8810/03
WyrokETPCz2008-06-17ECLI:CE:ECHR:2008:0617JUD000881003
Analiza orzeczenia
Sekcja wygenerowana przez AI na podstawie treści orzeczenia — nie stanowi cytatu.
Zagadnienie prawne
Czy skarżący doznali nieludzkiego lub poniżającego traktowania podczas zatrzymania oraz czy państwo przeprowadziło skuteczne dochodzenie w tej sprawie (art. 3 Konwencji)? Czy zatrzymanie skarżących było zgodne z prawem i czy mieli dostęp do skutecznych środków odwoławczych (art. 5 Konwencji)?Ratio decidendi
Trybunał uznał, że obrażenia skarżących odniesione w areszcie, za które rząd nie przedstawił wiarygodnego wyjaśnienia, stanowią naruszenie art. 3 Konwencji w aspekcie materialnym. Dochodzenie w sprawie złego traktowania było nieskuteczne i przewlekłe, a badania medyczne nie spełniały standardów (np. Protokołu Stambulskiego), co naruszyło art. 3 w aspekcie proceduralnym. Ponowne zatrzymanie skarżących przez policję po tym, jak zostali już przekazani do aresztu śledczego na mocy decyzji sądu, stanowiło obejście kontroli sądowej i było niezgodne z art. 5 ust. 1 lit. c. Brak skutecznych środków odwoławczych do kwestionowania legalności zatrzymania (art. 5 ust. 4) oraz brak prawa do odszkodowania za bezprawne zatrzymanie (art. 5 ust. 5) również stanowiły naruszenia Konwencji.Stan faktyczny
Trzech skarżących, Remzi Karaduman, Uğur Uşar i Reşat Uşar, zostało zatrzymanych 26 lipca 2002 r. w Ankarze pod zarzutem przynależności do nielegalnej organizacji, a następnie przewiezionych do Diyarbakır. Twierdzili, że byli bici, poddawani torturom (np. rażenie prądem, ściskanie jąder, polewanie zimną wodą), pozbawiani snu i jedzenia. Raporty medyczne wykazywały pewne obrażenia, ale były niespójne i niejasne. Po sądowym aresztowaniu, skarżący zostali ponownie przekazani policji na przesłuchanie, co doprowadziło do dalszych zarzutów złego traktowania.Rozstrzygnięcie
Trybunał jednogłośnie uznał skargę za dopuszczalną. Większością głosów stwierdził naruszenie art. 3 Konwencji w aspekcie materialnym. Jednogłośnie stwierdził naruszenie art. 3 Konwencji w aspekcie proceduralnym. Jednogłośnie stwierdził naruszenie art. 5 ust. 1 lit. c, art. 5 ust. 4 i art. 5 ust. 5 Konwencji. Trybunał zasądził Remziemu Karadumanowi 10 000 EUR, Uğurowi Uşarowi 5 000 EUR i Reşatowi Uşarowi 8 000 EUR zadośćuczynienia niemajątkowego. Zasądził również 2 000 EUR na pokrycie kosztów i wydatków, pomniejszone o 850 EUR pomocy prawnej. Odrzucił pozostałe żądania dotyczące słusznego zadośćuczynienia.Pełny tekst orzeczenia
CONSEIL DE
L'EUROPE
AVRUPA
KONSEYİ
AVRUPA İNSAN HAKLARI MAHKEMESİ
İKİNCİ DAİRE
KARADUMAN VE DİĞERLERİ - TÜRKİYE DAVASI
(Başvuru no: 8810/03 )
KARARIN ÖZET ÇEVİRİSİ
STRAZBURG Haziran 2008
İşbu karar AİHS’nin 44/2 maddesinde belirtilen koşullar çerçevesinde kesinleşecek olup bazı
şekli düzeltmelere tabi olabilir.
______________________________________________________________________________________
© T.C. Dışişleri Bakanlığı, 2008. Bu gayrıresmi özet çeviri Dışişleri Bakanlığı Avrupa Konseyi ve İnsan
Hakları Genel Müdür Yardımcılığı tarafından yapılmış olup, Mahkeme’yi bağlamamaktadır. Bu çeviri,
davanın adının tam olarak belirtilmiş olması ve yukarıdaki telif hakkı bilgisiyle beraber olması koşulu ile
Dışişleri Bakanlığı Avrupa Konseyi ve İnsan Hakları Genel Müdür Yardımcılığı’na atıfta bulunmak
suretiyle ticari olmayan amaçlarla alıntılanabilir.
USUL
Türkiye Cumhuriyeti Devleti aleyhine açılan (8810/03) no’lu davanın nedeni T.C.
vatandaşları Remzi Karaduman, Uğur Uşar ve Reşat Uşar’ın (başvuranlar) Avrupa İnsan
Hakları Mahkemesi’ne (AİHM) 6 Şubat 2003 tarihinde Avrupa İnsan Hakları ve Temel
Özgürlüklerin Korunması Sözleşmesi’nin (AİHS) 34. maddesi uyarınca yapmış oldukları
başvurudur.
Adli yardımdan faydalandırılan başvuranlar AİHM önünde Diyarbakır Barosu avukatlarından
V. Karaduman ve Ö. Yıldız tarafından temsil edilmektedirler.
OLAYLAR
I. DAVANIN KOŞULLARI
Başvuranlar Remzi Karaduman, Uğur Uşar ve Reşat Uşar sırasıyla 1966, 1976 ve 1967
doğumludurlar.
Başvuranlar, yasadışı Hizbullah örgütüne üye oldukları şüphesiyle Ankara İl Emniyet
Müdürlüğü’ne bağlı ekiplerce 26 Temmuz 2002 tarihinde yakalanmışlardır.
Yakalanmalarının ardından başvuranlar Adli Tıp Kurumu Ankara Şubesi’nde sağlık
kontrolünden geçirilmişlerdir. Başvuranların vücutlarında herhangi bir darp ya da cebir izine
rastlanmamıştır. Temmuz 2002 günü saat 17 sularında başvuranlar Adli Tıp Kurumu Ankara Şubesi’nde
yeniden sağlık kontrolünden geçirilmişlerdir. Muayenenin ardından düzenlenen tıbbi raporda
başvuran Remzi’nin sağ tibia alt kısmında 1 cm çapında bir ekimoz ve bu ekimozun üzerinde cm’lik üç sıyrık tespit edildiği belirtilmiştir. Diğer başvuranların vücutlarında herhangi bir
darp ya da cebir izine rastlanmamıştır.
Aynı gün saat 19 sularında başvuranlar Diyarbakır’a sevk edilmek üzere Diyarbakır İl
Emniyet Müdürlüğü’ne bağlı ekiplere teslim edilmiştir. Temmuz 2002 günü saat 9:30 sularında başvuranlar Diyarbakır Devlet Hastanesi’nde
sağlık kontrolünden geçirilmişlerdir. Düzenlenen raporda başvuran Remzi’nin sağ bacağında
eritem ve bir ize (raporun bu kısmı okunamaz durumdadır) rastlandığı, diğer başvuranların
vücutlarında ise herhangi bir darp ya da cebir izine rastlanmadığı belirtilmiştir. Temmuz 2002 günü öğleye doğru başvuranlar bir kez daha sağlık kontrolünden
geçirilmişlerdir. Düzenlenen raporda başvuranlar Remzi ve Reşat’ın fizik muayenelerinde
darp ya da cebir izine rastlanmadığı, başvuran Uğur’un ise fizik muayenesinin normal olduğu
belirtilmiştir.
Başvuranların üçü de Diyarbakır Devlet Güvenlik Mahkemesi’ne sevk edilmiştir. Nöbetçi
hakim başvuranların tutuklanmasına karar vermiştir. Duruşma sırasında hakim başvuran
Remzi’nin güçlükle yürüdüğünü gözlemlemiştir.
Başvuranlar daha sonra Diyarbakır Ceza ve Tevkifevi’ne konulmuşlardır. Başvuranlar
cezaevinde cezaevi doktoru tarafından muayene edilmişlerdir. Muayene sonucunda darp ya da
cebir izine rastlanmamıştır.
Başvuranların avukatları, 1 Ağustos 2002 tarihinde Diyarbakır Emniyet Müdürlüğü’ne bağlı
polisler aleyhinde Diyarbakır Cumhuriyet Savcılığı’na suç duyurusunda bulunmuşlardır.
Başvuranların avukatları müvekkillerinin dövüldüğünü ve hayalarının sıkılması, tazyikli su
tutulması, elektrik verilmesi, vücutlarına buz konulması, uzun süre ayakta tutulma, gıda ve
uykudan mahrum bırakılma gibi muamelelere maruz bırakıldıklarını ve başvuranlar Remzi ve
Reşat’ın kanamalı idrar şikayetleri olduğunu belirtmişlerdir. Avukatlar, müvekkillerinin
sağlık kontrolünden geçirilmek üzere Adli Tıp Kurumu’na, sintigrafi testi yapılması için ise
Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi’ne (orijinal metinde l’hopital universitaire de
Diyarbakır) sevk edilmesi talebinde bulunmuşlardır.
Aynı gün başvuranlar Adli Tıp Kurumu Diyarbakır Şubesi’ne sevk edilmişlerdir. Müteakiben
başvuranlar Cumhuriyet Savcısı’na ifade vermişlerdir.
Muayene sonucunda düzenlenen raporda herhangi bir darp ya da cebir izine rastlanmadığı
belirtilmiştir. Yine aynı raporda başvuran Remzi’nin testislerinde ve sırtının sol üst tarafında
ağrı şikayeti bulunduğu ve ancak ürolojik ve ortopedik muayenelerden sonra kesin rapor
verilebileceği, başvuran Reşat’ın ise testislerinde ağrı ve nefes alıp vermede ağrı olduğundan
şikayet ettiği ve kesin rapor verilebilmesi için üroloji ve dahiliye polikliniklerine sevkinin
gerektiği belirtilmiştir.
Başvuranlar Cumhuriyet Savcısı’na hangi koşullarda kötü muameleye maruz kaldıklarını
anlatmışlardır. Başvuranlar Ankara Emniyet Müdürlüğü’nde tutuldukları sırada kötü
muameleye maruz kaldıklarını iddia etmişlerdir. Başvuran Uğur kendisine elektrik
verilmediğini ve tazyikli su sıkılmadığını belirtmiştir.
Yine 1 Ağustos 2002 tarihinde, OHAL Valisi’nin ve DGM Savcısı’nın talebi üzerine nöbetçi
DGM Hakimi, başvuranların on gün süreyle sorgulanmak üzere emniyet müdürlüğüne
gönderilmelerine olağanüstü hal çerçevesinde alınması gereken ek önlemler hakkındaki 430
sayılı Kanun Hükmünde Kararname’nin 3 c) maddesi temelinde izin vermiştir. Bu karar
aleyhinde yapılan itiraz DGM tarafından, sözkonusu karara itiraz kabil olmadığı gerekçesiyle
reddedilmiştir.
Saat 18 sularında başvuranlar polise teslim edilmiştir. Başvuranlar sevk edilmelerini müteakip
devlet hastanesinde muayeneye tabi tutulmuşlardır. Düzenlenen raporda hiçbir darp ya da
cebir izine rastlanmadığı ancak başvuran Uğur’un üst dudağında 0,5 cm çapında eski bir kesik
tespit edildiği belirtilmiştir. Ağustos ile 6 Ağustos 2002 tarihleri arasında Diyarbakır Emniyet Müdürlüğü cezaevi
doktoru tarafından idrar yolu rahatsızlıkları için tavsiye edilen enjeksiyonun yapılması için
başvuran Remzi’nin her gün devlet hastanesine sevkini temin etmiştir.
Başvuranların avukatı başvuranlarla görüştükten sonra Cumhuriyet Savcısı’na müracaatta
bulunmuştur. Avukat, kötü muamele iddialarını tekrar ederek başvuranların daha kapsamlı bir
tıbbi muayeneden geçirilmelerini talep etmiştir. Başvuranların avukatı sintigrafi testinin halen
yapılmadığını da belirtmiştir.
Üniversite hastanesi tarafından 6 Ağustos 2002 tarihinde düzenlenen tutanağa göre
başvuranların hastaneye sevk edildikleri ve burada röntgenlerinin çekildiği belirtilmiştir.
Sintigrafi testi ve biyopsiyle ilgili olarak ise başvuranların masrafları ödeyebilecek durumda
olmadıklarını beyan ederek bu koşullar altında test yapılmasını reddettikleri belirtilmiştir. Ağustos 2002 tarihinde başvuran Remzi Cumhuriyet Savcısı’na parasızlık nedeniyle
sintigrafi ve biyopsi yapılmasını reddettiğini ve ailesinin sözkonusu masrafları
karşılayabilecek durumda olup olmadığını bilmediğini beyan etmiştir. Üniversite hastanesinin
ortopedi ve travma poliklinikleri tarafından düzenlenen 7 Ağustos 2002 tarihli raporda
başvuran Remzi’de patolojik bir bulguya rastlanmadığı ancak boyun bölgesinde bir hassasiyet
bulunduğu belirtilmiştir.
Üniversite hastanesi başhekimi Cumhuriyet Savcısı’na gönderdiği aynı tarihli mektupta
başvuranların kendilerine biyopsi yapılmasını reddettikleri ve masrafları ödeyecek durumda
olmadıkları için sintigrafi testi yapılmadığı bilgisini vermiştir.
Yine 7 Ağustos 2002 tarihinde, ilgililer, Devlet Hastanesinde sağlık muayenesinden
geçirilmiştir. Raporda, başvuranlar, Reşat ve Uğur’a ilişkin olarak hiçbir darp ve cebir izi
belirtilmemektedir ve başvuran Remzi hakkındakiler ise okunamaz bir haldedir. Saat 18’e
doğru, başvuranlar cezaevine nakledilmiş burada cezaevi doktoru tarafından yeniden
muayeneden geçirilmişler ve doktor hiçbir darp ve cebir izine rastlanmadığını belirtmiştir. Ağustos 2002 tarihli bir raporda, Üniversite Hastanesi Üroloji Bölümü başvuranlar
tarafından, biyopsiye itiraz edildiğini belirtmiş ancak ilgililerin jenital organlarında hiçbir
darp ve cebir izine rastlanmadığını ifade etmiştir. Ağustos 2002 tarihinde, Cumhuriyet Savcılığı, başvuranların Üniversite Hastanesi’ne sevk
edilmesini sağlamış ve her türlü kötü muamele izinin tespit edilebilmesi amacıyla
başvuranların biyopsi ve sintigrafinin de aralarında bulunduğu sağlık kontrollerinden
geçirilmelerini istemiştir. Eylül 2002 tarihinde Üroloji Servisi raporunu sunmuştur. Doktor, başvuranların jenital
organlarında hiçbir darp ve cebir izinin tespit edilmediğini belirtmiştir. Doktor, başvuranlar
Remzi ve Reşat’ın testis biyopsisi sonuçlarından geçmişteki bir travmaya bağlı meydana
gelebilecek bir “değişikliğin” görüldüğünü ve adli tabibin görüşünün alınmasının uygun
olacağını ifade etmiştir. Başvuran Uğur’a ise, biyopsi ve sintigrafi yapılmamıştır.
A. Diyarbakır’daki gözaltı hakkındaki soruşturma Ekim 2002 tarihinde, Diyarbakır Valisi, başvuranların iddialarının mesnetten yoksun
olduğu gerekçesiyle sözkonusu polisler hakkında cezai kovuşturma başlatılmasına gerek
olmadığına karar vermiştir. Haziran 2003 tarihinde, başvuranların avukatının başvurusunu inceleyen Bölge İdare
Mahkemesi, Vali’nin kararını iptal etmiştir. Nisan 2004 tarihinde, Cumhuriyet Savcılığı, üç polisi kötü muameleyle suçlamıştır. Nisan 2004 tarihinde, Diyarbakır Ağır Ceza Mahkemesi, Balçova Ağır Ceza Mahkemesi’ne
bir sanığın ifadesinin alınması amacıyla istinabe talebini iletmiştir. 4 Mayıs 2004 tarihli
duruşma sırasında, Diyarbakır Ağır Ceza Mahkemesi, iki sanığın savunmalarını dinlemiştir. 3
Haziran 2004 tarihinde, Diyarbakır Ağır Ceza Mahkemesi, başvuran Remzi’nin beyanlarını
dinlemiş ve Devlet Güvenlik Mahkemesi’nde başvuranlar hakkında açılan ceza davası
dosyasının istenmesine karar vermiştir. Temmuz 2004 tarihinde, Diyarbakır Ağır Ceza Mahkemesi, bir sanığın ifadesinin istinabe
yoluyla alındığını belirtmiş ve gözaltı sırasında başvuranlarla görüşen avukatı tanık olarak
dinlemiştir. Sözkonusu avukat, görüşmeleri sırasında başvuranların kötü muameleden
şikayetçi olduklarını ifade etmiş ve özellikle Remzi’nin durumunun kaygı verici göründüğünü
belirtmiştir. Temmuz 2004 tarihinde, Diyarbakır Ağır Ceza Mahkemesi başvuran Uğur’un beyanlarını
dinlemiştir. 27 Ağustos ve 30 Eylül 2004 tarihli duruşmalar, istinabe yoluyla başvuran
Reşat’ın ifadesinin ve ceza davası dosyasının örneğinin beklenmesi nedeniyle ertelenmiştir. Ekim 2004 tarihinde, Ağır Ceza Mahkemesi, başvuran Reşat’ın ifadesini dosyaya eklemiş
ve talep edilen dosyanın beklenmesi için duruşmanın ertelenmesine karar vermiştir. 25 Kasım
ve 23 Aralık 2004 ile 14 Ocak 2005 tarihli duruşmalar da aynı gerekçe ile ertelenmiştir. Şubat 2005 tarihli duruşma sırasında, Ağır Ceza Mahkemesi, ceza davası dosyasının
mahkemeye ulaştığı kaydedilmiştir. Cumhuriyet Savcısı, esasa ilişkin iddialarını sunmuştur. Mart 2005 tarihli duruşma Mahkeme’nin oluşumundaki değişiklik nedeniyle ertelenmiştir. 8
Nisan 2005 tarihli duruşmada, Ağır Ceza Mahkemesi, başvuranların davaya müdahil olma
taleplerini kabul etmiştir. Ağır Ceza Mahkemesi, bir sonraki duruşmada başvuranların
ayrıntılı ifadelerinin alınmasının gerekli olup olmadığının ve başvuranların İstanbul
Travmatoloji Merkezi’ne sevkleri konusunun değerlendirilmesine karar vermiştir. Mayıs 2005 tarihinde, Ağır Ceza Mahkemesi, oluşumundaki değişiklik nedeniyle,
duruşmanın ertelenmesine karar vermiştir. Başvuranların avukatı, olayların meydana geldiği
andan itibaren geçen süre göz önüne alındığında, başvuranların yeniden dinlenmelerine ve
sağlık muayenesinden geçirilmelerine gerek olmadığını belirtmiştir. Haziran 2005 tarihinde, Ağır Ceza Mahkemesi, başvuranların, İstanbul Adli Tıp Kurumu
Travmatoloji İhtisas Daire’sine sevk edilmelerine karar vermiştir. Ekim 2005 tarihinde, Ağır Ceza Mahkemesi, İstanbul Adli Tıp Kurumu’ndan
başvuranların muayeneye gitmedikleri cevabını almış ve duruşmayı ertelemiştir. 26 Ekim tarihli duruşma da aynı nedenlerle ertelenmiştir. Başvuranların avukatı, olayların
meydana gelmesinden üç yıldan fazla bir süre sonra başvuranların sağlık muayenesinden
geçirilmelerinin bir yararı olmayacağını savunmuştur. Aralık 2005 tarihli duruşma sırasında, başvuranlar, Ağır Ceza Mahkemesi’ne, Adli Tıp
Uzmanları Derneğine üye iki doktor tarafından düzenlenen bir rapor sunmuşlardır. Duruşma
sırasında ifade veren doktorlara göre, başvuranlar, İstanbul Protokol’ünün ve adli tabibin
görevleri ve adli sağlık raporu düzenlenmesine ilişkin Sağlık Bakanlığı’nın 20 Eylül 2000
tarihli genelgesinin gereklerine uygun olarak sağlık muayenesinden geçirilmemişlerdir.
Doktorlar, birçok eksiği olduğundan sözkonusu raporların başvuranların iddialarına ilişkin
durumu aydınlığa kavuşturacak nitelikte olmadığı kanaatinde olduklarını belirtmişlerdir.
Doktorlar, başvuranlar Uğur ile ilgili olarak Diyarbakır Devlet Hastanesi tarafından 1 Ağustos tarihinde düzenlenen raporda yer alan «eski» ifadesinin yeterince açık olmadığını,
sözkonusu raporu düzenleyen Adli Tıp uzmanının da dinlenmesi gerektiğine dikkati
çekmişlerdir.
Doktorlar, başvuranlar Reşat ve Remzi ile ilgili hazırlanan klinik tablonun öne sürmüş
oldukları iddiaları ve gözaltı koşulları ile örtüştüğünü, ancak, kesin olarak emin olabilmek
için başvuranlara ilişkin tüm biyopsi, sintigrafi ve diğer analizlerin hem travmatoloji
konusunda uzmanlaşmış doktorlara hem adli, ortopedi, patoloji ve üroloji uzmanlarına
incelettirilmesi gerektiğini belirtmişlerdir
Doktorlardan biri duruşma sırasında verdiği ifadesinde nihai bir rapor düzenleyebilecek üç
adli tıp servisini tanımlamış ve tercih edilen servise yapılmış olan tıbbi muayene sonuçlarının
iletilmesini, başvuranların ancak gerekli görülürse sözkonusu servise götürülmelerini tavsiye
etmiştir.
Bu duruşma sonunda, Ağır Ceza Mahkemesi üniversite hastanesinden adli tıp tetkiklerinin
sonuçlarının iletilmesini talep etmiştir.
Üroloji servisi 27 Ocak 2006 tarihinde hastane başhekimine başvuranların biyokimya
analizlerinin ve idrar ve kan tahlillerinin tamamının yapılmamış olduğunu bildirmiştir.
Ağır Ceza Mahkemesi 13 Şubat 2006 tarihinde üniversite hastanesinden istenilen belgelerin
alındığını belirterek bu belgelerin incelenmesi için başvuranların avukatına süre tanımıştır.
Mahkeme ayrıca adli tıp kurumuna dosyanın ulaşıp ulaşmadığının sorulmasını istemiştir.
Ağır Ceza Mahkemesi 29 Mayıs ve 18 Ekim 2006 tarihleri arasında başvuranların halen adli
tıp kurumuna gitmediklerini ifade ederek duruşmaları ertelemiştir. Başvuranların avukatı
müvekkillerinin üç farklı şehirde ikamet ettiklerini ve hepsinin aynı gün adli tıp kurumuna
gitmelerinin zor olduğunu belirtmiştir.
Bu duruşmalardan sonra başvuranlar adli tıp kurumuna giderek muayene olmuşlardır.
Adli Tıp Kurumu 18 Mayıs 2007 tarihinde Ağır Ceza Mahkemesi’nden başvuranlar tarafından
dosyaya eklenen 28 Aralık 2005 tarihli raporun örneğinin, üniversite hastanesinin başvuranlar
Remzi ve Reşat için gerçekleştirdiği biyopsi ve sintigrafi sonuçlarının ve başvuran Remzi’ye
ait tüm kan ve idrar tahlillerinin iletilmesini talep etmiştir.
Ağır Ceza Mahkemesi 2 Temmuz 2007 tarihli duruşmada üniversite hastanesinden adli tıbbın
istemiş olduğu belgeleri iletmesini istemiştir. Mahkeme 21 Ocak 2008 tarihli duruşmada
sözkonusu belgelerin mahkemeye ulaştığını tespit etmiş ve bunları adli tıbba iletmiştir.
Duruşma 24 Mart 2008 tarihine ertelenmiştir.
B. Ankara’daki gözaltı ile ilgili soruşturma
Bu arada, Diyarbakır İnsan Hakları Derneği’nin TBMM İnsan Hakları Komisyonu
Başkanlığı’na yapmış olduğu başvuru üzerine bir emniyet amiri gerekli soruşturmayı yaparak
mezkur polislerin disiplin ve cezai sorumluluklarını tespit etmek üzere görevlendirilmiştir..
Bu soruşturma kapsamında başvuranlar Ankara’daki gözaltı ile ilgili olarak Diyarbakır
Cezaevi’nde 23 Ekim 2002’de sorgulanmışlardır.
Başvuran Uğur kendisine küfredilip tehdit edildiğini, gözleri bağlı dövüldüğünü, uykusuz,
susuz ve aç bırakıldığını, Ankara’daki ve Diyarbakır’daki gözaltında uzun süre ayakta
tutulduğunu, Ankara’daki gözaltında testislerinin ezildiğini ileri sürmüştür.
Başvuran Remzi Ankara’daki gözaltında sürekli ayakta tutulduğunu, soğuk su
püskürtüldüğünü, testislerinin ezildiğini ve dövüldüğünü, bundan sonra uzun süre kanlı idrar
yaptığını iddia etmiştir. Başvuran ayrıca, Diyarbakır’daki gözaltı sırasında kendisine elektrik
verildiğini, testislerinin ezildiğini, soğuk su püskürtüldüğünü, ayakta uzun süre tutulduğunu,
uykusuz bırakıldığını ve bu muamelelere maruz kalırken gözlerinin bağlandığını belirtmiştir.
Başvuran Reşat, Ankara’daki gözaltında kendisine küfredilip tehdit edildiğini, ayakta uzun
süre tutulduğunu, soğuk su püskürtüldüğünü, uykusuz bırakıldığını ve testislerinin ezildiğini
iddia etmiş, Diyarbakır’daki gözaltı esnasında daha ağır kötü muamelelere maruz kaldığını
öne sürmüştür.
Başvuranların gözaltından sorumlu polisler 25 Kasım ve 2 Aralık 2002 tarihlerinde dinlenmiş,
haklarında yapılan suçlamaları inkâr etmişlerdir.
Müfettiş 16 Aralık 2002 tarihinde başvuranların iddialarının dayanaksız olduğuna ve
gözaltından sorumlu polisler hakkında soruşturma açılmasına yer olmadığına itibar etmiştir.
Disiplin soruşturması da kapanmıştır.
Ankara Emniyet Müdürlüğü 18 Aralık 2002 tarihinde Diyarbakır İnsan Hakları Derneği’ne
soruşturma açılmasına gerek olmadığı yönündeki kararı tebliğ etmiştir.
Belirtilmeyen bir tarihte başvuran Remzi Ankara Cumhuriyet Savcısı’na şikayette
bulunmuştur.
Ankara Cumhuriyet Savcısı 5 Mayıs 2003 tarihinde bir polis memurunu başvuran Remzi’ye
karşı kötü muamelede bulunmakla suçlamıştır.
Ankara Asliye Ceza Mahkemesi 2 Aralık 2003 tarihinde hakkında yapılan suçlamanın
yeterince gerekçelendirilmediği gerekçesiyle polis memurunun serbest bırakılmasına karar
vermiştir. Mahkeme sanığın hakkında yapılan ithamları reddettiğini hatırlatmıştır. İstinabe
yoluyla ifadesi alınan başvuran iddialarını genel olarak yinelemiş ve Cumhuriyet Savcısı’na
vermiş olduğu 7 Şubat 2003 tarihli ifadesini teyit etmiştir.
Temyize gidilmediğinden Asliye Ceza Mahkemesi’nin kararı 23 Aralık 2003 tarihinde nihai
hale gelmiştir.
C. Başvuranlar hakkında açılan ceza davası
Devlet Güvenlik Mahkemesi 15 Aralık 2005 tarihinde başvuran Uğur’un aynı olaylardan daha
önce yargılanıp nihai hale gelen bir hüküm ile beraat ettiğini tespit etmiştir. Başvuranlar
Remzi ve Reşat yasadışı bir örgütün mensubu olma suçundan TCK’nın 314/2 ve 3713 sayılı
Terörle Mücadele Kanunu’nun 5. maddeleri uyarınca altı yıl üç ay hapis cezasına
çarptırılmışlardır.
Yargıtay 5 Mart 2007 tarihinde Devlet Güvenlik Mahkemesi’nin kararını onamıştır.
HUKUK
I. AİHS’NİN 3. VE 13. MADDELERİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI HAKKINDA
AİHS’nin 3. ve 13. maddelerine atıfta bulunarak, başvuranlar, Ankara ve Diyarbakır’daki
gözaltı sırasında, maruz kaldıkları işkence ve insanlık dışı, aşağılayıcı muamelelerden ve
iddialarını ileri sürmek için etkili başvuru yolunun bulunmayışından şikayetçi olmaktadırlar.
AİHM, sözkonusu şikayetin yalnızca AİHS’nin 3. maddesi açısından incelenmesinin uygun
olacağı kanaatindedir.
A. Kabuledilebilirliğe ilişkin
Hükümet, başvurunun zamanından önce sunulduğunu savunmaktadır. Bu bağlamda,
Hükümet, Ankara’daki gözaltı hakkında Ankara Asliye Ceza Mahkemesi’nde ceza davası
açıldığını ve başvurunun sözkonusu dava açılmadan önce yapıldığını belirtmektedir.
Ayrıca Hükümet, Diyarbakır Ağır Ceza Mahkemesi’nde hâlihazırda derdest olan ceza davası
açılmadan önce başvuranların başvurularını sunduklarına dikkat çekmektedir.
Hükümet, başvuranların, tazminat elde etmek için iç hukukta öngörülen hukuki ve idari
başvuru yollarından yararlanmadıklarını savunmaktadır.
Başvuranlar ise Ankara Asliye Ceza Mahkemesi’nde açılan ceza davasından ilk kez
Hükümet’in 2 Mart 2007 tarihli görüşleri aracılığıyla bilgileri olduğunu ileri sürmüşlerdir.
Diyarbakır Ağır Ceza Mahkemesi’ndeki davaya ilişkin olarak ise başvuranlar, yargılamanın
yıllardır sürdüğünü ve bu durumun bu yolu etkisiz kıldığını belirtmişlerdir.
1. Ceza Davaları
a) Ankara’daki gözaltı
AİHM, bir başvuranın, prensip olarak AİHM’ye başvurmadan önce çeşitli iç hukuk yollarına
başvurma zorunluluğu olduğunu, sözkonusu başvuru yollarının son aşamasının, AİHM’nin
kabuledilebilirliğe ilişkin kararını vermeden önce tamamlanması kaydıyla, AİHM’ye
başvurunun yapılmasından sonra nihayete ermesine müsamaha ettiğini hatırlatmaktadır (Bkz,
Ringeisen-Avusturya, 16 Temmuz 1971 tarihli karar, E.K.-Türkiye, başvuru no: 28496/95, 28
Kasım 2000 ve Ramazan Sarı-Türkiye, başvuru no: 41926/98, 7 Mart 2002).
Mevcut davada, AİHM, 1 Ağustos 2002 tarihinde, başvuranların, Diyarbakır Cumhuriyet
Savcılığı’nda Ankara’daki gözaltı esnasında, kötü muameleye maruz kaldıklarını ifade
ettiklerini belirtmektedir. Ankara’daki gözaltına ilişkin olarak idari bir soruşturma başlatılmış
ancak soruşturma takipsizlik nedeniyle kapanmıştır.
Bilahare, Ankara Asliye Ceza Mahkemesi’nde yeni bir ceza davası açılmıştır. Sözkonusu
davanın işbu başvuru yapılmadan önce açıldığı doğru olmakla birlikte yalnızca başvuran
Remzi’nin iddiaları ile sınırlı sözkonusu dava hâlihazırda sona ermiştir. 23 Aralık 2003
tarihinde nihai hale gelen bir kararla yani kabuledilebilirlik kararı alınmadan önce Ankara
Asliye Ceza Mahkemesi, sözkonusu polis memurunu serbest bırakmıştır. Bu bağlamda,
Hükümet’in bu konudaki itirazı kabuledilemez.
b) Diyarbakır’daki gözaltı
AİHM, kötü muamele yapmakla suçlanan kişiler hakkında açılan ceza davasının Diyarbakır
Ağır Ceza Mahkemesi’nde derdest olduğunu not etmektedir. AİHM, bu bağlamda,
Hükümet’in itirazlarının, başvuranlar tarafından AİHS’nin 3. ve 13. maddeleri kapsamındaki
şikayetleriyle sıkı sıkıya bağlı olduğu kanaatindedir. AİHM, Hükümet’in itirazını esasa
eklemektedir.
2. Hukuki ve İdari Başvuru Yolları
AİHM, başvuranların, Diyarbakır’daki gözaltından sorumlu polis memurları hakkında
Diyarbakır Cumhuriyet Savcılığı’na şikayette bulunduklarını gözlemlemektedir. AİHM,
şikayette bulunarak Türk Ceza Hukuku sisteminin sunduğu bütün imkanları kullanmaları
nedeniyle başvuranların, hukuk alanında tazminat davası açarak veya idari mahkemelere
başvuruda bulunarak bir kez daha tazminat elde etmeyi deneme zorunlulukları
bulunmamaktadır (mutatis, mutandis, Assenov ve diğerleri-Bulgaristan, 28 Ekim 1998 tarihli
karar, Fazıl Ahmet Tamer ve diğerleri-Türkiye, başvuru no: 19028/02, 24 Temmuz 2007). Bu
durumda, AİHM, sözkonusu itirazı reddetmektedir.
3. Sonuç
AİHS’nin 35. maddesinin 3. paragrafı çerçevesinde başvurunun dayanaktan yoksun
olmadığını kaydeden AİHM, ayrıca, başka açılardan bakıldığında da kabuledilemezlik unsuru
bulunmadığını tespit eder. Bu nedenle başvuru kabuledilebilir niteliktedir.
B. Esas
Başvuranlar, kendilerince adli tabip raporlarının sonuçları ile teyid edilmiş olan şikayetlerini
tekrarlamakta ve yetkililerin olayın unsurlarını aydınlatma niyetlerinin olmadığını ifade
etmektedirler. Ankara’daki gözaltına ilişkin olarak ise başvuranlar, idari soruşturma hakkında
takipsizlik kararı verildiğine ve Ankara Asliye Ceza Mahkemesi’nin suçlanan tek polisi de
serbest bıraktığına dikkat çekmektedir. Diyarbakır’daki gözaltına ilişkin olarak, başvuranlar,
Diyarbakır Ağır Ceza Mahkemesi’nde davanın derdest olduğunu ve Cumhuriyet Savcısı’nın
iddianamesinde polis memurlarının beraatını talep ettiğini belirtmektedir.
Başvuranlar, gerektiği gibi sağlık muayenelerden geçirilmediklerini, biyopsi gibi bazılarının
da ifade edilen olayların ardından yaklaşık bir ay sonra gecikmeli olarak gerçekleştiğini iddia
etmektedirler. Başvuranlar, olayların meydana gelişinin ardından birkaç yıl sonra Adli Tıp
Kurumu’na sevk edilmelerinin bir yararı olmadığını belirtmektedirler.
Hükümet, iç hukukta yargılamanın devam ettiğini yinelemektedir.
1. Kötü muamele iddiaları hakkında
AİHM, bir kimse, polis memurlarının mutlak kontrolü altında olduğu gözaltı sırasında
yaralandığında, bu dönemde meydana gelen her yaralanmanın güçlü maddi karinelerin
doğmasına neden olduğunu hatırlatmaktadır (Bkz. Salman-Türkiye, başvuru no: 21986/93).
Bu nedenle bu yaraların nedeni hakkında makul bir izahat vererek mağdurun iddialarını, hele
ki bu iddialar tıbbi belgelere dayandırılmış ise, çürütecek delilleri sunma görevi Hükümete
düşmektedir (Selmouni – Fransa, no: 25803/95, prg. 87, Berktay – Türkiye, no: 22493/93,
prg. 167, 1 Mart 2001, ve Ayşe Tepe – Türkiye, no: 29422/95, prg. 35, 22 Temmuz 2003).
Mevcut davada başvuranlar Ankara’da yakalanmalarının ardından 26 Temmuz 2002
tarihinde, Diyarbakır’a sevk edilmelerinden önce 27 Temmuz 2002 tarihinde, 28 Temmuz
2002’de Diyarbakır’a gelişlerinde ve 30 Temmuz 2002’de gözaltı sürelerinin sona ermesinin
ardından ve hakim karşısına çıkarılmadan önce sağlık kontrolünden geçirilmişlerdir. Bu son
tarihte başvuranlar cezaevine konulmalarının ardından bir kez daha sağlık kontrolünden
geçirilmiş, Cumhuriyet savcılığı’na yapılan suç duyurusunu müteakip 1 Ağustos 2002
tarihinde ve yine aynı tarihte sorgulanmak üzere polise teslim edilmelerinin ardından bir kez
daha sağlık kontrolünden geçirilmişlerdir.
Üst dudakta 0,5 cm’lik eski bir kesikten bahsedilen 1 Ağustos 2002 tarihli raporun dışında
başvuran Uğur’a ilişkin olarak verilen tıbbi raporlarda hiçbir bir darp ya da cebir izinden söz
edilmemektedir. Bu çerçevede “eski” sözcüğü Adli Tıp Uzmanları Derneği tabiplerinin de
tespit ettiği üzere sarih bir ifade değildir.
Başvuran Remzi’ye ilişkin olarak, gözaltı süresinin sona ermesinin ardından düzenlenen 27
Temmuz 2002 tarihli raporda sağ tibia alt kısmında 1 cm çapında bir ekimoza ve bu
ekimozun üzerinde 1 cm’lik üç sıyrık tespit edildiği belirtilmiştir. Diyarbakır’a gelişlerinde
düzenlenen 28 Temmuz 2002 tarihli raporda ise sağ bacakta eritem ve bir ize (raporun bu
kısmı okunamaz durumdadır) rastlandığı belirtilmektedir. Bilahare düzenlenen raporlarda bu
izlerden bir daha söz edilmemiştir. 30 Temmuz 2002 tarihli duruşmada nöbetçi hakim
başvuranın güçlükle yürüdüğünü tespit etmiştir. 1 Ağustos 2002 tarihinde Adli Tıp
Kurumu’nda yapılan muayenede başvuran, testislerindeki ve sırtının sol üst tarafındaki
ağrılardan yakınmıştır. Hastanenin üroloji polikliniğinde düzenlenen 9 Eylül 2002 tarihli
raporda testis biyopsisi sonuçları muhtemelen daha önce meydana gelmiş bir travmaya bağlı
bir modifikasyon oluştuğunu ortaya çıkarmıştır.
Başvuran Reşat ile ilgili olarak ise raporlarda herhangi bir darp ya da cebir izinden söz
edilmemiştir. Buna karşın 1 Ağustos 2002 tarihinde Adli Tıp Kurumu’nda yapılan muayenede
başvuran testislerinde ağrı ve nefes alıp vermede ağrı olduğundan şikayet etmiştir. Başvuran
Remzi’ye ilişkin raporda olduğu gibi Reşat’ın testis biyopsisi raporunda da muhtemelen daha
önce meydana gelmiş bir travmaya bağlı bir modifikasyon oluştuğu belirtilmiştir.
AİHM, başvuranlar Remzi ve Uğur’a ilişkin raporlar arasında muhtelif tutarsızlıklar
bulunduğunu kaydetmektedir. Konuyla ilgili olarak Hükümet tarafından makul bir izahat
verilmediğinden tıbbi muayenelerin gereğine uygun bir biçimde yapılmadığını kabul etmek
gerekecektir (Akkoç – Türkiye, no: 22947/93 ve 22948/93, prg. 118, ve Soner Önder –
Türkiye, no: 39813/98, prg. 36, 12 Temmuz 2005). Bu konuda AİHM, adli tabiplerin
Diyarbakır Ağır Ceza Mahkemesi’ne sundukları raporda başvuranlarla ilgili olarak
düzenlenen tıbbi raporların İstanbul Protokolü kriterlerine ya da Sağlık Bakanlığı’nın adli
tabiplik hizmetlerinde ve Adli Tıp raporlarının tanziminde uyulacak esaslara ilişkin 20 Eylül tarihli genelgesinde belirtilen gerekliliklere uygun olmadığı sonucuna vardıklarını tespit
etmektedir.
AİHM, başvuranların vücutlarında gözlemlenen iz ve hasarların yakalanmalarından önceki bir
dönemde meydana geldiği iddiasında bulunulmadığını tespit etmektedir. Ayrıca başvuranlar
Reşat ve Remzi’nin klinik tabloları iddialarıyla uyum arz etmektedir.
Son olarak AİHM, Ankara Asliye Ceza Mahkemesi ve Diyarbakır Ağır Ceza Mahkemesi’nde
açılan ceza davalarının başvuranların vücutlarında tespit edilen yaraların nedenine ilişkin
makul bir izahat getirmediğini kaydeder. Bu hususta AİHM, polis memurlarının elinde
gözaltında ya da tutuklu olarak bulunan dolayısıyla hassas bir durumda olan herkesin devletin
sorumluluğun da bulunduğunu ve yetkili makamların bunları korumakla görevli olduğunu
anımsatır.
Bu itibarla AİHM, mevcut davada tespit edilen Hükümetin herhangi bir izahatta bulunmadığı
hasarların AİHS’nin 3. maddesinin esası bakımından ihlal teşkil ettiği hükmüne varmaktadır.
2. Yapılan araştırmaların etkililiğine dair
Bir kimsenin, polisin yahut devletin benzer birimlerinin elinde 3. maddeye aykırı ciddi kötü
muameleye maruz kaldığı yönünde savunulabilir bir iddiada bulunması halinde sözkonusu
AİHS hükmü AİHS’nin 1 maddesinde yer alan “kendi yetki alan(lar)ı içinde bulunan herkese
bu Sözleşme…’de açıklanan hak ve özgürlükleri tanıma” konusunda devletin üstlendiği genel
ödevle bağlantılı olarak zımnen etkili bir resmi soruşturma yürütülmesini gerektirir. AİHS’nin
2. maddesi uyarınca yapılacak soruşturmada olduğu gibi bu soruşturmanın da sorumluların
tespit edilerek cezalandırılmasını sağlaması gerekir. Aksi takdirde bütün temel önemine
rağmen insanlık dışı veya onur kırıcı işkence, muamele ya da cezanın uygulanmasına ilişkin
genel hukuki yasak uygulamada etkisiz kalır ki bazı durumlarda kamu görevlilerinin
neredeyse tam bir dokunulmazlık içinde denetimleri altında bulundurdukları kimselerin
haklarını ayaklar altına almaları mümkün hale gelir (Assenov ve diğerleri – Bulgaristan, 28
Ekim 1998, prg. 102 ; ve Labita – İtalya, no: 26772/95, prg. 131).
Kuşkusuz burada sözkonusu olan sonuç alma yükümlülüğü değil sonuç almak için çaba
gösterme yükümlülüğüdür. Yetkili makamlar sözkonusu olaylara ilişkin delilleri elde etmek
için bu meyanda mağdur olduğu iddia edilen kişinin iddialarıyla ilgili ayrıntılı beyanı, görgü
tanıklarının ifadeleri, bilirkişi incelemeleri, bunlar olmadığı durumda yaraların tam ve kesin
bir özetini temin edecek nitelikte ek sağlık raporları, tıbbi teşhislerin objektif bir analizi,
bilhassa da yaralanma nedenleri dahil olmak üzere ellerinde bulundurdukları makul tedbirleri
almış olmalıdırlar. Soruşturmanın, yaraların nedeni yahut sorumluların tespit edilmesi
kapasitesini azaltan herhangi bir zafiyet bu norma uyulmaması tehlikesini doğurur (Batı ve
diğerleri – Türkiye, no: 33097/96 ve 57834/00, prg. 134).
Mevcut davada AİHM öncelikle, başvurana yapılan tıbbi muayenelerin usulüne uygun bir
şekilde gerçekleştirilmediğini gözlemlemektedir. Bu çerçevede tıbbi raporlar arasında
muhtelif tutarsızlıklar mevcut olup bu raporlar açıklıktan yoksundurlar. Bilhassa da başvuran
Uğur’a ilişkin olarak tanzim edilen 1 Ağustos 2002 tarihli raporda geçen “eski” sözcüğü
yeterince açık değildir. Bu hususta adli tabipler “eski” sözcüğünün anlamının açıklığa
kavuşturulması için sözkonusu raporu düzenleyen doktorun dinlenmesini tavsiye etmişlerdir.
Buna rağmen Diyarbakır Ağır Ceza Mahkemesi bu eksikliğin giderilmesi için herhangi bir
işlemde bulunmamıştır. Aynı şekilde, başvuranlar Remzi ve Reşat’a ilişkin olarak hastanenin
üroloji polikliniği tarafından düzenlenen 9 Eylül 2002 tarihli raporlarda testis biyopsisi
sonuçlarının eski bir travmaya bağlı bir modifikasyon oluştuğunu gösterdiğinden söz
edilmektedir. Burada da eski sözcüğü açık değildir ve travmanın ne zaman gerçekleştiğini
belirlemeye imkân vermemektedir. AİHM, 9 Eylül 2002 tarihli raporda ilgililerde tespit edilen
izlerin nedeninin belirlenmesi amacıyla adli tıbbın görüşüne başvurulması tavsiyesinde
bulunulduğu halde üzerinden beş yıldan fazla bir süre geçmesine karşın sözkonusu görüşe
halen başvurulmamış olmasını esefle karşılamaktadır.
AİHM ayrıca Adli Tıp Uzmanları Derneği üyesi doktorların varmış oldukları sonuçları
kaydetmektedir. Bu tabiplere göre başvuranlara yapılan tıbbi muayeneler İstanbul Protokolü
kriterlerine ya da Sağlık Bakanlığı’nın adli tabiplik hizmetlerinde ve Adli Tıp raporlarının
tanziminde uyulacak esaslara ilişkin 20 Eylül 2000 tarihli genelgesinde belirtilen
gerekliliklere uymamaktadır.
AİHM’ye göre uygun tıbbi muayene yapılmaması başvuranları, tutulu durumdaki şahısları
koruyan temel güvencelerden mahrum bırakmıştır. Bu durum soruşturmanın gerektiği gibi
yürütülmemesine yol açmıştır (Algür – Türkiye, no: 32574/96, prg. 44, 22 Ekim 2002).
Yukarıda ifade olunanları göz önünde bulunduran AİHM bu eksiklerin soruşturmanın
etkililiğine gölge düşürdüğü kanaatine varmaktadır.
Bunun dışında AİHM, Diyarbakır’daki gözaltına ilişkin soruşturmanın çok uzun sürdüğünü
tespit etmektedir. Olayların üzerinden yaklaşık beş buçuk yıl geçmesine rağmen polisler
aleyhinde açılan ceza davası Diyarbakır Ağır Ceza Mahkemesi’nde halen devam etmektedir.
Bilhassa valinin ceza davası açılması için izin vermemesi sebebiyle güvenlik güçleri
aleyhinde ceza davası suç duyurusu yapılmasından bir yıl sekiz ay sonra açılmıştır.
Güvenlik güçleri hakkında sürdürülen ceza davası özellikle valinin bu yönde bir dava
açılmasını reddetmesi doğrultusunda yaklaşık bir yıl sekiz ay sürmüştür. Dava Ağır Ceza
Mahkemesi’nde dört yıldan bu yana devam etmektedir. Sanıkların, başvuranların ve bir
tanığın ifadeleri, vakitlice, davanın başlangıcında alındığı halde hala esasa ilişkin karar
alınamamıştır. Bu bağlamda, AİHM 17 Haziran 2005 tarihli duruşmada Ağır Ceza
Mahkemesi’nin başvuranlardan İstanbul Adli Tıp kurumunda hazır bulunmalarını istediğini,
başvuranların adli tıbba gitmemeleri nedeniyle pek çok duruşmanın ertelendiğini
hatırlatmaktadır. Başvuranların avukatının 20 Mayıs 2005 tarihli duruşmada haklı olarak altını
çizdiği üzere, olayların ardından yaklaşık üç yıl sonra başvuranların Adli Tıp kurumunda
muayene edilmelerinin gördükleri kötü muamele izlerinin tespit edilmesini sağlamayacağı
değerlendirilmektedir.
Ayrıca AİHM, Ağır Ceza Mahkemesi önünde 28 Aralık 2005 tarihli duruşmada başvuranlar
tarafından sunulan raporun biyopsi, sintigrafi ve diğer tüm tetkik sonuçlarının Adli tıbba
iletilmesi yönünde olduğunu not etmektedir. Fakat Ağır Ceza Mahkemesi dosyanın tamamını
Adli Tıp’a ancak 21 Ocak 2008 tarihinde iletmiştir. Davanın karara bağlandığı tarihte nihai
adli tıb raporu dava dosyasına daha eklenmemişti.
AİHM nezdinde Diyarbakır Ağır Ceza Mahkemesi önünde beş yıldan bu yana devam eden ve
herhangi bir sonuç alınamayan dava bu çerçevede etkili olarak nitelendirilememektedir.
Sonuç itibariyle, Hükümetin başvurunun erken yapıldığı yönündeki itirazı reddedilmektedir.
AİHM, Ankara’daki gözaltı ile ilgili, idari soruşturmanın suçlanan polis memuru ile aynı
hiyerarşiye bağlı bir polis memuru tarafından yürütüldüğünü not etmekte, bu bağlamda
soruşturma makamının AİHS’nin 3. ve 13. maddelerinin gerektirdiği şekilde bağımsız bir
soruşturma gerçekleştirebileceği konusunda daha önce de ciddi tereddüt beyan ettiğini
hatırlatmaktadır. (Bkz. aynı anlamda, Nazif Yavuz-Türkiye kararı, no: 69912/01, 12 Ocak
2006).
Yukarıda yer alan gerekçeler ışığında AİHM, AİHS’nin 3. maddesinin usul bakımından ihlal
edildiği sonucuna varmaktadır.
II. AİHS’NİN 5. MADDESİ’NİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI HAKKINDA
Başvuranlar gözaltı süresinin yasallığı ve uzunluğu ile uğradıkları zararı telafi edecek başvuru
yollarının bulunmadığından şikayetçi olmakta, AİHS’nin 5/1c), 3., 4., ve 5. maddelerine
göndermede bulunmaktadırlar.
AİHM bu şikayetlerin AİHS’nin 5/1 c), 4 ve 5 maddeleri çerçevesinde incelenmesinin uygun
olacağına itibar etmektedir.
A. Kabuledilebilirlik hakkında
AİHS’nin 35. maddesinin 3. paragrafı çerçevesinde bu şikayetlerin dayanaktan yoksun
olmadığını kaydeden AİHM, ayrıca başka açılardan bakıldığında da kabuledilemezlik unsuru
bulunmadığını tespit eder. Bu nedenle şikayetler kabuledilebilir niteliktedir.
B. Esasa dair
1. AİHS’nin 5/1 maddesi
Hükümet başvuranların emniyet müdürlüğüne götürülmelerinin ve orada tutulma sürelerinin
olayların meydana geldiği dönemdeki yasal mevzuata uygun olduğunu ve bu transferin klasik
bir gözaltı olarak değerlendirilemeyeceğini savunmaktadır.
.
AİHM bundan önce de bu başvurudakine benzer sorunları ortaya koyan davaları ele aldığını
ve bunların AİHS’nin 5/1 maddesinin ihlal edildiğine karar verdiğini hatırlatmaktadır (Bkz.
sözü edilen Karagöz kararı ve Dağ ve Yaşar-Türkiye kararı no: 4080/02, 8 Kasım 2005).
AİHM mahkemeye sunulan tüm delil unsurlarını incelemiş ve Hükümetin Mahkemenin bu
davada farklı bir sonuca ulaşmasını sağlayacak ikna edici hiçbir tespit ve delil sunmadığını
belirlemiştir.
AİHM başvuranların ilk kez 26 Temmuz 2002’de gözaltına alındığını, tutuklanarak 30
Temmuz 2002 tarihinde Diyarbakır Cezaevi’ne konulduğunu, ertesi gün nöbetçi hakimin
izniyle sorgulanmak üzere yeniden polise teslim edildiklerini gözlemlemektedir. Başvuranlar Ağustos 2002’de yeniden cezaevine götürülmüşlerdir. Başvuranlar böylece bu dönem
süresince gözaltına karşılık gelen bir durumda kalmışlardır.
AİHM’nin daha önceki mezkur Karagöz kararında da ifade ettiği üzere başvuranların
tutuklanmalarının ardından emniyet müdürlüğüne gönderilmeleri etkili bir adli denetimi
ortadan kaldırmaktadır. Ayrıca hali hazırda hapiste olan bir tutuklunun sorgulanmak üzere
güvenlik güçlerine teslim edilmesi gözaltı sürelerine ilişkin uygulanan mevzuatta hile yapmak
anlamına gelmektedir. Nitekim tutuklanmalarından birkaç saat sonra yeni sorgulamalara
maruz kalan başvuranların durumu da budur. Bu husus AİHS’nin 5/1c) maddesiyle öngörülen
düzenlemelere aykırı olup, sorgulanan kişiyi gerekli tüm güvencelerden yoksun
bırakmaktadır.
Bu nedenle AİHS’nin 5/1c) maddesi ihlal edilmiştir.
2. AİHS’nin 5/4 maddesi
AİHM, AİHS’nin 5/4 maddesinin iç hukukta AİHS’nin 5. maddesine dayalı bir şikayeti
incelenmesini ve buna elverişli bir telafi getirilmesini güvence altına aldığını hatırlatmaktadır.
Bu başvuru hukuken olduğu kadar uygulamada da «etkili» olmalıdır.
AİHS’nin 5/1 maddesinde söz edilenler ışığında AİHM, 430 sayılı Kanun Hükmünde
Kararname’nin 8. maddesinin lafzının, sözkonusu KHK uyarınca alınan kararların etkili adli
denetimine imkan vermediğine itibar etmektedir.
Bu nedenle AİHM, AİHS’nin 5/4 maddesinin ihlal edildiği sonucuna varmaktadır.
3. AİHS’nin 5/5 maddesi
AİHM, AİHS’nin 5. maddesinin 1., 2., 3. ve 4. maddelerindeki koşullara aykırı olarak kişinin
özgürlüğünden mahrum bırakılması halinde bunun telafisinin istenmesinin mümkün olduğu
durumlarda 5. paragrafının gereklerinin yerine getirilmiş olacağını hatırlatmaktadır. (Bkz.
Wassink-Hollanda kararı, 27 Eylül 1990). Dolayısıyla 5. maddede ifade edilen telafi hakkının
işletilmesi bir ulusal makam veya AİHS kurumları tarafından diğer paragraflardan birinin
ihlal edildiğinin tespit edilmesine bağlıdır. (Bkz. N.C.-İtalya kararı, no: 24952/94).
AİHM 466 sayılı Kanun’un 1. maddesine göre muhakemenin men’i, beraat ya da ceza
verilmesine yer olmadığına karar verilmesi durumunun –ki mevcut davada böyle bir durum
sözkonusu değildir- dışındaki diğer bütün hallerde bu hüküm kapsamında tazminat
verilebilmesi için hürriyetten yoksun bırakmanın hukuka aykırı bir biçimde yapılmış olması
gerektiğini hatırlatır. Oysa, dava konusu tutuklama iç hukuka uygun olarak gerçekleştiğinden
başvuranların herhangi bir tazminat elde etme imkanı bulunmamaktadır (Bkz. Sakık vd.-
Türkiye kararı, 26 Kasım 1997, Balık-Türkiye kararı no: 6663/02, 15 Şubat 2007).
AİHM bu nedenle AİHS’nin 5/5 maddesinin ihlal edildiği sonucuna varmaktadır.
III. AİHS’NİN 41. MADDESİ’NİN UYGULANMASI
AİHS’nin 41. maddesine göre “Mahkeme işbu Sözleşme ve Protokollerinin ihlal edildiğine
karar verirse ve ilgili Yüksek Sözleşmeci Tarafın iç hukuku bu ihlali ancak kısmen telafi
edebiliyorsa, AİHM, gerektiği takdirde, hakkaniyete uygun surette, zarar gören tarafın adil
tatminine hükmeder.”
A. Tazminat
Başvuranların her biri 30.000 Euro maddi tazminat ve 60.000 Euro manevi tazminat talep
etmektedir.
Hükümet bu miktarlara karşı çıkmaktadır.
AİHM öne sürülen maddi zararın dayanaksız olduğunu hatırlatmakta, bu başlık altında bir
ödemenin yapılmasını gerekli görmemektedir.
AİHM buna karşın, hakkaniyete uygun olarak başvuran Remzi’ye 10.000 Euro, başvuran
Uğur’a 5.000 Euro ve başvuran Reşat’a 8.000 Euro manevi tazminat ödenmesini
kararlaştırmıştır.
B. Yargılama masraf ve giderleri
Başvuranlar 5.280 Euro’luk kısmı temsil gideri olmak üzere AİHM önünde yapmış oldukları
yargı giderleri için 5.965 Euro talep etmekte, kanıtlayıcı belge niteliğinde Diyarbakır
barosunun avukatlık ücret tarifesini sunmaktadır.
Hükümet bu miktara karşı çıkmaktadır.
AİHM’nin yerleşik içtihadına göre bir başvuran gerçekliğini, gerekliğini kanıtladığı makul
miktarlardaki yargı giderlerini elde edebilir. AİHM mahkemeye sunulan deliller ve sözü
edilen içtihatlar ışığında bu doğrultuda 2.000 Euro ödenmesini uygun görmektedir. AİHM
başvuranlara birlikte ödenecek bu miktardan Avrupa Konseyi tarafından adli yardım başlığı
altında ödenen 850 Euro’luk kısmın düşüleceğini kaydetmektedir.
C. Gecikme Faizi
Gecikme faizi Avrupa Merkez Bankası’nın marjinal kredi faizlerine uyguladığı orana üç
puanlık bir artış eklenerek belirlenecektir.
BU GEREKÇELERE DAYALI OLARAK, AİHM,
1. Oybirliğiyle, başvurunun kabuledilebilir olduğuna;
2. Oyçokluğuyla, AİHS’nin 3. maddesinin esas bakımından ihlal edildiğine;
3. Oybirliğiyle, AİHS’nin 3. maddesinin usul bakımından ihlal edildiğine;
4. Oybirliğiyle, AİHS’nin 5/1c), 4, ve 5. maddelerinin ihlal edildiğine;
5. Oybirliğiyle;
a) AİHS’nin 44 § 2 maddesi gereğince kararın kesinleştiği tarihten itibaren üç ay içinde,
ödeme tarihindeki döviz kuru üzerinden YTL’ye çevrilmek ve her türlü vergiden muaf
tutulmak üzere Savunmacı Hükümet tarafından:
i.
başvuran Remzi Karaduman’a 10.000 (on bin), başvuran Uğur Uşar’a 5.000 (beş
bin) Euro, başvuran Reşat Uşar’a 8.000 (sekiz bin) Euro manevi tazminat
ödenmesine;
ii.
üç başvurana birlikte yargı gider ve masrafları için Avrupa Konseyi tarafından
verilen 850 Euro’luk adli yardım miktarı 2.000 (iki bin) Euro’dan düşülerek kalan
meblağın ödenmesine;
b) sözkonusu sürenin bittiği tarihten itibaren ödemenin yapıldığı tarihe kadar Hükümet
tarafından, Avrupa Merkez Bankası’nın o dönem için geçerli olan faiz oranının üç puan
fazlasına eşit oranda faiz uygulanmasına;
6. Oybirliğiyle, adil tatmine ilişkin diğer taleplerin reddine;
KARAR VERMİŞTİR.
İşbu karar Fransızca olarak hazırlanmış ve AİHM’nin iç tüzüğünün 77. maddesinin 2. ve 3.
fıkralarına uygun olarak 17 Haziran 2008 tarihinde yazıyla bildirilmiştir.
Mevcut karar ekinde AİHS’nin 45/2 ve İçtüzüğün 74/2 maddesi uyarınca yargıçlar Sajo ve
Karakaş’ın ortak kısmi ayrı oy görüşü yer almaktadır.
16
© Rada Europy / Europejski Trybunał Praw Człowieka, źródło: HUDOC (hudoc.echr.coe.int), pozyskano 13.07.2026. · Źródło