, 12 Ağustos 1999 tarihinde, birinci derece mahkemesine bir yazı yazmış ve   baskı ve zorla alındığını ileri sürerek ifadesini geri çekmiştir. Başvuran, yazısında,   gözaltındayken maruz bırakıldığını iddia ettiği çeşitli kötü muamele şekillerini ayrıntılarıyla   anlatmıştır. Başvuran özellikle, gözaltındayken çırılçıplak soyulduğunu, tecavüzle tehdit   edildiğini, dövüldüğünü, hortumla kendisine soğuk su sıkıldığını, elektrik verildiğini ve   kollarından asıldığını ileri sürmüştür. Son olarak, 4 Nisan 2001 tarihinde Yargıtay’a yazdığı   temyiz dilekçesinde, başvuran özellikle gözaltında uğradığı kötü muameleye atıfta   bulunmuştur. Sonuç olarak, yetkililerin, başvuranın kötü muamele iddialarından haberdar   olduğu açıktır. Ancak, bu iddialara yönelik olarak hiçbir soruşturma başlatılmamıştır.   Yukarıda anlatılanlar ışığında, AİHM, yetkililerin, başvuranın kötü muamele   iddialarına ilişkin olarak etkili bir hukuk yolu sunma yükümlülüklerini yerine getirmedikleri   kanısındadır.   Dolayısıyla, AİHS’nin 13. maddesi ihlal edilmiştir.   III.AİHS’NİN 41. MADDESİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI   AİHS’nin 41. maddesine göre:   “Mahkeme işbu Sözleşme ve protokollerinin ihlal edildiğine karar verirse ve ilgili   Yüksek Sözleşmeci Tarafın iç hukuku bu ihlali ancak kısmen telafi edebiliyorsa,   Mahkeme, gerektiği takdirde, hakkaniyete uygun bir surette, zarar gören tarafın   tatminine hükmeder.”   A.Tazminat   Başvuran, 50.000 Euro manevi tazminat talep etmiştir.   Hükümet, bu meblağın aşırı ve kabuledilmez olduğunu ifade etmiştir.   AİHM, başvuranın, dava şartları içinde sıkıntı ve hayal kırıklığı gibi, yalnızca bir ihlal   tespitiyle tazmin edilemeyecek olan manevi zarara uğramış olduğunu kabul eder. Dava   şartlarını ve içtihadını dikkate alarak AİHM başvurana 1.500 Euro manevi tazminat   ödenmesine karar vermiştir.   B.Mahkeme masrafları   Başvuran ayrıca mahkeme masrafları için 1.000 Euro talep etmiştir.   Hükümet, başvuranın bu başlık altındaki talebini reddetmiştir.   Elindeki bilgi ve yerleşik içtihadını dikkate alarak, AİHM, mahkeme masrafları için   talep edilen tutarın tamamının ödenmesinin uygun olacağına karar vermiştir.   C.Gecikme faizi   AİHM, gecikme faizi olarak Avrupa Merkez Bankası’nın kısa vadeli kredilere   uyguladığı faiz oranına üç puan eklemek suretiyle elde edilecek oranın uygun olduğuna karar   vermiştir.   YUKARIDAKİ GEREKÇELERE DAYANARAK AİHM,   1. Başvuranın gözaltında kötü muameleye ilişkin şikayetini kabuledilebilir, başvurunun kalan   kısmının kabuledilmez olduğuna oyçokluğuyla;   2. Başvuranın gözaltında kötü muamele iddialarına ilişkin olarak AİHS’nin 3. maddesinin   ihlal edilmediğine oybirliğiyle;   3. AİHS’nin 13. maddesinin ihlal edildiğine oybirliğiyle;   4.Oybirliğiyle   (a) Sorumlu Devlet’in başvurana, AİHS’nin 44 § 2. maddesi uyarınca kararın kesinleştiği   tarihten itibaren üç ay içinde, ödeme tarihindeki kur üzerinden Yeni Türk Lirası’na çevrilerek   1.500 Euro (bin beş yüz Euro) manevi tazminat, mahkeme masrafları için 1.000 Euro (bin   Euro) ve uygulanabilecek her türlü vergiyi ödemesine,   (b) yukarıda anılan üç aylık sürenin sona ermesinden ödeme gününe kadar geçen süre için   Avrupa Merkez Bankası’nın kısa vadeli kredilere uyguladığı faiz oranına üç puan eklemek   suretiyle elde edilecek oranın gecikme faizi olarak uygulanmasına;   4. Başvuranın adil tazmin talebinin kalan kısmının reddine   KARAR VERMİŞTİR.   İngilizce hazırlanmış, Mahkeme İç Tüzüğü’nün 77 §§ 2. ve 3. maddeleri uyarınca 2   Mart 2006 tarihinde yazılı olarak tebliğ edilmiştir.   Vincent BERGER   Bostjan M. ZUPANCIC   Yazı İşleri Müdürü   Başkan   AİHS’nin 45 § 2. maddesi ve Mahkeme İç Tüzüğü’nün 74 § 2. maddesi uyarınca   Yargıç J. Hedigan ve Yargıç David Thor Björgvinsson’un ortak kısmi muhalefet şerhleri bu   karara eklenmiştir.   V.B.   B.M.Z.   YARGIÇ HEDIGAN TARAFINDAN KONULAN, YARGIÇ   BJÖRGVINSSON’UN DA KATILDIĞI KISMİ MUHALEFET ŞERHİ   1. Başvuranın gözaltında kötü muameleye dair iddiasına ilişkin olarak AİHS’nin 3.   maddesinin ihlal edilmediği kararı ile ilgili olarak AİHM’nin çoğunluk kararına katılıyorum.   Ayrıca, yetkililerin, kötü muamele iddialarına ilişkin olarak başvurana etkili bir hukuk yolu   sağlama yükümlülüklerini yerine getirmedikleri gerekçesiyle AİHS’nin 13. maddesinin ihlal   edildiğine de katılıyorum.   2. Ancak başvuranın jinekolojik muayene için Tokat Doğumevi’ne iki kere   götürülmüş oması sebebiyle 3. madde altındaki şikayeti ile ilgili kısım açıkça dayanaktan   yoksun olduğu gerekçesiyle kabuledilemez sayıldığı müddetçe ne yazık ki bu karara   katılamam.   Kabuledilebilirlik   Benim görüşüme göre, yetkililerin, bu tıbbi muayeneleri yapmış veya yapmamış   olmalarının, başvuranın zarar gören kişi statüsüne bir etkisi yoktur. Başvuranın şikayetinin   esası, koruması altında olduğu yetkililer tarafından bekaret durumunun tespit edilmesi   talebiyle jinekolojik muayene ve fiili livata muayenesi için iki kez Tokat Doğumevi’ne   götürülmüş olmasıdır. Bu bakımdan, olaylara ilişkin bir anlaşmazlık yoktur. Dolayısıyla,   başvuranın tartışma konusu olaylardan zarar gören kişi durumunda olduğu görüşündeyim.   Bu şikayetin temelsiz olmadığı kararındayım. Dolayısıyla, kabuledilebilir ilan   edilmelidir.   Esaslar   Hükümet’in, başvuranın jinekolojik muayene ve fiili livata muayenesi için hastaneye   götürülmesi sırasında polisin amacının, cinsel tacize yönelik yapılacak yanlış bir suçlamayı   önlemek olduğuna ilişkin görüşlerini not ediyorum. Ancak yetkili makamların, polis   tarafından gözaltında tutulan kişilerin onuruna saygı gösterme yükümlülüğü vardır ve kişilerin   gözaltı süresince kaçınılmaz olan sıkıntılarının yoğunluğunu artıracak üzüntülere ve   zorluklara maruz kalmalarına neden olabilecek önlemler almamalıdırlar.   Hükümet’in sözkonusu hususta aldığı önlemleri haklı göstermek için sunmuş olduğu   nedenlerin, bir kadın tutuklunun jinekolojik muayene için polis tarafından hastaneye   götürülmesi hususundaki Y.F./Türkiye (no. 24209/94, AİHM 2003-IX) davasında sunulan   nedenlerden daha dar çerçeveli olduğunu belirtirim.   Ne AİHM içtihadında ne de İÖK (İşkenceyi Önleme Komitesi) raporlarında, kadın   tutukluların, Hükümet’in öne sürdüğü maksatlar için, tutuklama yetkililerince jinekolojik   muayeneye gönderilebileceğini destekleyen hiçbir ifade bulunmadığı görüşündeyim.   Başvuranın hastaneye getirilip böyle bir muayeneyle karşı karşıya bırakılması, Y.F. –   Türkiye davasında bulunan maksatlarla aynıdır. Bu davada başvuranın muayeneyi reddedecek   kadar güçlü bir özelliğinin kişiliğinin bulunması, bana göre, bu prosedüre hiçbir surette,   herhangi bir meşruiyet kazandırmamaktadır.   Bu sebeplerle, başvuranın bu muayenelere götürülerek aşağılayıcı maruz bırakıldığı,   çünkü bunun kendisinde korku, ıstırap, aşağılık duygusu, küçük düşme duygusuna sebep   olduğu ve bu açıdan 3. maddenin ihlal edildiği kanısındayım (Labita – İtalya).     AİHS’nin 8. maddesi kapsamında bir şikayette bulunulmuş olsa idi, yetkililerin   davranışlarının, amaçlanan hedefle orantılı olmadığı kanısına varır ve bu maddenin ihlal   edildiğine kanaat getirirdim.   11

© Rada Europy / Europejski Trybunał Praw Człowieka, źródło: HUDOC (hudoc.echr.coe.int), pozyskano 13.07.2026. · Źródło